...
  • Oyunlar. Hikayeler. Türkce
  • Firuz Mustafa



  • Firuz Mustafa


    SAVAŞ FASLI

    Oyunlar. Hikayeler
    Dörtlükler. Onluklar



    BAKU-2023



    Firuz Mustafa


    SAVAŞ FASLI
    Oyunlar. Hikayeler
    Dörtlükler. Onluklar

    Firuz Mustafa ünlü bir Azerbaycan yazarı ve filozofutur. 80'den fazla bilimsel, sanatsal ve edebi kitabın yazarıdır.
    Okuyuculara sunulan kitap, onun bir kaç eserini içeriyor.
    Bu eserler farklı türlerdedir: tarihi drama, oyun, hikayeler ve şiirler.
    Okuyucuların ve izleyicilerin eserleri beğeneceğini umuyoruz.

    ISBN 978-9952-37-245-8
    Baku.2023.,say.,308
    Redaktor: H.Hüseynova
    BAKI.2023



    Kitabın içinde:

    TİYATRO OYUNLARI

    TARAFSIZ BÖLGE
    (İki perdeli dram)
    Çevirmen: Abdulkadir Özkan
    Sayfa 03

    SAVAŞ FASLI Ya da Enver Paşa
    (İki bölümlü tarihi dram)
    Çevirmen: Abdurrahman Karaköse
    Sayfa 85
    HİKAYELER

    DENİZ GÖÇÜ
    (hikaye-parable)
    Çevirmen:
    Abdurrahman Karaköse
    say.156

    KATİLLER
    (hikâye)
    Çevirmen:
    Afina Memmedli Barmanbay
    say.244

    ÖLÜ DİLDE SEVGİ MEKTUPLARI
    Çevirmen: Abdurrahman Karaköse
    say.250

    MERSİN ÇALILARI. ÇİSE

    KANAT VE BOYNUZ (pritça)
    Çevirmen: Abdurrahman Karaköse
    say.259

    SANAL AVRAT
    Çeviren: Abdurrahman Karaköse
    Say.261

    Dörtlükler ve Onluklar
    Çeviren: Abdurrahman Karaköse
    Seh.266

    Yazar hakkında. (Firuz Mustafa)
    s.305















    TİYATRO OYUNLARI





    TARAFSIZ BÖLGE


    KİŞİLER:

    Vasıf
    Birinci Asker - Hudut Alayının Görevlendirdiği
    İkinci Asker
    Hudut Alayının Görevlendirdiği
    Ümide -Vasıf’ın karısı
    Nadejda-Vasıf’ın diğer karısı
    Kadın avukat
    Erkek avukat
     






    I.PERDE

    (Sınır geçiş alanı. Sağ ve sol tarafta nöbetçi kulübeleri. Ortası “Tarafsız Bölge”)

    (Kulübelerde hudut alayının görevlendirdiği birinci ve ikinci asker. Vasıf ortada, iki kulübenin arasındaki “Tarafsız Bölgede” duruyor; elinde çok büyük bir valiz var. Birinci asker Vasıf’ın yanına geliyor. Vasıf’la birinci askerin diyaloğu süresince ikinci asker jest ve mimikleriyle güya insanların pasaportlarını “kontrol” edip gönderiyor.)

    BİRİNCİ ASKER. Pasaportunu göster!
    VASIF. (Ceketinin ceplerini yoklayarak). Hemen… Şimdi… (Pantolonunun ceplerini kontrol ederek). Bir saniye.
    BİRİNCİ ASKER. Biraz hızlı ol. Senin haricinde sırada bekleyen başka insalar da var.
    VASIF. Nerede?
    BİRİNCİ ASKER. Kim?
    VASIF. Sıradaki insanları diyorum. Neredeler?
    BİRİNCİ ASKER. Seninle alakası yok. (Öykünerek). Neredelermiş! Bir de sana bu konuda brifing mi vereyim?! Ha! Pasaportunu göster. (Öykünerek) Neredelermiş! Çabuk ol! Çabuk ol bakalım! Neredeler?
    VASIF. Görüyorsunuz aradığımı! Az önce diğer taraftaki askere gösterdim. Alıp baktı. Geri verdi. Ama… Yok… Belki de geri vermedi.
    BİRİNCİ ASKER. Ne yapacak senin pasaportunu?
    VASIF. Doğru tabii. Hakikaten… Ne yapacak benim pasaportumu? Aslında bu pasaportun bana da hiç gereği yok. Yalnız bazen sınırı geçerken… O taraftan bu tarafa geçip giderken lazım oluyor.
    BİRİNCİ ASKER. Bana bak! Yoksa senin hiç pasaportun olmadı mı?
    VASIF. Öyle şey mi olur hiç?!. (Ceplerini eşeleyerek). Sanki beni ilk defa görüyorsunuz! Ben… Ben… Bu sınırı kaç kez…
    BİRİNCİ ASKER. yi, iyi… Az konuş. Zamanım yok. “Ben… Ben…” Ben nereden bileceğim senin kim olduğunu! Çabuk ol. Neredeler? Nerede pasaport?
    VASIF. Aradığımı görüyorsunuz ya…(Ceketini çıkarır). Bu haltı nereye koydum acaba?
    BİRİNCİ ASKER. (Eliyle kafasını göstererek)
    Alzaymır mısın? Ha?
    VASIF. Hayır. Hafızam iyidir. Aklım da başımda!. (Gömleğini çıkararır). Bu nereye gitti acaba? Hemen… Şimdi… Bir saniye…
    BİRİNCİ ASKER. Çabuk ol demedim mi ben?! Çabuk!..
    VASIF. Bundan da mı çabuk?. (İçliğini çıkarır). Nerede? (Koltuğunun altına ellerini götürerek). Garip!..
    (Elinin tersini çenesinin altında, boynunda gezdirir). Nerede?
    BİRİNCİ ASKER. Ben nereden bileyim nerede!. (Öykünerek). Nerede?
    VASIF. Ben de hayret ettim. İzin ver bir de… Acaba… (Pantolonunu çıkarıp iç çamaşırının altına kadar kontrol ederek). Acaba… (İç çamaşırını tamamen çıkarmaya niyetlenir). Acaba diyorum…
    BİRİNCİ ASKER. Bekle! Ne yapıyorsun? Bana striptiz mi yapacaksın?!
    VASIF. Ne? Striptiz mi? Striptiz nedir? Hayır ispirto yok, alkol almadım! Benim pasaportu bulmam gerekiyor mu yoksa gerekmiyor mu?
    BİRİNCİ ASKER. Bulamazsan işin nanay!
    VASIF. Ama ben diğer kapıyı o lanet pasaportla geçtim. Öyle değil mi?
    BİRİNCİ ASKER. Bundan bana ne, senin o kapıyı neyle geçtiğinden bana ne! (Kinaye ederek). Belki de başka bir şeyle geçtin. (İşaret ve başparmaklarını birbirine sürter). Öyle mi? Ha!
    VASIF. Ne? Hayır! Katiyen! Ben sınırı kanunlara riayet ederek geçtim.
    BİRİNCİ ASKER. Kanunlara riayet ederek! Ha… Anlaşıldı.
    VASIF. Güzel! Bu arada kanun demişken benim kanunlarım… E… Şey… Paralarım nerede?. (Pantolonunu giyip ceplerini arayarak). Burada yok! Ama benim param… İyi de param nerede?
    BİRİNCİ ASKER. Yok mu?
    VASIF. Yok! Yok!. (Gömleğinin ceplerini karıştırırken). Yok!
    BİRİNCİ ASKER. Demek paran da yok!
    VASIF. Nasıl yok?! Var!
    BİRİNCİ ASKER. Nerede? Nerede peki?
    VASIF. Ama vardı.
    BİRİNCİ ASKER. Var mıydı?
    VASIF. Evet
    BİRİNCİ ASKER. Ama şimdi yok.
    VASIF. Olamaz! (Ceketini giyerken ceplerini karıştırarak) Olamaz!. (Kıpırdamaz) Yok! (İki kolunu boşa düşürürken basenlerine vurur) Yok!
    BİRİNCİ ASKER. Büyük ihtimalle hiç olmamış.
    VASIF. (Bir süre dalıp gider, hemen sonra deli gibi kahkaha atar). Aklıma geldi! Hatırladım!
    BİRİNCİ ASKER. Neyi? (Kinaye ile). Paranın yerini mi? Hatırladın mı?
    VASIF. Evet! Pasaportun ve paranın yerini… Hah hah ha! Siz doğru söylüyormuşsunuz, büyük ihtimalle bende alzaymır var.
    BİRİNCİ ASKER. Peki nerede?
    VASIF. Hah, şimdi… (Valizin fermuarıyla oynar). Hemen… (Cebinden anahtar çıkarır). Bir saniye… (Valizi açar)
    BİRİNCİ ASKER. Orada mı?
    VASIF. Dur bakalım. (Ellerini valizin içine sokup karıştırır). Nereye gitti bu lanet şey? (Valizi daha hızlı ve öfkeyle eşeler). Nerede? Nerede bu?
    BİRİNCİ ASKER. Çekil bakalım kenara bir.. (Valizi eline alıp sallar, kapağını kaldırıp sallar, başaşağı tutar). Bunun içinde hiçbir şey yok.. (İçi boş valizi Vasıf’a doğru tutar). Bomboş bu!
    VASIF. Evet. Bomboş. (Kapı çalar gibi eliyle kafasına vurur). Bomboş! (Kafasına tokat ve yumruk atar). Boş! Boş!
    BİRİNCİ ASKER. Evet. Öyle. Görünen o ki hep öyleymiş. (Eliyle Vasıf’ın ve kendi kafasını işaret ederek kinaye ile). Boş olan bir şey nasıl dolabilir? Bomboş!
    VASIF. Şimdi ben ne yapacağım?
    BİRİNCİ ASKER. Ben hiçbir şey diyemem.
    VASIF. Acaba izin verseniz de…
    BİRİNCİ ASKER. Nereye?
    VASIF. Sınırı geçmek için…
    BİRİNCİ ASKER. Parasız!.. Şey… E… Pasaportsuz!.. Belge filan olmadan!..
    VASIF. Evet… Geri dönerken size olan borcumu öderim.
    BİRİNCİ ASKER. Asla izin veremem! Senin hangi ülkenin vatandaşı olduğunu nereden bileceğim?!
    VASIF. Kendi ülkemin…
    BİRİNCİ ASKER. Bekle! Ne tutturdun ülke de ülke diye! Ülke! O! Güzel, söyle bakalım ülke sınırlarını gayriresmi yollarla geçmekteki maksadın nedir?
    VASIF. Niye gayriresmi olsun?! Resmi nikahlı karımın, çocuğumun yanına gidiyorum. Ben…
    BİRİNCİ ASKER. Demek o ülkenin vatandaşısın. Ama karın ve çocuğun bu ülkede! Öyle mi? Niye susuyorsun? Belki de sen… Mesela uyuşturucu satıcısısın.
    VASIF. Bende uyuşturucu ne gezer! (Elini soktuğu ceplerinin astarlarını gösterir). İstiyorsanız kontrol edin. Soyunayım mı?
    BİRİNCİ ASKER. Dur be! Soyunayım mıymış! Az önce soyundun işte! Ne oldu?
    VASIF. Donumu çıkarmadım ama!
    BİRİNCİ ASKER. Onu karının yanında… (Eliyle sınırı gösterir). Eğer o tarafa geçmek kısmet olursa orada çıkarırsın. Anladın mı? Senin soyunmana ihtiyacım yok, pasaportuna ihtiyacım var, pasaportuna! Uyuşturucuya gelince, bunu karnında taşıyarak da geçirebilirsin.
    VASIF. Karnımda mı? (Eliyle karnını tutar). Nasıl?
    BİRİNCİ ASKER. Evet, karnında. Çok basit! Poşet gibi. Posta şeklinde. (Eliyle göstererek). Alıp içeri atıyorsun. Hop! Yuttun bitti. Anladın mı?
    VASIF. Posta yutulur mu?
    BİRİNCİ ASKER. Niye yutulmasın?! Tank yutan adamlar var, kimi uçak yutuyor kimi deve yutuyor, hatta adam yutuyor. Posta ne ki?! Niye yutulmasın?!
    VASIF. Hayır, ben yutamam. Posta… Ben kızılcık çekirdeği bile yutamıyorum. Doğru söylüyorum. Kaldı ki posta…
    BİRİNCİ ASKER. (Dikkatle Vasıf’ı süzer). Peki, kızılcık şerbetini yutabiliyor musun? (İşaret parmağıyla bademciğine fiske atar). Ha! Hop!
    VASIF. Ben içen biri değilim. Aslında ben, ben bazen…
    BİRİNCİ ASKER. Abdestli namazlı adamsın ha! Mümin! Hah! Belki de teröristsin, ben nereden bileceğim? Nereden bileyim?
    VASIF. Terörist mi? Ben mi?
    BİRİNCİ ASKER. Evet, sen! Belki de Bin Ladin’in arkadaşlarındansın!
    VASIF. O kim ki?
    BİRİNCİ ASKER. Usame. Duymadın mı?
    VASIF. Usame!.. Sen de mi tanırdın onu? Ortaokuldan sınıf arkadaşımdı.
    BİRİNCİ ASKER. Gerçekten mi?.. (Dikkatle Vasıf’ı süzer). Sen şaka mı yapıyorsun? Yoksa…
    VASIF. Doğru söylüyorum.
    BİRİNCİ ASKER. Yemin et onunla tanıştığına!
    VASIF. Tanışmak ne demek, Usame’yle çok yakın arkadaştık.
    BİRİNCİ ASKER. Yemin et!
    VASIF. Vallahi!
    BİRİNCİ ASKER. İnandım. Demek sen Usame Bin Ladin’le yakın arkaşsın.
    VASIF. Yok. Ben Bin Ladin’i tanımıyorum.
    BİRİNCİ ASKER. Usame’nin soyadı; Bin Ladin.
    VASIF. Hayır. Soyadı Nasreddinov’du.
    BİRİNCİ ASKER. O iblisin uşağı büyük ihtimalle izini kaybettirmek için soyadını değiştirmiş.
    VASIF. Sanmam! Soyadını değiştirmemişti.
    BİRİNCİ ASKER. Demek, hâlâ onunla irtibatın var.
    VASIF. Yok. Hiç alakamız yok.
    BİRİNCİ ASKER. Var! Var! Doğru söyle!
    VASIF. Yahu nasıl alakam olsun? Ta ne zaman öldü!
    BİRİNCİ ASKER. Öldü mü? Yalan haber bu! Yaşıyor! Tüm dünya onu arıyor.. (Elini Vasıf’ın omzuna koyar). Başına ne kadar ödül konulduğundan hiç haberin var mı?
    VASIF. Kimin başına?
    BİRİNCİ ASKER. Senin dostunun. Onun yerini söyleyen adam iki saniye içinde milyonlara sahip olacak. Ha! Nasıl?
    VASIF. Cenazesine katıldım bizzat!
    BİRİNCİ ASKER. Tabuttaki Bin Ladin’in kendisi miydi?
    VASIF. Büyük ihtimalle. Usame’ydi. Elbette… Tabuta başka adamı koyacak hâlleri yoktu ya!
    BİRİNCİ ASKER. Yanlışın var. Bin Ladin yaşıyor.
    VASIF. Ama Usame rahmetli oldu.
    BİRİNCİ ASKER. Kesin emin misin?
    VASIF. Kesin. Çok eminim. Karısı da Beyaz Rusyalıydı. Zavallının iki çocuğu yetim kaldı, çocukların birinin adı Lyova, diğerinin Tanya’ydı.
    BİRİNCİ ASKER. Demek öyle. Güzel. Olabilir. demek Bin Ladin ölmüş. Ama senin evrakların hâlâ ortada yok.
    VASIF. İşin ters yanı para da yok!
    BİRİNCİ ASKER. Para da yok! Peki, diğer kapıdan nasıl geçtin?
    VASIF. Çok kolay. Pasaporta bakıp bıraktılar. Para da pasaportun arasındaydı.
    BİRİNCİ ASKER. O zaman meseleyi çözebilirsin.
    VASIF. Gerçekten!.. Bu neden hiç aklıma gelmedi ki?!. (Sevinerek). Muhtemelen pasaport diğer sınır kapısında kaldı.
    BİRİNCİ ASKER. Ben hiçbir şey diyemem. her şey olabilir. Gidebilirsin.

    (Köpek havlaması duyulur. Vasıf hudut alayı tarafından görevlendirilen ikinci askerin yanına gider. Onlar konuşadursun, birinci asker jest ve mimikleriyle sanki sınır geçiş bölgesini kullananların evraklarını kontrol ediyor gibi farklı ve garip hareketler yapıyordur)

    VASIF. Kusuruma bakmayın. Galiba benim pasaport sizde kaldı.
    İKİNCİ ASKER. Siz kimsiniz?
    VASIF. Tanımadınız mı beni?
    İKİNCİ ASKER. Hayır, tanıyamadım. Diğer kapıdan mı geliyorsunuz?
    VASIF. Ne diğer kapısı canım! Az önce buradan, sizin kapıdan geçip diğer kapıya gittim. Orada şu şahıs pasaportumu talep etti. (Eliyle birinci askeri gösterir). Pasaportumun olmadığı anlaşıldı. Yani evraklarım burada kalmış. Benim pasaport… Ben…
    İKİNCİ ASKER. Hiç, bir pasaporta sahip olmamış olabilir misiniz acaba?
    VASIF. Nasıl olabilir miyim? Buradan geçtim. Daha az önce… Sizin kapıdan…
    İKİNCİ ASKER. Beyefendi, yanlışınız var. Daha doğrusu kapıları karıştırıyorsunuz. Bizim kapıdan geçmiş olsaydınız mutlaka hatırlardım sizi. Biz sınır görevlilerinin hafızası sağlam olur. Bana inanabilirsiniz.
    VASIF. İnanıyorum. Hayır. Doğru söylemediğinize inanmıyorum. Ama ben az önce geçtim buradan. Galiba…
    İKİNCİ ASKER. Galiba… Bakın, görüyor musunuz, siz de buradan geçtiğiniz konusunda şüphelisiniz. Diğer kapıdaki şahsın yanına gidin ve durumu izah edin.
    VASIF. Zaten o kapıdan geliyorum.
    İKİNCİ ASKER. Tekrar o kapıya gidin. O arkadaş sizi anlar.
    VASIF. Anlayacak birine benzemiyor. Acaba siz...
    İKİNCİ ASKER. Beyefendi, ben evrakları olmayan birine izin veremem. İsterseniz gelin benim yerime geçin. Bakalım evraksız birini bırakabiliyor musunuz? (Şapkasını Vasıf’ın başına koyar). Evet, haydi, izin verin ülke sınırından geçeyim! Olur mu? Olmaz! Doğru mu? (Şapkayı alıp kendi başına koyar). Bana kırılmayın beyefendi. Kanun herkes için vardır. Biz diğer tarafın hayvanlarına bile izin vermiyoruz. (Elini ileri doğru uzatır). O tarafa bakın bir. Evet, görüyor musunuz şu köpeği? Peki, sesini duyuyor musunuz? Evet, işte öyle. Nerede kaldım? Evet, şu köpeği diyorum. Kaç gündür iki dikenli telin arasında havalayıp duruyor. Zavallı hayvanı ne o taraf kabul ediyor ne de bu taraf. Tarafsız bölgeye nasıl geldiği de belli değil. Biz o tarafın görevlilerine diyoruz ki köpek sizin devletin. Onlar da diyor ki güya bu köpek bizim devletin, iddiaları bu. Ben iki tarafı da suçlu bulmuyorum. Herkes kendi iddiasında haklıdır. Nihayetinde bugün devletlerarası ilişkileri yalnız insanlar bozmuyor. İnsanlardan daha sahtekar hayvanlar var. Örneğin; o köpeği ele alalım, belki de provokatördür. Belki buraya bulaşıcı hastalık yaymak için gönderildi. O köpeğin göz bebeklerine gizli kamera da takmış olabilirler. O çok bilmiş it AIDS kaynağı da olabilir. Artık öyle hayvanlar var ki onların bildikleri şeyleri insanlar öğrenemiyor hayatları boyunca. Ajan gibi casus gibi provokatör gibi hatta diplomat gibi faaliyet gösteren köpekler bile var. Neyse… En iyisi siz önce ilk hangi kapıdan geçtiğinizi netleştirin. Aslında o kadar komplike bir durum yok ortada. Ben sizin ilk diğer kapıdan geldiğinize kesin eminim. Gidip oradan evraklarınızı talep edin. (Manalı bir tarzda konuşur). Büyük ihtimalle paranız filan da evraklarla bir aradaydı…
    VASIF. Evet. Tüm param ve pasaportum arasındaydı.
    İKİNCİ ASKER. Diyorum işte!.. Bizde emanate hıyanet olmaz. Buna kani olabilirsiniz!
    VASIF. Yani diyorsunuz ki öbür tarafta…
    İKİNCİ ASKER. Elbette. O görevliyle konuşun.

    (İkinci Asker elini beline koyup edalı bir tarzla ıslık çalar. Vasıf valizini alıp birinci askerin yanına gider. Birinci asker öfkeli bir biçimde başını sallar)

    BİRİNCİ ASKER. Ne vardı?
    VASIF. Pasaport.
    BİRİNCİ ASKER. Hey, bana bak, koca adamsın… Ben pasaport şubeye mi benziyorum?!
    VASIF. Galiba bu kapıdan geçtim. Çünkü… Ben…
    BİRİNCİ ASKER. Hayır, sen ilk diğer kapıdan geçtin.
    VASIF. Orada bana buradan dediler, bu kapıdan…
    BİRİNCİ ASKER. Kim dedi?
    VASIF. Şu adam. O kapıdaki adam.
    BİRİNCİ ASKER. Halt etmiş o!
    VASIF. Paranın da evrakların arasında kaldığını söylüyor.
    BİRİNCİ ASKER. (Dikkatle Vasıf’ı süzerek). Yürü git!
    VASIF. Nereye?
    BİRİNCİ ASKER. Nereden geldiysen oraya!
    VASIF. Ben buradan geldim. Bu kapıdan.
    BİRİNCİ ASKER. Hayır, sen oradan geldin! O kapıdan.
    VASIF. (İkinci askere dönerek). Hani sen buradan geçtin diyordun.
    BİRİNCİ ASKER. (İkinci askere) Sen bu vatandaşı niye bana gönderiyorsun?
    İKİNCİ ASKER. Çünkü adam sizin kapıdan geçmiş.
    BİRİNCİ ASKER. Boş boş konuşma!
    İKİNCİ ASKER. Boş boş konuşan sizsiniz.. (Vasıf’a hitap eder). Beyefendi, hangi kapıdan geldiniz siz?
    VASIF. Ben mi? (Omuzlarını silker). Bunu sizin bilmeniz lazım.
    BİRİNCİ ASKER. Galiba deli bu.
    İKİNCİ ASKER. Siz deli misiniz?
    VASIF. Hayır. Benim ailem, karım çocuğum var. Ben…
    BİRİNCİ ASKER. Bunun karısı var, çocuğu var, deli filan da değil. Hangi tarafta senin ailen?
    VASIF. (Bir o sınır kapısına, bir diğer sınır kapısına bakar). Şu an net bir şey söyleyemiyorum. Yönümü kaybettim!
    İKİNCİ ASKER. Demek ki ailesi o tarafta.
    BİRİNCİ ASKER. Hayır. Büyük ihtimalle o tarafta.
    İKİNCİ ASKER. (Vasıf’a müracaat eder). Acaba telefon mu etseniz?
    VASIF. Nereye?
    İKİNCİ ASKER. Evinize, ailenize. Bizden arayabilirsiniz.
    BİRİNCİ ASKER. Buradan da arayabilirsin.
    VASIF. Mümkün mü, öyle mi?
    İKİNCİ ASKER. Elbette. Belki pasaportunuz evde kalmıştır.
    BİRİNCİ ASKER. Belki paran da pasaportun arasında kalmıştır.
    VASIF. Olabilir. O zaman zahmet olmazsa telefonu verin…

    (Birinci asker ile ikinci asker aynı anda ahize uzatır Vasıf’a)

    İKİNCİ ASKER. Buyurun.
    BİRİNCİ ASKER. Buyurun.
    VASIF. Sağ olun! (İki telefonu da alarak biriyle bir numarayı çevirir). Alo. Ümide, sen misin? Benim yahu! Evet, Vasıf. Galiba pasaportum evde kalmış. Cebimde yok.
    (Kısa bir sessizlik olur)
    Valizde de yok. (Yine kısa bir sessizlik olur). Hiç param da yok. Şu an gümrük görevlilerinin yanındayım. İzin vermiyorlar bana. her yeri ara yoksa beni hiçbir yere bırakmayacak bunlar. Pasaportsuz ne o tarafa geçebiliyorum ne de bu tarafa. Tabii ya, kanun böyle. Haydi! Çabuk ol!. (Görevlilere bakarak). Pasaportu diyorum. Burada yok.
    İKİNCİ ASKER. Konuşabildiniz mi?
    VASIF. Evet. Sağ olun. Tekrar arama yapabilir miyim?
    BİRİNCİ ASKER. Şimdi kimi arıyorsun?
    VASIF. Acaba diyorum, bu tarafta kalmış…
    BİRİNCİ ASKER. Nasıl?
    VASIF. Pasaportu diyorum.
    BİRİNCİ ASKER Peki. Ara, sor.
    VASIF. (İkinci numarayı arar). Alo. Sen kimsin? Vova. Sen misin? Annen evde mi? Değil mi? Peki, nerede? Beni karşılamak için mi çıktı? Bak bakalım benim pasaport orada mı? Bilmiyor musun? Peki. İyi. Tamam Vova. (Telefonları görevlilere uzatır). Sağ olun. (Kendi kendine konuşur). Bittim ben.
    BİRİNCİ ASKER. E, ne oldu?
    İKİNCİ ASKER. Ümit var mı?
    VASIF. Ümit! Ümide! Nadejda !
    BİRİNCİ ASKER. Ne geveliyorsun?
    İKİNCİ ASKER. Ne oldu size birden bire böyle?

    (Nadejda gelir. Omzunda bir çanta vardır.)

    NADEJDA. Vasya! Vas…
    VASIF. Nadejda! Nadya…
    BİRİNCİ ASKER. Karın mı?
    VASIF. Evet.
    İKİNCİ ASKER. Ne çabuk geldi!
    VASIF. Ben aradığımda evden çıkalı çok olmuş. Beni karşılamaya gelmiş.
    BİRİNCİ ASKER. Peki, pasaportunu getirmiş mi?
    VASIF. Hayır. Bilmiyorum yani. Hem ben diğer taraftan geliyorum. Pasaport kaldıysa diğer evde kalmıştır.
    NADEJDA. Vasya, merhaba. Niye orada bekliyorsun, gelsene.
    VASIF. Nadya gelemiyorum.
    NADEJDA. Niye ki? Yürüyemiyor musun?
    VASIF. İznin yok diyorlar. Pasaportumu bir yerde düşürmüşüm.
    NADEJDA Ne pasaportu?! (Görevlilere dönerek). Nasıl oluyor o, benim kocamı rehin mi aldınız pasaportun yerine?
    BİRİNCİ ASKER. Ben pasaportsuz bırakamam bu adamı.
    NADEJDA Ne? Pasaportsuz mu? Vasya, nerede pasaportun? Yok mu? Peki. Ne olmuş?! Pasaportu olmayan biri esir mi alınır? Bırakın benim kocamı!
    İKİNCİ ASKER Hanımefendi, diyelim ki benim yerime siz görev yapıyorsunuz burada. (Nadejda’ya yaklaşır). Siz görevlisiniz, ben de sıradan bir vatandaş olayım. Öyle mi? (Şapkasını çıkarıp Nadejda’nın başına koyar). İşte, oldu. Şimdi bana izin verebiliyor musunuz bakalım! Evet, niye susuyorsunuz? Bırakın geçeyim. Görüyorsunuz ya. Demek ki izin veremiyorsunuz. (Şapkasını geri alır). Bunun mümkünatı yok! Ne yazık ki gerçek bu!
    BİRİNCİ ASKER Ülke sınırları gözümüz gibi korumak zorundayız. Sen resmî nikahlı karısı mısın bu şahsın?
    NADEJDA Elbette. Ya ne olacak?! Bir de oğlumuz var. Vova adı. Sanki hık demiş Vasya’nın burnundan düşmüş. Bundan da mı şüpheniz var?
    İKİNCİ ASKER Hayır! Niye şüphemiz olsun! Az önce sizinle konuşurken pasaportu bul getir diyordu.
    NADEJDA Benimle konuşurken mi?
    İKİNCİ ASKER Tabii ya. Daha az önce konuştunuz ya.
    NADEJDA Vasya. Sen az önce kimle konuştun? Benimle mi?
    VASIF Hayır, ben Vova ile konuştum.
    İKİNCİ ASKER Vova ile sonra konuştunuz. Önce karınızla konuştunuz.
    NADEJDA Benimle mi?
    İKİNCİ ASKER Eğer siz karısı iseniz demek ki sizinle konuştu.
    VASIF Hayır, ben Vova’yla konuştum.
    BİRİNCİ ASKER Beyefendi, peki, Vova’dan önce kimle konuştun? Doğrusu bu beni hiç ilgilendirmez. Ama hâline acıdığım için insanlık namına pasaportunun çabuk bulunmasını isterim. Tarafsız bölgeden çıkman gerekiyor mu yoksa gerekmiyor mu?
    NADEJDA Söylediklerinizden anladığım kadarıyla kocamın pasaportu bulunmazsa bu duvarın içinde kalacak, öyle mi?
    BİRİNCİ ASKER Elbette öyle olacak.
    İKİNCİ ASKER Buna emin olabilirsiniz.
    NADEJDA Acaba kocamın yerine ben mi kalsam burada? O gidip kız kardeşinin evinden pasaportunu getirsin. (Vasıf’a dönerek). Bana bak, Vasya, sen kız kardeşinin evinde kalıyordun değil mi?
    VASIF. Tabii ya. Elbette.
    NADEJDA. Siz izin verin…
    BİRİNCİ ASKER. Bu imkansız!
    İKİNCİ ASKER. Kanunları çiğneyemem.
    NADEJDA. Ne tutturdunuz kanun da kanun diye! Kocamın sizin bu lanet olası tarafsız bölgenizden çıkması lazım er geç, öyle mi değil mi?
    VASIF. Bunlar konuşmalarından anlaşıldığı kadarıyla pasaportum bulunmazsa hayatımın sonuna dek burada kalmam gerekiyor.
    NADEJDA. Halt etmişler! (Vasıf’ın kolundan tutup çeker). Gel bakalım bir!
    BİRİNCİ ASKER. (Vasıf’la Nadejda’nın önünü keser). Hanımefendi! Bekle! Bekle! Nereye dalıyorsun?! Sen!.. Kenara çekil. Hâlâ bilmiyorum senin pasaportunun olup olmadığını.
    NADEJDA (Çantasındaki pasaportunu çıkarıp gösterir). Buyur, bakabilirsin. Al! Gözüne sok!
    BİRİNCİ ASKER Buyur, geçebilirsin.
    İKİNCİ ASKER Buyurun, lütfen. Geçin.
    NADEJDA Yalnız kocamla birlikte gidebilirim buradan. O olmadan nereye gideceğim?!
    VASIF Nadya, acaba sen gitsen mi?
    NADEJDA Nereye?
    VASIF Eve.
    NADEJDA Niçin?
    VASIF Görmüyor musun, bunlar keçi gibi nasıl inat ediyorlar! Boş yere zamanını harcama, hem sinirlerin geriliyor. Ben anlaşırım bunlarla. Muhtemelen birazdan pasaportu bulup getirirler.
    NADEJDA Hayır, ben hiçbir yere gitmiyorum.
    BİRİNCİ ASKER O hâlde tarafsız bölgede bekleme! Geç bu tarafa.
    İKİNCİ ASKER Rica ediyorum, kenara çekilin. Gidip gelen oluyor. Engel olmayın. Nihayetinde burası gümrük.
    NADEJDA Sizin bu uyduruk gümrüğünüzden ayda yılda bir adam geçerse Allah’ınıza şükredin bence.
    BİRİNCİ ASKER Dedim ki!.. Burada bekleme!
    İKİNCİ ASKER Kenara geçin. Ya o tarafa ya da bu tarafa.
    VASIF (Bir yere doğru bakar). Galiba geldi.
    BİRİNCİ ASKER Kim?
    İKİNCİ ASKER Kim o gelen?
    NADEJDA Kız kardeşin mi?

    (Elinde büyük bir çantayla Ümide gelir)

    BİRİNCİ ASKER Bekle! Bekle!
    İKİNCİ ASKER Hanımefendi belgeyi getirdiniz mi?
    ÜMİDE Bu adamı niçin bırakmıyorsunuz? Vasıf, yoksa pasaportu yanına almadın mı?
    VASIF Evet. Hayır. Pasaportsuz gelmişim gibi görünüyor.
    ÜMİDE Madem pasaportun yok, geldiğin gibi cehennem ol! Ne bekliyorsun burada?! B*kunda boncuk mu arıyorsun uğursuzun oğlu!
    VASIF Eh be Ümide, çok rahat konuşuyorsun. Bıraktılar mı ki gideyim!
    ÜMİDE Bu kadını da mı bırakmıyorlar?. (Nadejda’ya dönerek) Seni de mi burada tutuyorlar?
    NADEJDA Hayır, ben kocam için bekliyorum.
    ÜMİDE Kocan kim?
    NADEJDA Sen Vasya’nın kız kardeşi misin?
    ÜMİDE Vasıf’ı mı diyorsun?
    NADEJDA Elbette! Başka biri var da sanki burada!
    BİRİNCİ ASKER Bizi adamdan saymıyor musun?
    İKİNCİ ASKER Sizce biz adam değil miyiz?
    NADEJDA Siz ne zaman adam oldunuz?! Siz erkek bile değilsiniz!
    ÜMİDE Vasıf, bu kadın senin neyin?
    VASIF Öyle işte.
    NADEJDA Ne öyle işte, Vasya?
    ÜMİDE Öyle işte ne demek, Vasıf?

    (Kısa bir sessizlikten sonra gergin ve hızlı bir melodi duyulur. Herkes donuk bir hâlde birbirinin yüzüne bakar)

    VASIF Ümide benim karım olur.
    NADEJDA Peki, ben!
    VASIF Nadejda benim Vova’nın annesi.
    ÜMİDE Peki, Vova senin neyin?
    VASIF Vova benim oğlum.
    BİRİNCİ ASKER Görünen o ki Nadejda da senin karın.
    VASIF Evet, öyle görünüyor.
    İKİNCİ ASKER Görünen o ki sizin iki karınız var. Öyle mi?
    VASIF Evet, öyle görünüyor.

    (Kısa bir ara sessizlik yaşanır. Vasıf başını öne eğimiştir. Nadejda ve Ümide dikkatle birbirlerini süzerler).

    BİRİNCİ ASKER (İkinci askere hitap eder). Büyük ihtimalle şimdi bir gürültü kopacak.
    İKİNCİ ASKER. Nereden biliyorsun?
    BİRİNCİ ASKER Görmüyor musun, kadınlar birbirine nasıl bakıyorlar!
    İKİNCİ ASKER Nasıl bakıyorlar?
    BİRİNCİ ASKER Kızgın horoz gibi.
    İKİNCİ ASKER Burası sizin bölge, bizim bölgemiz sakin.
    BİRİNCİ ASKER Hayır. Burası size ait ve biraz sonra burası savaş alanına dönüşecek.
    İKİNCİ ASKER Hayır. Aslında burası tarafsız bölge.
    BİRİNCİ ASKER Evet. İşte! Birbirlerine yaklaşıyorlar.
    İKİNCİ ASKER Ahmak herif iki kadını birden idare ediyor ama bir pasaporta sahip çıkamıyor.
    BİRİNCİ ASKER O yüzden şimdi gürültü kopacak işte.
    İKİNCİ ASKER Bırak kopsun.

    (Nadejda ve Ümide küçük adımlarla birbirine yaklaşır. Önce gergin, sonra şen şakrak bir müzik sesi duyulur. Kadınlar tokalaşarak selamlaşırlar, sonra sarılıp öpüşürler. Diğerleri hayretle kadınlara bakakalmıştır).

    BİRİNCİ ASKER Tebrik ederim.
    İKİNCİ ASKER Ben baş sağlığı diliyorum.
    VASIF Doğrusu hiç inanasım gelmiyor.
    NADEJDA (Ümide’ye hitaben). Sende kaç çocuk var?
    ÜMİDE Altı. Altısı da kız.
    NADEJDA Benim sadece Vova var.
    ÜMİDE Daha gençsin. İnşallah yine doğurursun.
    NADEJDA Vasıf da bir çocuk az diyor.
    ÜMİDE Doğru söylemiş. Fırsatınız varsa beklemeyin. Çocuğun zararı mı var?!
    BİRİNCİ ASKER Ben bu dünyada her şeyi görmüştüm ama böylesini…
    İKİNCİ ASKER Ben de ilk kez böyle bir şeye tanık oluyorum.
    BİRİNCİ ASKER Eğer bunlardan biri benim karım olsaydı… Bir iki ay önce karıma “Kocan senden habersiz ikinci bir kadın nikahlamış” demişler…
    İKİNCİ ASKER Senin de mi böyle işlerin var? Karından habersiz hem de!
    BİRİNCİ ASKER Yok! Tövbe de! Tüm gün seninle burada ter döküyorum! Öyle mi değil mi?
    İKİNCİ ASKER Öyle.
    BİRİNCİ ASKER Ama ne fayda! Kadın öyle bir saldırdı ki üstüme!.. Ortalık birbirine girdi. Velhasıl uzun hikaye. Hâlâ kadını ikna edemedim, senden habersiz değil bir iş görmek, kuş bile beslemiyorum dedim. Bir de şuna bak! (Vasıf’ı işaret ederek). Ufacık aklı var ama iki kadınla evli.
    İKİNCİ ASKER Ve kadınlar kedi gibi yalıyor birbirini.
    BİRİNCİ ASKER İnsanda böyle baht olacak! İki kadını birden…
    İKİNCİ ASKER Ama bir pasaportu yanında taşıyamıyor.
    ÜMİDE Kıskananlar çatlasın!
    NADEJDA Elbette! Vasıf gibi bir kocam olduğu için mutluyum ben.
    ÜMİDE Artık böyle adamı mumla arasan bulamazsın.
    NADEJDA (Görevlilere dönerek). Evet beyler, kocamızı veriyor musunuz alıp gidelim!
    ÜMİDE Önce bize gideriz.
    NADEJDA Hayır. Bize. Zaten sizden geliyor.(Vasıf’a hitaben).Vasya, bize gideriz değil mi?
    VASIF Ama beni bırakmıyorlar!
    NADEJDA Ben bunların başına öyle bir oyun açarım ki!.. (Görevlilere hitaben). Kenara çekilin bakayım!

    (Kadınlar gümrük görevlilerinin üstüne atlar. Müzik sesi duyulur. Dalaşma yaşanır. Nadejda birinci askerin Ümide ise ikinci askerin yakasına yapışır. Vasıf yaşananları seyretmekle yetinmektedir. Uzaktan silah sesleri gelir. Sonra köpek havlar. Hepsi korkup kenara çekilir).

    ÜMİDE Ben de bu dünyayı bunların başına yıkmazsam babamın kızı değilim! Böyle bir rezalet olabilir mi? Bu; insan haklarını çiğnemek değil de nedir?!
    NADEJDA Öğlenin bir vakti suçsuz bir insanı alıkoyuyorlar! Böyle şey mi olur?! Kanuna aykırı hareket eden iki devletin iki beceriksiz memuru vatandaşa işkence ediyor.
    ÜMİDE Suçun hepsi bu geri kalmış devletlerin! Bu devletlerin insan haklarına aykırı kanunlarında suç! O kanunların rüşvet alan yöneticilerinde!
    NADEJDA Ne yazık ki telefonum evde kalmış, yoksa…
    ÜMİDE Benimki yanımda, çantamda.. (Telefonu çıkarır). Şimdi arayıp milleti bu lanet yere yığayım da görün!
    NADEJDA Konuş sonra bana ver!
    BİRİNCİ ASKER O! Bizi korkutuyorlar!
    İKİNCİ ASKER Biz ülke sınırlarını korumakla mükellefiz!
    ÜMİDE Şimdi anlarız sizin kimi ve neyi korumakla mükellef olduğunuzu!
    NADEJDA (Ümide’ye hitaben). Konuş, sonra telefonu bana ver.
    BİRİNCİ ASKER. Ay çok korktum! Kimi korkutuyorlar görüyor musun?
    İKİNCİ ASKER. Ama bunlar hakikaten sıkıntılı tiplere benziyorlar ha!
    BİRİNCİ ASKER. (Vasıf’ı gösterir). Şunun halt yemesi!
    VASIF (Omzunu silker). Benim ne suçum var?!

    (Tekrar müzik başlar. Askerler vazife bölgelerinde dimdik duruyorlardır. Önce Ümide cep telefonuyla bir yerleri arayıp elini kolunu sallayarak konuşur sonra Nadejda. Nadejda telefonu alıp aynı edayla ve özellikle üst perdeden bağırarak konuşur. Müzik sesi konuşmaların içeriğini anlamaya imkan vermez. Kadınlar telefonda konuşurken iki asker de telsiz ve ahizeli olan telefonlarıyla bir yeri arayıp bir şey anlatmaya çalışır. Tüm sesler birbirine karışır. Tam bu sırada tekrar sürtüşme yaşanır. Sonra birbirlerinin yakalarına yapışırlar. Gümrük kapılarının acil durum sirenleri çalar. Herkes duruverir. Projektörler yanar. Her iki kapıda birer avukat belirir. Avukatlardan biri gözlüklü bir kadındır, diğeri ise sakallı bir erkek.)

    BİRİNCİ ASKER (Kadın avukata hitaben). Bekle! Evraklarını göster!
    İKİNCİ ASKER (Erkek avukata hitaben). Beyefendi! Rica ediyorum pasaportunuzu gösterin!
    KADIN AVUKAT. Ben avukatım.
    ERKEK AVUKAT. Burada insan hakları çiğneniyor.
    BİRİNCİ ASKER Başımıza iş aldık!
    İKİNCİ ASKER Ne insanı, ne hakkı? Biz sadece ülke sınırlarını koruyoruz. Buna emin olabilirsiniz!
    BİRİNCİ ASKER Sınırlarımızı gözümüz gibi korumamız gerekir!
    NADEJDA (Kadın avukata hitap ederek Vasıf’ı gösterir). Sorun bir bakalım bu zavallının suçu neymiş!
    ÜMİDE (Erkek avukata hitaben). Bu mazlumun ne o tarafa geçmesine izin veriyorlar ne de bu tarafa! Böyle iş mi olur?!
    KADIN AVUKAT Ama ne yaşanmış ki? Bu şahıs, bu vatandaş ne yapmış?
    ERKEK AVUKAT Hiç kimsenin insan haklarını çiğneme yetkisi yok!
    ÜMİDE Vallahi sizin memlekette durum ne bilmiyorum ama bizim ülkede derebeylik mevcut!
    NADEJDA Bizim ülkede kölelik kanunları hüküm sürüyor.
    ÜMİDE Kölelik yine iyi! Bizimkiler mağara kanunlarıyla yaşıyor.
    NADEJDA Yöneticilerimiz akrabalarının cebini dolduruyor.
    ÜMİDE Bizimkilerin de kendi ceplerini doldurmaktan akrabalarına sıra gelmedi daha!
    NADEJDA Bizimkilerin kalır yanı yok aslında ama…
    BİRİNCİ ASKER Rica ediyorum daha fazla uzatmayın!
    İKİNCİ ASKER Kanunu çiğneyemeyiz. Konu kapanmıştır.
    BİRİNCİ ASKER Adamın belgeleri yok! Vatandaşı olduğu ülkenin, kimlik bilgilerinin belli olmadığı bir adamı nasıl ülkeye kabul edebiliriz?!
    NADEJDA Boş boş konuşmayın! Vatandaşlık ne alaka?
    ÜMİDE Benim kocam tam bir vatandaştır ülkesinde!
    BİRİNCİ ASKER Nerede ikameti?
    NADEJDA Elbette kendi evinde!
    ÜMİDE Ya nerede olacaktı?!
    İKİNCİ ASKER Görünen o ki iki yerde de ikameti var.. (Vasıf’a dönerek). Öyle mi?
    VASIF Öyle görünüyor.
    ERKEK AVUKAT İki ülkenin de vatandaşı olan birini iki ülkeden birine bile alamıyor musunuz? Bu çok absürt bir tiyatro oyunu!
    KADIN AVUKAT Ben bu anlaşmazlığın duyulması için basın mensuplarını çağıracağım.
    BİRİNCİ ASKER İki pasaport taşımanın kanunen yasak olduğunu bilmiyorsunuz sanki!
    İKİNCİ ASKER Bu resmen suç!
    ÜMİDE Sizin nöbet tuttuğunuz mıntıkadan kamyonlar dolusu evraksız mal geçiyor, bu suç değil mi, ha! Ama evraksız bir adamın sınırı geçmesi suç, öyle mi?
    KADIN AVUKAT Bu mesele burada kalmaz!
    ERKEK AVUKAT Dünya kamuoyunu bu suçun içyüzüyle tanıştırmamız şart!
    KADIN AVUKAT Suçlular cezasını çekmeli!
    ERKEK AVUKAT Haklı dava galip gelmeli!
    ÜMİDE Benim kocamın suçu ne?
    NADEJDA Peki, benim kocamın?
    KADIN AVUKAT (Vasıf’ı gösterir). Görünen o ki bu beyefendinin iki karısı var.
    ERKEK AVUKAT İki karısı var! Evet. Ne olmuş?! Kadınların kocalarıyla alakalı bir şikayeti yok ki!
    NADEJDA. Katiyen!
    ÜMİDE. Ne şikayeti? Kim şikayet ediyor?! Şikayetçi filan yok!
    VASIF. Benim de onlardan yana hiçbir derdim yok.
    KADIN AVUKAT. Bu adam acil surette özgür bırakılmalı!
    ERKEK AVUKAT Bu; tüm insanlık için kara bir lekedir!
    BİRİNCİ ASKER Bizim böyle bir kanunsuzluğa imza atma yetkimiz yok; nihayetinde adam pasaportsuz. Nereye bırakacağız?!
    İKİNCİ ASKER Öyle! Bunun mümkünatı yok! Bakın, diyelim ki benim yerime burada, bu kulübede siz duruyorsunuz. (Kadın avukatın yanına gelir). Hayal ediyor musunuz? Ben, sizin yerinizdeyim, siz de benim yerimde. Haydi bakalım, benim ülke sınırını geçmeme nasıl izin vereceksiniz? (Şapkasını kadının başına koyar). Evet. Bakın. Bu da şapka. (Ceketini çıkarır). Ceketi de alın. Evet, giyin, giyin. (İkinci askere hitap eder). Siz de kıyafetlerinizi verin ona. Bakalım kendileri kanunu çiğneyebiliyorlar mı?
    BİRİNCİ ASKER. Buyurun. (Şapkasını ve ceketini çıkarıp erkek avukata verir). Gerçekten, bakalım bizim yerimizde olursanız ne karar vereceksiniz! Davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş. Evet, giydiniz mi? İstiyorsanız silahları da verelim. (İkinci askere hitap eder). Silahları da verelim, ha!
    İKİNCİ ASKER. Olur. Bakın, bu da silahım. Alın. Kılıfıyla birlikte…
    BİRİNCİ ASKER. Bu da benimki. Buyurun.

    (Avukatlar askerlerin verdikleri kıyafet ve silahları alırlar. Karşılığında avukatların ceketlerini de askerler giymiştir. Kıyafet değiştirme merasimi sona erer. Herkes yeni kılığıyla yeni vazifesini icra etmeye başlar)

    BİRİNCİ ASKER. Evet, nasıl?
    İKİNCİ ASKER. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
    ÜMİDE. Kıyafetler size çok yakıştı.
    NADEJDA. Siz bunlardan daha çok benzediniz askere, tam bir gümrük çalışanı oldunuz.
    VASIF. Gerçekten! (Avukatlara hitap eder). Sanki bu görev için doğmuşsunuz. (Askerlere hitaben). Siz de yeni kıyafetlerinizde çok gösterişli duruyorsunuz.
    NADEJDA. Hakikaten. Hukukçu dediğin tam da böyle olmalı.
    ÜMİDE. Medeni, aydın, edepli…
    BİRİNCİ ASKER. Ben çocukluğumdan beri insanların adaletsizliğine göz yumamıyorum.
    İKİNCİ ASKER. Ya ben! Zamanında adımı “aykırı” koymuşlardı. Ne diye? Çünkü sürekli haksızlığa ve adaletsizliğe karşı mücade ettim. Ben bu kamuflajı aslında isteyerek giydim.
    BİRİNCİ ASKER. Ben genel olarak dünyadaki sınırları kabullenemiyorum. İnsan için sınır mı var?!
    İKİNCİ ASKER. Allah dünyayı bir bütün olarak yaratmış. İnsanlar bölmüş dünyayı karpuz dilimler gibi. Parçalamışlar.
    KADIN AVUKAT. Çok garip! (Kısa bir sessizlik yaşanır). Ben çocukluğumdan beri sınırda çalışmak istemişimdir.
    ERKEK AVUKAT. Ben de sınırlarımızı gözümüz gibi korumak istemişimdir.
    KADIN AVUKAT. O zaman ailem engel olmuştu. Benim gibi kız çocuğunun sınırda çalışma arzusunu anlamak bile istemiyorlardı.
    ERKEK AVUKAT. Benim de önümü kestiler. Güya fiziki yönden zayıfmışım, çok sinirliymişim.
    NADEJDA. (Erkek avukata hitap eder). Sanki bir kadınla mı evlenecektin de fiziken daha sağlıklı olmanı istediler!
    ÜMİDE. Değil mi? Sinirin sınırda çalışmakla ne ilgisi var diyen biri lazımmış!
    NADEJDA. Bizde her şey gösteriş için!
    ÜMİDE. Hele bizimkiler… Bildikleri tek bir şey var, o da “Kanuna aykırı!”
    NADEJDA. Tüküreyim insan haklarının karşısında duran kanunlara!
    ÜMİDE. Ben de o rezil kanunları yazanlara tüküreyim!
    VASIF. Bizim ocağımıza incir ağacı diken de o kanunlar!
    NADEJDA. Değil mi ya!
    ÜMİDE. Tamam, sevgili arkadaşlar, güzel insanlar, şimdi ne yapıyoruz, kanunlarda yapılan yanlışlıkları düzeltmemize izin veriyor musunuz?
    NADEJDA. Galiba sonunda herkes hakikati anladı.
    VASIF. Hakikat; güneş gibi bir şeydir, her yerden rahatça görünür. Bu sözleri bir deha demiş.
    BİRİNCİ ASKER. Şu an bu noktada bizlik bir durum yok.
    İKİNCİ ASKER. Bunlar izin verirlerse itirazımız da yok.
    ERKEK AVUKAT. Her şeyi kanuna göre çözmemiz gerek.
    KADIN AVUKAT. Şüphesiz!.. Sivil toplum için hukuk kurallarına uyan kanunlar çerçevesinde.
    VASIF. Çok teşekkür ederim. Allah sizden razı olsun. Gidebilir miyim?
    NADEJDA. Gel Vasya, gel bakalım.
    ÜMİDE. Vasıf, bu tarafa gel.
    KADIN AVUKAT. Bekle, nereye gidiyorsun?
    ERKEK AVUKAT. Gelin meseleyi analiz edelim, sonra…
    NADEJDA. Ne? Ne dediniz?
    ÜMİDE. Bunlar ne konuşuyor? Neyi analiz edeceklermiş?
    VASIF. Ümide!
    ÜMİDE. Canım.
    VASIF. Nadya!
    NADEJDA. Ne oldu sevgilim?
    VASIF Galiba, bunlar, onlardan da beter davranacak.
    NADEJDA Boşa dememişler, birinin karakterini öğrenmek istiyorsan ona görev vereceksin.
    BİRİNCİ ASKER İyi ki şu an bizim görevimiz yok.
    İKİNCİ ASKER Biz hiç görev düşkünü olmadık.
    ERKEK AVUKAT Elbette, şimdi her şey demokratik prensipler temelinde çözülecek. Ama gelin demokrasiyi anarşiye dönüştürmeyelim. (Vasıf’ı gösterir). İşte bu!.. Bu vatandaş müthiş sorumsuzca davranmıştır. Elimizde onun kimliğine dair hiçbir belge mevcut değil. Bu adam belki de bir ülke sınırları içinde büyük bir suç işledi ve şimdi başka bir ülkeye girmeye çaşıyor! Gelin, önce bu şahsın kimliğini tespit edelim.
    ÜMİDE Siz ne anlatıyorsunuz, kocam o benim, kocam! Ne suçu!
    NADEJDA Galiba vaktiniz çok, fare gibi kilim kemiriyorsunuz! O! Suçlu bulmuşlar!
    KADIN AVUKAT. Son zamanlarda ülkemizde katillerin, insan kaçakçılarının sayısı arttı. Bu adamın bu suçlarda parmağı olmadığına dair kim garanti verebilir? Kim? Hiç kimse! Biz sade ve sıradan vatandaşlar da buna dahil! O yüzden bu adamın fotoğrafını çekip Interpol aracılığıyla tüm dünyaya yaymalıyız. Bırakın ilgili makamlar ve farklı şahıslar görsün bir bu adamın fotoğrafını. Biz gerekli bilgileri toplayıp, analiz ederek ilgili yüksek makamlarla fikir alışverişi yaptıktan sonra birçok önemli detayı eleyip, belli bir konsensüse vararak…
    VASIF. Beni öldürüp gömmek istediğinizi söyleyin de siz de kurtulun ben de!

    (Takati tükenen Vasıf hâlsiz bir şekilde valizin üstüne oturur. Ümide ve Nadejda onun kollarından tutarlar)

    ERKEK AVUKAT. (Nadejda’ya hitap eder). Sen bu tarafta dur. Evet, bu tarafta. Bildiğim kadarıyla sen sağ taraftaki devletin vatandaşısın, öyle değil mi?
    NADEJDA. Ne sağı ne solu?! Görmüyor musun bu zavallı ne hâlde!
    KADIN AVUKAT. (Ümide’ye hitaben). Siz de bu tarafta durun! Evet, bu tarafta. Tarafsız bölgedeysek ne olmuş?! Herkesin vatandaşı olduğu bir devlet var. herkes kendi ülkesinin sınırına yakın durmalı.
    BİRİNCİ ASKER. Acaba bu adam hakkında Interpol ne zaman net bir bilgi verecektir?
    ERKEK AVUKAT. Bu bir ay da sürebilir, bir yıl da. Hatta…
    İKİNCİ ASKER. O zamana kadar buna kefil olsak, mümkün mü?
    KADIN AVUKAT. Ne kefili! Hayır, acaba bunun yerine başka birini mi alıkoysak?
    ÜMİDE. Beni alın!
    NADEJDA. Hayır, beni, beni alın.
    ERKEK AVUKAT. Hiç kimse alıkonmayacak.
    KADIN AVUKAT. Konuşacak daha fazla bir şey yok.
    BİRİNCİ ASKER. Bence bu; insan haklarını benzeri görülmemiş bir seviyede çiğnemektir.
    İKİNCİ ASKER Uluslararası örgütler bu anlaşmazlığı öğrenirse ülkemize karşı ciddi suçlamalarda bulunurlar.
    ERKEK AVUKAT Bizim güçlü ülkemiz uluslararası örgütleri bilmem neyi sallamaz!
    KADIN AVUKAT. Her hâlükârda, gerektiğinde bizim ülkemize destek verenler çıkacaktır.
    BİRİNCİ ASKER. Gelin kendi kendimizi rezil etmeyelim.
    İKİNCİ ASKER. Uluslararası düzeyde önemli protokollere imza attık.
    NADEJDA. Sizin gibi cahil, kıt beyinli memurlar yüzünden dünyanın her yerinde bizimle dalga geçiyorlar. Sizin gibi kafası bir şeye basmayanlar yüzünden bize, tüm vatandaşlarımıza “ayı” diyorlar. Hâlbuki bana değil, sizin gibilere ayı denir!
    ERKEK AVUKAT. Sensin ayı!
    NADEJDA. Ayı sensin! Ben kurdum, dişi kurt! Şimdi parçalayacağım seni!
    ERKEK AVUKAT. Parçala da göreyim! Bak bakalım kim kimi parçalıyor!

    (Gürültü çıkar. Müzik girer. Nadejda erkek avukatın üstüne çullanır, adam ani bir hareketle kılıfından tabancasını çıkarıp havaya ateş açar. Nadejda geri çekilir. Vasıf valizin arkasına saklanır. Ümide Vasıf’ın nabzını yoklar. İşler daha da karışır, gürültü yükselir. Birinci ve ikinci asker bir kenara geçip bir yeri arar ve bir şey anlatırlar. Müzik ve gürültü yavaşça azalır.)

    VASIF. Of! Of! Ölüyorum.
    ÜMİDE. Millet!.. Zavallı adam ölüyor! (Nadejda’ya hitap eder). Kardeş, bir yerine bir şey olmadı ya! İyi misin? Ha!.. Tamam. Allah’a şükür. (Kadın avukata hitaben). Seni kancık, şeytan seni!.. Bir de kendine kadın diyorsun. Senin gibi kadınlar yüzünden bu memleket her yerde rezil oluyor. Ne bekliyorsun tarafsız bölgede! Arap mı oldun başımıza?! Yoksa gidip gelen insanlardan ayak bastı parası mı almak niyetin? Belki de başka bir çıkarın var! Senin hiç kocan olmadı mı?
    KADIN AVUKAT. (Sakin bir üslupla konuşur). Hayır. Kocam yok. Hiç de olmadı.
    ÜMİDE. Anne değil misin? Çocuğun da mı yok?
    KADIN AVUKAT. (Aynı sakinliktedir). Kocam yoksa demek ki çocuğum da yok. Kocası olmayan kadının çocuğu mu olur sanki!
    ÜMİDE. Niye olmasın? Benim yan komşumun sekiz çocuğu var, hatta her çocuk başka bir adamdan. Ama resmi nikahlı olmadığı da bir gerçek.
    KADIN AVUKAT. Birincisi; benim ne resmi nikahlı kocam oldu ne de gayri resmi. (Sınırlı). İkincisi; bunun konuyla ilgisi yok.
    ÜMİDE. Vallahi şimdi seni altıma alıp saçını başını yolarım. Bırak kocamı artık!

    (Ümide Kadın avukatın üstüne atlar, kadın, Erkek avukatın arkasına gizlenir. Adam kadının elinden tutar, sonra başını okşar. Görevliler kavga eden, daha doğrusu kavga etmek isteyen taraflar arasında canlı kalkan olur. Ümide Vasıf’ın yanına gelir)

    KADIN AVUKAT. Ahlaksız kadın! Şuna bak sen!
    ÜMİDE. İyi!.. Geçersin elime!..
    KADIN AVUKAT. Nasıl geçeceğim elinize?!
    ÜMİDE. Geçersin, geçersin! Adresini bilmediğimi mi sanıyorsun?! Televizyona çıkıyorsun arada bir. Seni ekranda her gördüğümde yüzüne tüküreceğim! Yalancı patriot!
    NADEJDA. Ya, ben söyledim!.. (Erkek avukatı gösterir). Ben de şu keçi sakallıyı televizyonda gördüm. Seni sakalın seveyim ben!
    BİRİNCİ ASKER. Hakaret edemezsiniz!
    İKİNCİ ASKER. Kendinize gelin!
    ERKEK AVUKAT. Rica ediyorum kendi ülkeniz sınırları içinde kavga edin. Eğer sınırda bir olay yaşanırsa suçu bizim ülkenin üstüne atarlar. Büyük ülke olmanın büyük sorumluluğu var.
    KADIN AVUKAT. Bunlar ne anlar?!
    BİRİNCİ ASKER. Ben meselenin iyi yolla çözülmesini isterim.
    İKİNCİ ASKER. Biz hukuk devleti kuruyoruz. Ama bunlar…
    VASIF. Siz devlet kuruyorsunuz ama olan bana oluyor!
    BİRİNCİ ASKER. Sabırlı olun!
    İKİNCİ ASKER.Siz sabırlı bir halkın temsilcisisiniz.
    VASIF. Sabırlı olduğumuz için bu hâldeyiz ya!
    KADIN AVUKAT. Allah’ınıza şükredin.
    ERKEK AVUKAT. Elbette. Vaziyet bundan daha kötü olabilirdi.
    VASIF. Bundan daha kötüsü var mı, siyahtan koyu renk mi var?!
    KADIN AVUKAT. Niye olmasın?! Beterin beteri var! Siyahın daha koyusu; renksizliktir! Ecel geldiğinde tüm renkler yok olur. Sivil bir dünyada yaşıyoruz. Her şeyin zorbalıkla halledilmeyeceğini anlamanız gerek.
    ERKEK AVUKAT. Bizde de bunlardan çok var. Kanunsuzluğu; kanun gibi sırımak istiyorlar. Millete kaşıkla verip çömçeyle almak bunların içinde var! Demagoglar!..
    KADIN AVUKAT. Maceraperest oportünistler!
    ÜMİDE. Oportünist diye senin babana derler! Oportünist sensin!
    KADIN AVUKAT. Bana hakaret ediyorsunuz, hayâsızsınız!
    ÜMİDE. Sen o hakarete bile layık değilsin!
    KADIN AVUKAT .Ben şimdi sizin saçınızı başınızı…
    ÜMİDE. (Deli gibi güler). Hah, hah, hah, hah, ha! Yok bir de tabancandan korkacağım! Geberesin emi!
    KADIN AVUKAT. Terbiyesiz!
    ÜMİDE. Sensin terbiyesiz!
    KADIN AVUKAT. Sizsiniz! Siz de kocanız da terbiyesiz.
    ÜMİDE. Sen kocadan ne anlarsın?! Senden eş bile olmaz!
    ERKEK AVUKAT. (Ümide’ye hitap eder). Bana bak, yine hakarete başlama! Bir kendine bak bir bu kadına bak! Baştan aşağı gezsek sizin ülkeyi, bu kadar güzel bir kadın bulunmaz!
    ÜMİDE. Bunun gibi çekirgelerden güzeli olan ülkeye yazıklar olsun!
    KADIN AVUKAT. Bana çekirge mi diyorsunuz?!
    VASIF. Burada başka çekirge mi var?!
    NADEJDA. Çekirgeden çok gözlüklü bir yılana benziyor.
    ÜMİDE. Hem de türü belli olmayan bir yılana.
    KADIN AVUKAT. Bana yılan mı diyorsunuz?
    VASIF. Burada başka yılan mı var?!
    BİRİNCİ ASKER. İnsan onuruyla bu kadar da oynanmaz ama!
    İKİNCİ ASKER. Kişiliğe hakaret edilmesine izin veremeyiz!
    BİRİNCİ ASKER. Burada da resmen çatışma yaşanıyor!
    İKİNCİ ASKER. Ben ateşkes yapılmasını teklif ediyorum!
    ÜMİDE. Benim kocam bu bölgeden kurtarılana kadar savaşacağım!
    NADEJDA. Ben de iki ülke sınırındaki bu dikenli tellerin arasında işkenceye maruz kalan kocama siyasi tutuklu statüsü verilmesi için uğraşacağım!
    ÜMİDE. (Kadın avukata hitap eder). Sen daha ne zamana kadar etrafına o pembe gözlükle bakacaksın? Şimdi senin o gözlüğünün camlarını alıp paramparça ederim!
    NADEJDA. (Erkek avukata hitaben). Sen ne zamana kadar gözlerini belertip keçi sakalını sıvazlayacaksın? Şimdi senin o sakalının tüylerini tek tek yolarım!
    BİRİNCİ ASKER. Hakaret yok!
    İKİNCİ ASKER. Karşılıklı ithamları bırakın!
    ÜMİDE. Burada insan onuruna beş kuruşluk değer bile verilmiyor.
    VASIF. Benim beş kuruşum bile yok ki!
    NADEJDA. Bütün dünyayı ayağa kaldıracağım!
    VASIF. (Valizin üstüne oturur). Artık ayakta duracak hâlim kalmadı.
    ÜMİDE. Dünyanın gözü kör, bu yaşanan haksızlıklar görülmüyor. (Sınır görevlilerine hitaben). Peki, ya siz, görmüyor musunuz ey adalet savunucuları!
    NADEJDA. Acaba başka devletlerden siyasi sığınma talebinde mi bulunsak?.. (Sınır görevlilerine hitap eder). Belki de dünyanın kulağı sağırdır! Siz de sağır mısınız?
    VASIF. Galiba bunlar dilsiz, sağır ve kör!
    BİRİNCİ ASKER. (Erkek avukata hitap eder). Dünyayı güldürmeyin bize!
    İKİNCİ ASKER. (Kadın avukata hitaben). Burada aleni bir şekilde insan haklarına karşı hareket ediliyor!
    BİRİNCİ ASKER. Bu rezilliğe bir son verilmeli!
    İKİNCİ ASKER. Bize yeni suçlamalarda bulunabilirler.
    ERKEK AVUKAT. (Birinci askere hitap eder). Bak şimdi!.. Benim yerime bu kulübede senin olduğunu düşün. (Başındaki şapkayı adamın başına koyar). Buyur, karar ver!
    KADIN AVUKAT. (İkinci askere hitaben). Azizim, bu sınır yalnız bana ait değil. Burası bizim hepimizin sınırı. Aynı zamanda sizin de sınırınız. Şimdi düşünün, bu kulübede ben değil siz varsınız. (Başındaki şapkayı adamın başına koyar). Evet, haydi, buyurun, kanunu çiğneyin bakalım nasıl çiğniyorsunuz!

    (Müzik girer. Ceketler ve silahlar sınır görevlisi olan askerlere teslim edilir. Kıyafet değiştirme operasyonundan sonra Nadejda birinci askerin, Ümide ise ikinci askerin karşısına geçer. Avukatlar tekrar kendi “sınırları”na dönmüştür. Adalet savunucuları telefonla bir yeri arayıp hararetle bir şey anlatmaktadır. Vasıf valizini alıp kaçmak ister. Bu sırada uzaktan ateş sesleri duyulur. Herkes yere çöker. Vasıf valizin ardına gizlenir. Sonra ateş sesleri ve müzik bir anda kesilir. Hepsi ayağa kalkar)

    ERKEK AVUKAT. Acilen basın mensuplarını çağırmamız gerek.
    KADIN AVUKAT. Galiba bu sınır bölgesinde hiçbir devletin kanunları işlemiyor.
    ERKEK AVUKAT. Gidelim!
    KADIN AVUKAT. Çabuk olun! Çabuk olun! Beklemenin lüzumu yok.

    (Avukatlar gider. Geride kalanların hepsi usul adımlarla birbirine yaklaşır. Acil durum sirenleri duyulur. Işıklar yanıp söner. Uzaktaki köpek havlar. Askerler, Vasıf, Ümide ve Nadejda karşı karşıya gelir, sonra darbe almışlar gibi küçük adımlarla geriye çekilirler. herkes kendi yerine, kendi konumuna döner. Müzik sesi gittikçe daha da yükselir. Sonra ses, yerini askeri marşa bırakır usulca).






















    II. PERDE

    (Aynı mekanda Vasıf’ın durduğu tarafsız bölge kırmızı şeritlerle çevirilmiştir. Büyük valizi, kulpuna takılan zincir yardımıyla gümrük kapılarının ortasındaki direğe bağlanmıştır. Önce kilise çanı duyulur uzaktan. Birinci asker bir yerden çıkıverir ve kendi bölgesine geçer. Sonra ezan okunur. İkinci asker koşarak gelip kendi bölgesinde hazırolda durur. Bir yandan köpek havlaması da devam etmektedir)

    BİRİNCİ ASKER. Evet, nasıl geçti?
    İKİNCİ ASKER. Ne nasıl geçti?
    BİRİNCİ ASKER. Salağa yatma! Haberim yok mu sanıyorsun?! Gece ortadan kaybolmuştun.
    İKİNCİ ASKER. Hayır. Kendi yerimdeydim. Görev yeri terk edilir mi?
    BİRİNCİ ASKER. Bana bak!.. Bu, sizin millette nasıl bir huy var ben anlamıyorum; hep gerçeği söylemek yerine ya bir yalan uyduruyor ya da her şeyden bihabermiş gibi davranıyorlar.
    İKİNCİ ASKER. Sizinkiler de olmayan bir şeyi gerçek gibi dillendiriyor ve çoğu zaman kendi uyurdukları yalana kendileri inanıyor.
    BİRİNCİ ASKER. Olabilir…
    İKİNCİ ASKER. Ne olabilir?! Şimdi tüm gece kulübede miydiniz yoksa değil miydiniz?
    BİRİNCİ ASKER. Ben mi?
    İKİNCİ ASKER. Evet, siz!
    BİRİNCİ ASKER. Ben… Ben bir ara dinlenmeye gittim.
    İKİNCİ ASKER. Ben de dinleniyordum.
    BİRİNCİ ASKER. Olabilir.. .(Eliyle valizi gösterir).
    O da dinleniyor.
    İKİNCİ ASKER. Ya kaçarsa!
    BİRİNCİ ASKER. Nerede onda o akıl!
    İKİNCİ ASKER. Dur bir bakayım.
    BİRİNCİ ASKER. Birlikte bakalım. Nihayetinde tarafsız bölge.
    İKİNCİ ASKER. Öyle… İki devlet de can güvenliğinden sorumlu.

    (Askerler laflayarak valizin yanına gider. Valizin fermuarından Vasıf’ın başı görünmektedir, uyuduğu anlaşılır. Görevlilerden biri valizin fermuarını çeker hızlıca).

    BİRİNCİ ASKER. Uyuyor.
    İKİNCİ ASKER. Bırak uyusun.
    BİRİNCİ ASKER. Ben gece uyuyamadım ama!
    İKİNCİ ASKER. Ben de öyle.
    BİRİNCİ ASKER. Zalimin kızı bırakmadı ki uyuyayım.
    İKİNCİ ASKER. Ben hiç güzel uyuyamadım.
    BİRİNCİ ASKER. Güneyli kızlar böyle… Çılgın oluyorlar.
    İKİNCİ ASKER. Kuzeyli kızlar daha beter.
    BİRİNCİ ASKER. Dostum, galiba kabul ediyorsun, ha!
    İKİNCİ ASKER. Neyi?
    BİRİNCİ ASKER. Salağa yatma demedim mi ben?! Çoktandır biriyle buluşuyorsun! (Kinayeli bir ses tonuyla). Ha!
    İKİNCİ ASKER. Peki, sizde bir şey var mı?
    BİRİNCİ ASKER. Yani onunla mı?
    İKİNCİ ASKER. Tabii ya. Onunla.
    BİRİNCİ ASKER. Doğru ya, onunla… Ben uzun zamandır görüşüyorum o kızla. Buraya geldiğim ilk zamanlardan beri… Sizin şu komşu kasabada yaşıyor. Bizimkilerden usandım. Peki, sen… Ne zamandan beri?..
    İKİNCİ ASKER. Ben… Ben de uzun zamandır görüşüyorum. Sizin merhum sınır komutanının karısı. Kocası öldüğünden beri telsiz operatörü olarak çalışıyormuş. Belki tanıyorsunuzdur.
    BİRİNCİ ASKER Evet, tanıyorum. İyi kadındır. Ama biraz yaşlı. Bizimkiler böyle işte. Her zaman genç kavalyelerle takılmaya çalışırlar.
    İKİNCİ ASKER. Yok yahu, o kadar da yaşlı değil. Benden on iki yaş büyük hepi topu.
    BİRİNCİ ASKER. Ama benimki benden tam on iki yaş küçük.
    İKİNCİ ASKER. Aslında yaşın çok da bir önemi yok. Belki erkek değil ama kadın her yaşta kadın.
    BİRİNCİ ASKER. Öyle. (Valizi işaret eder). Şu ahmağın karıları da fena değil.
    İKİNCİ ASKER İkisi de kavgacı. Görmediniz mi?
    BİRİNCİ ASKER Deme ya. Böyleleri tam kavga sebebi. Bunların kanun filan umurunda değil. Kocamızı bırakın deyip duruyorlar. Nasıl bırakalım Allah’ın dağlıları, asalaklar!.. Şahsen ben bu konuyu sınır birliğine ilettim. Cevap bekliyorum.
    İKİNCİ ASKER. Ben bizim karakoldan cevap aldım bile.
    BİRİNCİ ASKER. Cevap aldın demek! Ne diyorlar?
    İKİNCİ ASKER. Komutan savunma bakanına, savunma bakanı cumhurbaşkanı yardımcısına, o da cumhurbaşkanına iletecek.
    BİRİNCİ ASKER. Doğru ya, kanun böyle. Biliyorum. Mesele yalnız bununla da bitmez. Sizin cumhurbaşkanı bizim cumhurbaşkanıyla istişare edecek. (Kısa bir sessizlik yaşanır). Dur bakalım bir, galiba ses geliyor.
    İKİNCİ ASKER. Onlar!.. (Valizi gösterir). Bunun karıları.
    BİRİNCİ ASKER. Acaba geceyi nerede geçirdiler?
    İKİNCİ ASKER. Arkadaş olmuşlar.. (Valizi işaret eder). Alçakta ne talih var be! İki kadın aynı çatı altında uyuyor. (Eliyle arkayı gösterir). Bu tarafta yaşayanın evinde kalmışlar demek ki!
    BİRİNCİ ASKER. Sen nereden biliyorsun bunu?
    İKİNCİ ASKER. Dün duymadınız mı? Esmer olan sarışına dedi ki…
    BİRİNCİ ASKER. Yani Ümide Nadya’ya…
    İKİNCİ ASKER. Maşallah isimlerini de biliyorsunuz.
    BİRİNCİ ASKER. Evet, niye bilmeyeyim?! İşte, geliyorlar. Bunların korkusundan nöbetçi kulesine tırmanacağım artık!
    İKİNCİ ASKER. Al benden de o kadar!
    BİRİNCİ ASKER. Sus, sus! Geliyorlar.
    İKİNCİ ASKER. Asıl siz susun! (Valizi gösterir). Sessiz olun, bırakın da uyuyup dinlensin.

    (Ümide ve Nadejda gelir. İkisi de güzel kıyafetler giymiştir)

    ÜMİDE. Adam nerede?
    NADEJDA. Hani benim kocam?
    BİRİNCİ ASKER. Susun!
    İKİNCİ ASKER. Susun!
    BİRİNCİ ASKER. Uyuyor.
    İKİNCİ ASKER. Dinleniyor.
    ÜMİDE. Nerede?
    NADEJDA.Hani? Nerede uyuyor? Kulübede mi? İyi ki henüz insanlığınızı tamamen kaybetmemişsiniz.
    ÜMİDE. Yeri sıcak mı bari? Vasıf soğuktan fena korkar.
    NADEJDA. Güneyli erkekler öyle oluyor. (Nazlanır). Ben de yatağını… Şey… E… Yerini hep ısıtmaya çalışırım.
    BİRİNCİ ASKER. Sıcak yerde. Merak etmeyin.
    İKİNCİ ASKER. Büyük ihtimalle kan ter içindedir şimdi.
    NADEJDA. Şu an hava ılık. Çok sıcak da iyi olmaz.
    ÜMİDE. Olmaz; sıcağın zararı olmaz.
    NADEJDA. Çok mu oldu yatalı?
    BİRİNCİ ASKER. Siz gittiğinizden beri.
    ÜMİDE. Daha neler, o kadar uyunur mu? Çabuk kaldırın! Zavallı adam ne kadar yorulduysa!

    (Vasıf’ın inilti sesi duyulur. Valiz hareket etmeye başlar, sallanır ve devrilerek yana yatar)

    NADEJDA. Aman Allah’ım! Şu valize bakın!
    ÜMİDE. Valiz hareket ediyor. Bu; Vasıf’ın valizi.
    BİRİNCİ ASKER. Gürültü çıkarmayın!
    İKİNCİ ASKER. Kocanız çok güvenli bir yerde.

    (Askerler gidip valizi açarlar. Vasıf valizin içinden çıkıp üstünü başını düzeltir. İleri doğru atılan kadınların biri bir koluna, biri diğer koluna girer Vasıf’ın)

    NADEJDA. Vasya!..
    ÜMİDE. Vasıf!
    NADEJDA. Sizi kepazeler!.. Ne hâle getirmişsiniz kocamı!
    VASIF. Tamam, tamam. Telaşlanmayın. İyi uyudum. Peki, siz nerede yattınız?
    ÜMİDE. Nerede olacak?! Elbette kendi evimizde.
    VASIF. Çocuklar sordu mu?
    ÜMİDE. Kimi? Seni mi?
    VASIF. Hayır yahu! (Nadya’yı gösterir). Bu kadın kim diye sormadılar mı?
    ÜMİDE. Ha!.. Tabii. Saklamanın ne lüzumu var dedim!
    NADEJDA. Vasıf!.. Var ya!.. Ümide ne güzel, ne tatlı yetiştirmiş çocukları. (Ümide’ye bakar). Benimki de akıllıdır. (Vasıf’a döner). Vova’yı diyorum Vas…
    BİRİNCİ ASKER. Rica ediyorum tarafsız bölgeden biraz uzakta durun.
    İKİNCİ ASKER. En azından herkes kendi devletinin toprağına geçsin. (Kadınların yanına yürür). Bakın şöyle!.. Siz o tarafta durun…
    BİRİNCİ ASKER. Sen de bu tarafa. Hah, bak şöyle.
    ÜMİDE. Elinizi çekin!
    NADEJDA. Medeni olun!
    BİRİNCİ ASKER. Yine başladılar.
    İKİNCİ ASKER. Yine gözleri döndü.
    ÜMİDE. Komutanlarınızdan cevap geldi mi?
    İKİNCİ ASKER. Evet. Bizim komutandan cevap geldi.
    ÜMİDE. Kocamızı götürebiliyor muyuz?
    İKİNCİ ASKER. Henüz hayır.
    NADEJDA. Niye?
    BİRİNCİ ASKER. (Ümide’ye hitap eder). Sizin sınır birliklerinin komutanı meseleden haberdar.
    ÜMİDE. Şükür! Sonunda!.. Demek vicdanlarını tamamen kaybetmemişler.
    İKİNCİ ASKER. Şimdiden sevinmeyelim. Komutanımız savunma bakanına, savunma bakanı cumhurbaşkanı yardımcısına, o da cumhurbaşkanına bildirecek.
    NADEJDA. Bu prosedür ne zaman sonuçlanır?
    İKİNCİ ASKER Bir şey söyleyemem.
    BİRİNCİ ASKER. Mesele bununla da bitmiyor ki! (Ümide’ye hitaben). Sizin cumhurbaşkanı bu meseleyi istişare etmek için bizim cumhurbaşkanıyla görüşecek. Herhangi bir devletin cumhurbaşkanıyla herhangi bir mesele istişare edilecekse bu cumhurbaşkanlığı seviyesinde gerçekleşmeli doğal olarak. Sonraki aşamada bizim cumhurbaşkanı kendi yardımcısına, yardımcısı savunma bakanına, savunma bakanı sınır birliklerinin komutanına, sınır birlikleri komutanı bizim tugayın yeni atanan komutanına, tugay komutanı bölük komutanına, bölük komutanı müfreze komutanına, müfreze komutanı şube komutanına…
    NADEJDA. (Bağırır). Peki, sonra! Sonra!
    ÜMİDE. Sonra! Sonra! İçim şişti!
    BİRİNCİ ASKER. (El kol hareketleriyle büyüterek). Ve sonunda şube komutanı…. (Göğsüne vurur). Sizin haşmetmeablarına iletecek.
    NADEJDA. Aman Allah’ım! İnsan delirir!
    ÜMİDE. Bu kadar tantananın ne lüzumu var?!
    BİRİNCİ ASKER. İş bununla da bitmiyor ki!
    İKİNCİ ASKER. Bitse yine iyi!
    BİRİNCİ ASKER. Biz… (Birinci askeri gösterir). İkimiz de pasaport şube müdürlüğünden ayrı ayrı heyet davet edeceğiz.
    İKİNCİ ASKER. Her iki devletten.
    BİRİNCİ ASKER. Fotoğraf çekilecek.
    İKİNCİ ASKER. Her iki taraftan.
    BİRİNCİ ASKER. Fotoğraf internet aracılığıyla tüm dünyaya yayılacak.
    İKİNCİ ASKER. Interpol’a da bilgi verilecek.
    BİRİNCİ ASKER. Arama emri çıkarılacak.
    NADEJDA. Korkunç! Bunlar hem alıkoyuyorlar adamı hem de arama emri çıkarıyorlar hakkında. Kimi arıyorsunuz siz?! Kaybolan ya da kaçan biri mi var?! Siz akıllı mısınız? Böyle şey mi olur?
    ÜMİDE. Rezillik!
    BİRİNCİ ASKER. Ya ne sanıyordunuz?! Her şey etap etap çözülmek zorunda. Kolay iş değil ki!
    İKİNCİ ASKER. Öyle tabii, şuradaki köpeğe bakın! Görüyor musunuz?

    (Köpek havlaması duyulur)

    BİRİNCİ ASKER. O bahtsız hayvan da sizin kocanız gibi tarafsız bölgede ne zamandır.
    İKİNCİ ASKER. Az önce anlatılan prosedür bütün makamlara bildirildi.
    BİRİNCİ ASKER. Devletler konuya müdahil oldu.
    İKİNCİ ASKER. Interpol ivedilikle arama emri çıkardı.
    BİRİNCİ ASKER. Ama sahibi bir türlü bulunamıyor. Kimliği de belli değil.
    İKİNCİ ASKER. Hayvan çok şüpheli davranıyor. Tam bir casusa benziyor. Tüm gün volta atıyor, sanki bir şeyler düşünüyor, plan kuruyor gibi.
    BİRİNCİ ASKER. Ama önemli değil, mesele er geç çözülecek.
    İKİNCİ ASKER. Buna emin olabilirsiniz.
    NADEJDA. Köpeğin sahibi bulanamıyor, kimliği de bilinmiyor. Güzel, bunu anladık. Vasya’nın kimliği belli ama!
    ÜMİDE. Elbette, sahibi de belli!
    BİRİNCİ ASKER. Araştırılacağını söyledim ya!
    İKİNCİ ASKER. Her şey titizlikle çözüme kavuşturulacak.
    BİRİNCİ ASKER. Mevcut kanunlar çerçevesinde.
    İKİNCİ ASKER. Buna emin olabilirsiniz.
    VASIF. Artık benim takatim kalmadı.
    ÜMİDE. Vasıf, acıktın değil mi?
    NADEJDA. Yemek getirdik Vasya.
    VASIF. Acıktım, hem de kurt gibi!
    NADEJDA. Şimdi sana bir sofra kurarım.
    ÜMİDE. Tavuk kızarttık.
    NADEJDA. Yanına da patates, peynir…
    ÜMİDE. Limonata.
    NADEJDA. Bir buçuk litre hem de! (Görevlilere hitaben). Siz de gelin.
    ÜMİDE. (Çantayı açar). Çekinmeyin. Misafirimiz olun.
    BİRİNCİ ASKER. İzin yok.
    İKİNCİ ASKER. Talimatlara göre…
    ÜMİDE. Neye izin yok?
    NADEJDA. Yiyip içmeye mi?
    BİRİNCİ ASKER. Evet.
    İKİNCİ ASKER. Talimata göre göz önünde bulundurulmamış…
    ÜMİDE. Öyle aç karnına mı iş görüyorsunuz?
    NADEJDA. Yemiyorsanız yemeyin. Kendiniz bilirsiniz.
    BİRİNCİ ASKER. Bize değil yahu!.(Vasıf’ı gösterir). Ona izin yok!
    İKİNCİ ASKER. Bunun için talimatlara göre özel kural gerekiyor.
    ÜMİDE. Yemek için kural mı?..
    NADEJDA. Bu adam açlıktan ölüyor!
    BİRİNCİ ASKER. Ne olmuş?!
    İKİNCİ ASKER. Kardeşim, vallahi biz mevcut talimatlara göre hareket ediyoruz.
    ÜMİDE. Bu kadarı çok fazla ama!
    NADEJDA. Hiçbir şey anlayamıyorum!
    VASIF. Görünen o ki ben burada açlıktan gebermek durumundayım, öyle mi?
    BİRİNCİ ASKER. Ben kanunlara göre sorumluluk taşıyorum.
    İKİNCİ ASKER. Talimatlarda her şey en ince ayrıntısına kadar yazılmış.
    ÜMİDE Peki, biz şimdi ne yapacağız? Kimden yardım dileneceğiz?
    NADEJDA. O avukatlar nereye gitti? Hiç olmazsa bir tavsiye verselerdi.
    VASIF. Ben ayakta duramıyorum artık… Dizlerim titriyor.
    NADEJDA. Vasya, dayan!
    ÜMİDE. Erkek adam değil misin, biraz sabret!
    BİRİNCİ ASKER. Vallahi bizde suç yok.
    İKİNCİ ASKER. Bizim elimizden gelen hiçbir şey yok!
    BİRİNCİ ASKER. Mevcut kanunlar ortada.
    İKİNCİ ASKER. Mevcut talimatlar…
    BİRİNCİ ASKER. Uluslararası anlaşmalar.
    İKİNCİ ASKER. Devletler arası sözleşmeler.
    BİRİNCİ ASKER. Diyaloglar.
    İKİNCİ ASKER. Anketler.
    BİRİNCİ ASKER. Oylamalar.
    İKİNCİ ASKER. İstişareler.
    VASIF Aman be, bunlara bir şey dediğimiz yok! Ben ne yapacağım ben? Sahipsiz bir it gibi gebereyim mi?
    ÜMİDE. Canım, canım Vasıf’ım. Tuvalete gitmesine izin veriyorlar mı bari?
    NADEJDA Bu zavallı ne yedi ki tuvalete çıksın!
    VASIF. Valizin içine… İçinde… Kimseye göstermeden…
    ÜMİDE. Aman, aman!.. Canım Vasıf’ım…
    NADEJDA. Oy, oy!.. Vasya, nasıl bir hâle getirmişler seni!
    BİRİNCİ ASKER. Valizi uzağa koy.
    İKİNCİ ASKER. Fermuarını çek onun.
    ÜMİDE. Biz ne yapacağız şimdi?
    NADEJDA. Bize bir tavsiye verin.
    BİRİNCİ ASKER. Sizi anlıyoruz.
    İKİNCİ ASKER. Hepinize üzülüyoruz.
    BİRİNCİ ASKER. Ama elimizden ne gelir?!
    İKİNCİ ASKER. Ne yapabiliriz ki?
    ÜMİDE. Her hâlükârda bir yol gösterebilirsiniz.
    NADEJDA. Önce kime müracaat etmemiz gerek?
    VASIF. Tecrübeli adamlarsınız.
    BİRİNCİ ASKER. Köpeğin meselesiyle ilgileniyoruz.
    İKİNCİ ASKER. Süreç işliyor.
    VASIF. Köpeği boş verin. Konu benim!
    ÜMİDE. Konu kanlı canlı bir adam!
    NADEJDA. Kanuna göre bir köpekle bir insanın hakları arasında fark gözetilmiyor demek ki!
    BİRİNCİ ASKER. Doğrudur.
    İKİNCİ ASKER. İkisi de canlı!
    BİRİNCİ ASKER. Köpekler insanların dostlarıdır.
    İKİNCİ ASKER. İnsanlar da köpeklerin dostlarıdır.
    ÜMİDE. Ne yapacağız?
    NADEJDA. Nereden başlayalım?
    BİRİNCİ ASKER. Gelin size mantıklı bir tavsiye vereyim.
    İKİNCİ ASKER. Ama bu konuyu başka bir yerde konuşmayın.
    BİRİNCİ ASKER. Evet, evet. Ağzınızı sıkı tutun. Doğrusu… Ben size üzülüyorum.
    İKİNCİ ASKER. Ama elden ne gelir! Bizler her şeyden önce insanız.
    NADEJDA. Merak etmeyin.
    ÜMİDE. Bizim ağzımız sıkıdır.
    VASIF. Benim ağzım çok gevşektir.
    BİRİNCİ ASKER. Çok iyi! Öyleyse dinleyin. Sizin bu mesele parlamentoda müzakere edilebilir.
    İKİNCİ ASKER. Bu, asıl çözüm yollarından biri.
    NADEJDA. Şimdi ne yapalım? Parlamento üyeleri tatilde.
    ÜMİDE. Parlamentoyu oturuma mı çağıralım?
    VASIF. Onlar toplanana kadar benim gözüm çatlar!
    BİRİNCİ ASKER. Size bir sır vereyim mi?. Bugün bakanlar toplantı yapacak. Sabahın köründe radyoda söylediler.
    İKİNCİ ASKER. İki devletin bakanları da.
    BİRİNCİ ASKER. Birlikte toplantı yapacaklar.
    İKİNCİ ASKER. Toplantı da tugayın gazinosunda yapılacak.
    BİRİNCİ ASKER. Tabii ya, dibimizde!
    İKİNCİ ASKER. Uluslararası gözlemciler, siyasetçiler, gazeteciler katılıyor.
    BİRİNCİ ASKER. Hukukçular da orada olur.
    İKİNCİ ASKER. Söz alıp konuşun.
    BİRİNCİ ASKER. Ama bizim adımız geçmesin.
    İKİNCİ ASKER. Hukukçuların dikkatini çekmeye çalışın.
    BİRİNCİ ASKER. Elle tutulur bir belgemiz olursa çözebiliriz.
    İKİNCİ ASKER. Talimatlar elimizi kolumuzu bağlıyor.
    ÜMİDE. O talimatları yazanın çocuğu yetim kalsın!
    NADEJDA. Canı çıksın, elleri kurusun!
    VASIF. Benim hâlime dönsün!
    ÜMİDE. Vasıf, sabırlı ol!
    NADEJDA. Hâlinde ne var Vasya?! Allah’a şükür…
    BİRİNCİ ASKER. İki karın…
    İKİNCİ ASKER. İki alien…
    BİRİNCİ ASKER. Sağlıklısın da!
    İKİNCİ ASKER. İki kadından da çocuğun var.
    BİRİNCİ ASKER. Toplam kaç tane?
    VASIF. Ne?.. Çocukları mı diyorsun?
    BİRİNCİ ASKER. Çocukları tabii.
    VASIF. İki karımdan toplam yedi çocuk.
    İKİNCİ ASKER. Sayıyı artırabilirsin yine.
    ÜMİDE. Elbette. Nadya, o ne öyle kız, bir tanecik çocukla mı yetineceksin?
    NADEJDA. Bakalım ya. Maksimum bir tane daha yaparız. Fazla olmaz.
    VASIF. Böyle giderse zor. Açlıktan dizlerim titriyor.
    BİRİNCİ ASKER. Erkek adam dayanıklı olur.
    İKİNCİ ASKER. Dik durmak lazım.
    ÜMİDE. Vasıf, ne oldu?
    NADEJDA. Vasya, neyin var, ağlıyor musun sen?
    BİRİNCİ ASKER. Bakın, daha fazla zaman kaybetmeyin.
    İKİNCİ ASKER.Acele edin, sonra geç olur.
    BİRİNCİ ASKER Pasaportunuz var mı?
    NADEJDA. Nasıl olmaz?! Elbette var. (Çantasını karıştırır). Göstereyim mi?
    ÜMİDE. Pasaportsuz adam mı olur?! İşte burada! Bakın.

    (Kadınlar pasaportlarını gösterip sınırı geçer)

    BİRİNCİ ASKER. Evet, o hâlde geçebilirsiniz. Güle güle.
    İKİNCİ ASKER. Uğurlar olsun!
    VASIF. Hoşçakalın! Ümide. Nadya. Birbirinize mukayet olun.

    (Kadınlar gider).

    BİRİNCİ ASKER. Bırak gidip kendileri halletsin.
    İKİNCİ ASKER. Oradakiler isterlerse kanunda değişiklik bile yapabilirler.
    BİRİNCİ ASKER. Bunun için dikkatlerini çekmek gerek.
    İKİNCİ ASKER. Kimin?
    BİRİNCİ ASKER. Bakanların. Parlamento üyelerinin.
    İKİNCİ ASKER. Eh, bu zavallıların neyi var ki onlara verecek?!
    BİRİNCİ ASKER. Kendileri bilir. Hey, bana bak, akşam radyoda enteresan bir şey söylediler.
    İKİNCİ ASKER. Ne? Ne söylediler?
    BİRİNCİ ASKER. Bir ülkenin başbakanının karısının köpeği kaybolmuş. Hem de sınırı geçerken. Kadın Doğu ülkelerinden birine seyehat etmiş.
    İKİNCİ ASKER. Yani bu köpek o kadının çıkabilir mi diyorsun ha?
    BİRİNCİ ASKER. Her şey olabilir. Belki o köpek için kanunlarda değişiklik yapabilirler.
    İKİNCİ ASKER. (Vasıf’ı gösterir). O zaman bu zavallının işi çözülür.
    BİRİNCİ ASKER. (Vasıf’a hitap eder). Hey! Dua et de köpeğin sahibi bulunsun.
    VASIF. Ey Allah’ım, sana kurban olayım!.. Bana merhamet et!
    İKİNCİ ASKER. Sizi bilmiyorum ama ben fena yoruldum.
    BİRİNCİ ASKER. Ben de!
    İKİNCİ ASKER. Gözümden uyku akıyor.
    BİRİNCİ ASKER. Benim de!
    İKİNCİ ASKER. O zaman nöbetleşerek dinlenelim. Kulübe öylece bırakılmaz.
    BİRİNCİ ASKER. Önce ben dinleneyim. Sonra sen.
    İKİNCİ ASKER Tamam. Siz gidin. Ben iki kulübeyle de ilgilenirim.
    BİRİNCİ ASKER O zaman ben gittim. Temkinli ol ha!

    (Birinci asker gider. İkinci asker esner, uykusuz olduğu ve uyumak istediği bellidir)

    İKİNCİ ASKER Galiba siz de uyukluyorsunuz! Uykunuz mu var?
    VASIF Ben mi? Yok! Zaten sizin elinize düştüğümden beri işim gücüm dinlenmek.
    İKİNCİ ASKER İyi ediyorsunuz, dinlenin.
    VASIF. Açlıktan karnımda acil durum sirenleri çalıyor.
    İKİNCİ ASKER. Kardeşim, benim ne suçum var?! Nihayetinde size her şey anlatıldı! (Kısa bir sessizlik yaşanır). Öyle değil mi?
    VASIF. Öyle.
    İKİNCİ ASKER. Evet, öyle. (Esner). Yaklaşın, gelin. Evet, biraz daha.
    VASIF. Dinliyorum.
    İKİNCİ ASKER. Kulübeye göz kulak olabilir misiniz? Ha! Alın şu şapkayı başınıza koyun. (Şapkayı Vasıf’ın başına koyar). İşte böyle. Fena yakıştı.
    VASIF. (Yüzüne ciddi bir tavır takınır). Tabancayı da verecek misin?
    İKİNCİ ASKER. Ne? Tabacan mı? Yok. Tabancayı veremem. Şöyle bir adım geri gidin bakayım. Yakıştı. Sanki sizin kafa ölçülerinize göre dikilmiş. Evet, böyle dursun, iyi… (Esner). Kaçmazsınız değil mi? Gerçi nereye kaçabilirsiniz ki! Geçiş kapıları kilitli. Unutmayın, kulelerden her şey, her yer görünüyor gün gibi. Tel örgüler de elektrikli! İlla kaçmak isterseniz… Siz düşünün. Ölebilirsiniz. (Kısa bir sessizlik yaşanır)
    Gelin şöyle yapalım. Açın valizi. Haydi, girin içine. Sorun değil, başınız dışarıda kalsın. Şapkam başınızda dursun ama. İşte böyle, hah, haydi, acele edin. Çabuk olun. Artık biliyorsunuz, ben anlattım. Kaçmaya yeltenirseniz sizi büyük bir felaket bekliyor olacak.

    (Vasıf valizin içine girer. Boynundan yukarısı valizin dışında kalmıştır. İkinci asker çekip gider. Vasıf o hâlde dikkatle etrafa bakmaktadır. Hıçkırır. Hüzünlü bir müzik başlar. Köpek havlaması duyulur. Bu sırada avukatlar gelir; ikisi de mutlu görünmektedir. Vasıf fark edilmemek için mümkün mertebe başını valizin içine çeker. Müzik sesi yavaş yavaş kısılır)

    KADIN AVUKAT. Ben yarın bildireceğim.
    ERKEK AVUKAT. Ben de diğer gün. (Kısa bir şaşkınlıktan sonra). Bunlar nerede peki?
    KADIN AVUKAT. Görev yerlerini terk etmişler.
    ERKEK AVUKAT. İlginç!

    (Horultu sesi gelir).

    KADIN AVUKAT. A a!.. İşte bak, şurada horulduyorlar.
    ERKEK AVUKAT. Mevzi böyle mi korunur?!
    KADIN AVUKAT. (Güler). Gece sen de fena horluyordun.
    ERKEK AVUKAT. Gerçekten! Duymadım ben hiç.
    KADIN AVUKAT.Kendi horultunu duyacak hâlin yok ya!
    ERKEK AVUKAT. Ne zamandır böyle güzel bir gece geçirmemiştim.
    KADIN AVUKAT. Ev sahibi bizi karı koca sandı.
    ERKEK AVUKAT Evet… O yüzden ikimize bir yatak açtı.
    KADIN AVUKAT Ben hayatım boyunca tek yatmaya alışmışım.
    ERKEK AVUKAT. Hayatımda hiç yalnız yatmadım.
    KADIN AVUKAT. Hani karım yok diyordun!
    ERKEK AVUKAT. Hakikaten yok!
    KADIN AVUKAT. Peki, o zaman… Kimle yatıyorsun?
    ERKEK AVUKAT. (Güler). Dünyada hiç kadın mı yok?!
    KADIN AVUKAT. Don Juan!
    ERKEK AVUKAT. Don Juan filan değilim, sadece kadınları seviyorum, hepsi bu!

    (Horultu devam etmektedir)

    KADIN AVUKAT. İyi, peki, bizim kahraman nerede? Nerede çift pasaportlu vatandaş? Yarınki konuşmamda haksız baskılara maruz kaldığını bildirirken abartmak niyetindeyim!
    ERKEK AVUKAT. Bu anlaşmazlık; benim konuşmamda da temel unsurlardan biri olacak!
    KADIN AVUKAT. Kaçıp gitti belki de.
    ERKEK AVUKAT. Evet. Büyük ihtimalle kaçmış. Görev yerinde kimse kalmazsa adam niye dursun!
    KADIN AVUKAT. Eşlerinin işine benziyor, adamı alıp ortadan kaybolmuşlar.
    ERKEK AVUKAT. O zaman benim konuşma güme gitti!
    KADIN AVUKAT. Benimki de! Ödenek alma şansım da elimden gidecek
    ERKEK AVUKAT. Rezil herif! Ortadan sıvışmış!
    KADIN AVUKAT. Alçak!
    VASIF. (Başını valizin içinden çıkarır). Kim alçak?
    ERKEK AVUKAT. Vay! Sen buradaymışsın ya!
    KADIN AVUKAT. Şükür! Şükür!
    VASIF. Bırak şimdi alçak kim alçak?
    ERKEK AVUKAT. (Elini birinci askerin yattığı tarafa doğru uzatır). İşte, şu alçak!
    KADIN AVUKAT. (Elini ikinci askerin olduğu tarafa doğru uzatır). Bak, şu da alçak!
    VASIF. Evet, ikisi de alçak onların. Doğru söylüyorsunuz.
    ERKEK AVUKAT. Her şeye, herkese kendi adıyla hitap etmen gerek!
    VASIF. O zaman size de alçak demeleri gerekiyor.
    KADIN AVUKAT. Bize!
    ERKEK AVUKAT. Bize niye? Niçin?
    VASIF. Her şey için!
    KADIN AVUKAT. Rica ediyorum düzgün konuşun!
    ERKEK AVUKAT. Yok be, dur, söyle bakalım niye alçakmışız biz? Niçin?
    VASIF. Niçin mi? (Kısa bir sessizlikten sonra). Geceleri yalnız yatmadığınız için!
    KADIN AVUKAT. Bana bakın! Ben her zaman tek yatarım. Bana iftira atmayın!
    ERKEK AVUKAT. İstediğim kadınla yatarım! Sana ne bundan! Hem iki karın olacak hem de bana laf mı atacaksın!
    KADIN AVUKAT. Değil mi ya!
    VASIF. Ben kanunlara riayet ederek iki kadınla evlenmişim, sizin gibi…
    ERKEK AVUKAT. Sen kadınlarla evlenmemişsin, kadınlar seninle evlenmiş!
    KADIN AVUKAT. Değil mi ya!
    VASIF. Ben hakkımı savunlara bakar mısın?
    ERKEK AVUKAT. Senin gibilerin ümüğünü sıkmak lazım!
    KADIN AVUKAT. Terbiyesiz!
    VASIF. Sensin terbiyesiz!
    KADIN AVUKAT. Kim? Ben! Ben şimdi sizin!..

    (Kadın Vasıf’ın üstüne çullanıp çantasıyla adamın başına vurmak ister. Vasıf kaplumbağanın kabuğuna çekildiği gibi valizin içinde büzüşür, başındaki şapka kayıp yere düşer)

    ERKEK AVUKAT. Şunun şapkasına bak!
    KADIN AVUKAT. Şapkası batsın!

    (Askerler korkmuş bir hâlde koşarak gelirler)

    İKİNCİ ASKER. Kaçmış mı?
    BİRİNCİ ASKER. Kaçmış mı? (İkinci askere hitap eder). Yoksa sen de mi yatmıştın Allah’ın kütüğü?
    İKİNCİ ASKER. Ben! Evet… Hayır! Evet, galiba şapkayı atıp kaçmış. (Şapkasını yerden alır ve avukatlara döner). Siz görmediniz mi? Nereye kaçtı?
    BİRİNCİ ASKER. Acil durum sireni çalmak gerek!
    ERKEK AVUKAT. Kaçtığı filan yok!
    KADIN AVUKAT. Onda kaçacak göz mü var?!. (Valizi gösterir). İşte burada, kaplumbağa gibi kabuğuna çekildi.
    BİRİNCİ ASKER. (Valizin fermuarını açar). Evet, buradaymış.
    İKİNCİ ASKER. Ben kaçmayacağını biliyordum.
    BİRİNCİ ASKER. Nereden biliyordun?
    İKİNCİ ASKER. Samimiyetinden. Kanunlara saygısından…
    VASIF. Ne kanun meraklısıymışsın sen de! Alakası yok! Sadece yürüyecek, kaçacak takatim kalmadı. Açım!..
    BİRİNCİ ASKER. Her şey kanun çerçevesinde çözülür.
    İKİNCİ ASKER. Kardeşim, sizin fikirleriniz kanunda dikkate alınmamışsa ben ne yapabilirim?!. (Avukatlara hitaben). Kanuna karşı gelmek ne derece doğru bir şey?
    BİRİNCİ ASKER. Bizler küçük adamlarız. Elimizde imkan olsa seni en pahalı otellerden birine yerleştirirdik.
    İKİNCİ ASKER. Hem de eşlerinizle birlikte.
    ERKEK AVUKAT. Elbette, mevcut kanunlar müsade etseydi…
    KADIN AVUKAT. Bazen mevcut kanunları değil, kalbinin sesini dinlemek gerekir.
    BİRİNCİ ASKER. Ne? Kalbinin sesini mi?
    İKİNCİ ASKER. Ah, ah, ağzınıza sağlık hanımefendi ama… Artık kalbinin sesini dinleyen mi kaldı?!
    VASIF. Kanunu dinleyen var da sanki… Kalbinin sesini dinlemek kaldı! (Ayağa kalkar).
    KADIN AVUKAT. Değil mi ya!
    BİRİNCİ ASKER. Galiba dönüyorlar.
    İKİNCİ ASKER. Evet. Bakalım ne haber getirdiler!

    (Nadejda ve Ümide gelir)

    NADEJDA. Vasya!
    ÜMİDE. Vas…
    BİRİNCİ ASKER. Bakanları görebildiniz mi?
    NADEJDA. Evet, gördük.
    ÜMİDE. Ama görmesek daha iyiymiş.
    ERKEK AVUKAT. Siz de mi oradaydınız? Parlamentoların toplantısında!
    NADEJDA. Evet.
    KADIN AVUKAT. Biz de orada konuşma yapacağız. Sizin kocanızın sorununu da gündeme getireceğiz. Bu meselenin en yüksek seviyede çözüme kavuşması…
    BİRİNCİ ASKER. Siz bir durun önce!
    İKİNCİ ASKER. Ne dediler?
    ÜMİDE. Bizimkiler dedi ki: “Bu meseleyi kışın gündeme getirebiliriz.”
    NADEJDA. Bizimkiler de yazın ilgileneceklerine dair söz verdiler.
    VASIF. Ya Rabbi!.. Bana acı!
    ÜMİDE. Vasıf!..
    NADEJDA. Vasya!.. Vas…
    KADIN AVUKAT. Merak etmeyin, parlamentonun kış tatili bitti, çok yakında mesaiye başlayacaklar.
    ERKEK AVUKAT. Sonra diğer devletin yaz tatili bitmiş olur ve onlar da mesaiye başlar.
    BİRİNCİ ASKER. Kanun herkes içindir!
    İKİNCİ ASKER. Beklemeniz gerek. Elden ne gelir?!
    VASIF. Daha ne kadar aç karnına bekleyebilirim?
    NADEJDA. Görünen o ki kısmet böyleymiş Vasya.
    ÜMİDE. Vasıf, Allah’ın emrinden çıkılmaz.
    VASIF. Meselenin Allah ile ne alakası var?! Bunların hepsi sadist! Yamyamlar! Canavarlar!
    ERKEK AVUKAT. Biz bu meseleyi vandallık olarak görüyoruz!
    KADIN AVUKAT. Her hâlükârda tüm gücümüzü seferber ederek sorununuzu uluslararası kamuoyunun dikkatine sunacağız!
    BİRİNCİ ASKER. Biz de her şeyin kurallar ve kaideler çerçevesinde çözülmesi için çabalayacağız.
    İKİNCİ ASKER. Buna emin olabilirsiniz! Hiç şüpheniz olmasın!
    VASIF. Demek ki en az kışa kadar burada kalacağım.
    ERKEK AVUKAT. Niye kışa kadar?
    VASIF. Duymadınız mı, meseleyle kışın, mesaiye başladıklarında ilgilenecekler! Sonra diğer parlamentonun yazınki mesaisi olacak!.. Yaz olsa yine bir şekilde dayanılırdı, havalar ısınıyor. Peki, kışın kar altında ne yapacağım?
    BİRİNCİ ASKER. İşte bak!..(Valizi gösterir). Gizli evin var ya!
    İKİNCİ ASKER. Hem de rahat, sıcak. İçini düzenli tutmaya bak.
    ERKEK AVUKAT. Gerçekten ama!.. Kötü değil. Büyük, müthiş.
    KADIN AVUKAT (Manalı bir şekilde konuşur). İki adam bile sığar içine.
    VASIF. Ama biz üç kişiyiz.
    NADEJDA. Yok, üç kişi sığmaz ona.
    ÜMİDE. Sığmaz. Hatta iki kişi için bile küçük, dar olur.
    NADEJDA. Elbette, iki koca insanın bütün kışı orada geçirmesi zor iş.
    KADIN AVUKAT. Ama iki ince insan, bunun içinde çok rahat yaşayabilir.. (Yine manalı bir şekilde). Bazen ince olmak insanın işine yarayabiliyor.
    ERKEK AVUKAT. (Manalı şekilde). Her zaman değil, bazen.

    (Telefon çalar)

    İKİNCİ ASKER. Sizin kulübenin telefonu.
    BİRİNCİ ASKER. Evet, galiba beni arıyorlar. Hemen…

    (Birinci asker kulübeye doğru koşar. Ara ara telefon ahizesine konuştuğu sözler duyulmaktadır: “Evet! Tamam! Başüstüne!”)

    İKİNCİ ASKER. Telefon yukarıdan herhâlde.
    ÜMİDE. İnsafa gelmişlerdir belki!
    NADEJDA. Vicdana mı gelmişler demek!
    ERKEK AVUKAT. Öyle olmuşsa konuşmamız güme gitti!
    KADIN AVUKAT. Deme yahu! Keşke birkaç gün izin vermeselerdi.
    ÜMİDE. (Kadına hitap eder). Ne? İzin vermeseler miydi? Niye? Niçin?
    NADEJDA. Kime izin vermeselerdi? Vasya’ya mı? Ha!
    ERKEK AVUKAT. Konu o değil. Büyütmeyin.
    KADIN AVUKAT. Siz niye kendinizi ortaya atıyorsunuz ki?
    ÜMİDE. Tabii, tabii!.. Cahil sandınız beni değil mi?
    NADEJDA. Daha neler! Konuşmaları güme gidecekmiş! Cehhenneme kadar yolu var!
    ÜMİDE. Kasap et derdinde, koyun can derdinde demişler!
    ERKEK AVUKAT. Biz bunca yolu sizin kocanızın hakkını savunmak için katetmedik mi?
    KADIN AVUKAT. Değil mi ya! Hizmetimizin karşılığını da böyle alıyoruz!
    VASIF. Sizin savunduğunuz hakka ihtiyacım yok!
    İKİNCİ ASKER. Sakin olun! Görmüyor musunuz telefonda konuşuluyor! Sesiniz gidiyor oraya.
    ÜMİDE. Bırak gitsin!
    NADEJDA. Bırak bu sağır dünya kulağını açıp duysun sesimizi!
    ERKEK AVUKAT. Biz sizin sesinizi dünyaya duyuruyoruz zaten .
    KADIN AVUKAT. Tüm dünya kamuoyu bizi duyuyor.
    İKİNCİ ASKER. Elbette. Mutlaka duyacaklardır. Sadece biraz sakin olun.
    ÜMİDE. Ama siz duymuyorsunuz!
    NANEJDA. Duymak istemiyorsunuz!
    İKİNCİ ASKER. (İşaret parmağını dudağına götürür). Sessiz olun. Ciddi bir konu var telefonda. Belki de sizin meseleyi çözüyorlar. Sessiz olun.

    (Kısa bir sessizlik olur. Sonra birinci askerin konuştukları duyulur: “Evet! Tamam. Başüstüne!” Hemen sonra yanlarına gelir)

    İKİNCİ ASKER. E, ne oldu?
    BİRİNCİ ASKER. Köpeğin meselesi çözüldü. Allah’a şükür!
    HEPSİ BİR AĞIZDAN. Köpeğin mi? Ne köpeğ? Hangi köpek?
    BİRİNCİ ASKER. Ne zamandır tarafsız bölgede yaşayan köpekten bahsediyorum. Vallahi çok uzun süredir kesiyordum onu ve bu sıradan bir köpek değil diye düşünüyordum kendi kendime.
    İKİNCİ ASKER. Hakikaten öyle. Hâl hareketinden belli oluyor, terbiye görmüş hayvan.
    BİRİNCİ ASKER. Aslında adamın ona köpek diyesi gelmiyor.
    İKİNCİ ASKER. Böyle ince, eğitimli bir görünüşü var.
    BİRİNCİ ASKER. İnanın boynuna kravat bağlayıp gözüne gözlük taksan akademisyen gibi durur.
    ERKEK AVUKAT. İyi, iyi! Anladık! Okumuş kesime hakaret etmeyin!
    KADIN AVUKAT. Peki, o terbiyeli bünyenin akıbeti ne oldu?
    BİRİNCİ ASKER. Gerçekten yayılan konuşmalar doğruymuş. Batılı ülkelerden birinin başbakanının karısı, Doğu ülkelerinden birine seyahate çıkmış. Kadın seyahatten geri dönerken, daha doğrusu sınırı geçerken köpeği kaybolmuş. Zavallı köpek o zamandan beri tarafsız bölgede. Biz nereden bilelim bu köpek…
    İKİNCİ ASKER. Herkes şahit, o köpeğe burada el kaldıran filan olmadı.
    BİRİNCİ ASKER. El kaldırmak ne demek, tek bir kelime bile etmedik.
    ERKEK AVUKAT. Köpeğin bile hukukta bir yeri var.
    KADIN AVUKAT. Onun hakları da dokunulmaz!
    ÜMİDE. Köpeğe gösterilen saygıya bak!
    NADEJDA. Benim de köpeğim var.
    VASIF. Köpeğin bile sahibi olması gerekiyormuş.
    İKİNCİ ASKER. Peki, nasıl öğrenmişler?..
    BİRİNCİ ASKER. Dinleyin bakın. Köpeğin fotoğrafını yayıyorlar Interpol aracılığıyla. Bizim tugayın komutanı tesadüfen bu fotoğrafı görünce, bu köpek bizim orada diye bilgi veriyor gerekli mercilere… Daha doğrusu tarafsız bölgede diye işte! Sonrası malum.
    ERKEK AVUKAT. Komutanı büyük bir ödül bekliyor.
    KADIN AVUKAT. Aksi de olabilir.
    ERKEK AVUKAT. Niçin?
    KADIN AVUKAT. Köpeğe gerekli özen gösterilmediği için!
    BİRİNCİ ASKER. Hayır, biz bu saygıdeğer köpeğe kanunlara göre…
    İKİNCİ ASKER. Mevcut kanunlar çerçevesinde davrandık.
    ÜMİDE. Sizin söyledikleriniz “insan”ı bağlıyor, köpeği değil.
    NADEJDA. Hem köpeğin sahibi kim anladın mı? Şansölyenin karısı şansölyenin!
    ERKEK AVUKAT. Ülkesinin first ladysi olduğu bir gerçek!
    KADIN AVUKAT. Hayır, ikinci lady.
    ERKEK AVUKAT. Belki parlamenter cumhuriyettir!
    KADIN AVUKAT. Alakası yok! Hiçbir ülkenin başbakanı birinci şahıs olamaz. Çünkü önce cumhurbaşkanı ya da başkan gelir.
    ERKEK AVUKAT. Belki cumhurbaşkanının ya da başkanın karısı yoktur!
    BİRİNCİ ASKER. Karısı olmayan devlet başkanı mı olur?!
    İKİNCİ ASKER. Hayâsız devlet başkanı varsa kadınsız devlet başkanı da olabilir.
    ERKEK AVUKAT. Devlet başkanının karısı olmadığında first ladylik otomatik olarak başbakanın karısına geçer.
    İKİNCİ ASKER. Peki, acaba ülkenin devlet başkanı kadın olduğunda… Onun kocasına ne diyorlar?
    BİRİNCİ ASKER. Gerçekten!..
    ÜMİDE. First man!
    NADEJDA. First cenapları!
    KADIN AVUKAT. First mösyö herhâlde.
    ERKEK AVUKAT. First mister olabilir.
    VASIF. Hayır. Bence o zaman adam first lady olur.
    ÜMİDE. Erkekten lady olur mu hiç?!
    NADEJDA. Bu devirde her şey olur!
    BİRİNCİ ASKER. Benim karım devlet başkanı olsaydı memnuniyetle taşırdım first lady unvanını.
    İKİNCİ ASKER. Bunu kanun çerçevesinde çözmek gerek.
    ERKEK AVUKAT. Neyse! Özetle köpeğe ne olacağı belli artık, öyle mi?
    BİRİNCİ ASKER. Evet. Bizim iznimizin alınmasına ihtiyaç bile duyulmadan hem de. Uluslararası kurallara isnat edilerek tabii. Gümrüğün yukarı tarafını söküp açmışlar. Köpeği alıp beş yıldızlı otele götürecekler. Birkaç gün veteriner tedavisi gördükten sonra özel bir araçla belki de Kızıl Haç’ın ya da Sınır Tanımayan Doktorlar’ın uçağıyla vatandaşı olduğu ülkeye teslim edeceklerini söylediler.
    KADIN AVUKAT. Köpeğin vatandaşlığı mı olurmuş?
    ERKEK AVUKAT. Her şey olabilir.
    İKİNCİ ASKER. İnsan hayret ediyor. Köpeğin statüsüne bakar mısın?
    BİRİNCİ ASKER. Büyük ihtimalle en kısa zamanda bizim statümüz de yeniden belirlenecek.
    VASIF. Peki, benim statüm ne olacak? Peki, benim sahibim nerede?! Köpeğin bile köpek kimliğiyle bir sahibi var! Benim sahibim kim peki?
    NADEJDA. Vasya, sakin ol! Vas…
    ÜMİDE. Vasıf, dirayetli dur.
    VASIF
    Lanet olsun senin gibi dünyaya! Yıkılasın emi! Meğer bu koca dünyada yaşamak için mutlaka bir kağıt parçan, bir pasaportun, üfürükten bir statün olmalıymış!
    NADEJDA. Vasya! Vas…
    ÜMİDE. Vasıf!
    VASIF. Ah! Bu musibete nasıl dayanılır Allah’ım?! Köpeğin, kedinin, tavuğun, civcivin bile sahibi var! Peki, benim!.. Niye bize sahip çıkmıyorsun ey dünyanın sahibi? Ah!

    (Vasıf hıçkırıklara boğulur. Nadejda ve Ümide kollarını onun boynuna dolayarak üzüntüsünü paylaşırlar)

    NADEJDA. Vasya!.. Vasya!.. Sevgilim, canım… Ağlama!
    ÜMİD. Vasıf, çocuk musun sen?! Sil gözyaşlarını!
    VASIF. Nerede benim sahibim? Nerede? Yani o köpek kadar değerim yok mu benim?!
    ERKEK AVUKAT. O köpek; first ladynin köpeği.
    KADIN AVUKAT. First değil, second!
    BİRİNCİ ASKER. İnsan köpeğe bakınca farklı düşüncelere kapılıyor.
    BİRİNCİ ASKER. Hakikaten!.. Köpeğin bile hukuksal olarak bir yeri var!
    VASIF. Ben insan olmak istemiyorum! Ben köpek olmak istiyorum!
    ERKEK AVUKAT. Her köpek aynı şansa sahip olamıyor ki!
    KADIN AVUKAT. Değil mi ya!
    ERKEK AVUKAT. Lady köpeği olacakmışsın!
    KADIN AVUKAT. Lady; end bile olsa!..
    ÜMİDE. Bizim ne eksiğimiz var o ladyden?
    NADEJDA. O ladynin köpeği varsa benim de Vasya’m var!
    VASIF. (Ümide ve Nadya’ya hitap eder). İyi ki siz varsınız! Yoksa çatlar ölürdüm!
    ÜMİDE. (Görevlilere hitaben). İyi, peki, biz daha ne zamana kadar sizin bu tarafsız bölgenizde canımızı heba edeceğiz?
    NADEJDA. Bizim de işimiz gücümüz var nihayetinde!
    ERKEK AVUKAT. İnsan hakları gözlemcilerini davet edeceğiz.
    KADIN AVUKAT. İnsanın yaşam hakkını hiç kimse elinden alamaz!
    BİRİNCİ ASKER. Bizim ne suçumuz var?!
    İKİNCİ ASKER. Biz kimiz?
    BİRİNCİ ASKER. Biz neciyiz?
    İKİNCİ ASKER. Bizim sesimizi duyan mı var?!
    BİRİNCİ ASKER. Kim söylediklerimizi dinler?!
    İKİNCİ ASKER. Elimizde yetki yok!
    BİRİNCİ ASKER. Mühür yok, damga yok!
    İKİNCİ ASKER. Bu üniformanın dışında hiçbir şeyimiz yok!
    BİRİNCİ ASKER. Bir şapka…
    İKİNCİ ASKER. Bir de silah kılıfı…
    BİRİNCİ ASKER. İsterseniz bunları da size verelim.
    İKİNCİ ASKER. Buyurun! Hediyemiz olsun.
    ÜMİDE. Yok be! Konu o değil!
    NADEJDA. Biz de biliyoruz sizin suçunuzun olmadığını. Bu ne? Gerçekten bu şapkayı bana mı veriyorsun?
    BİRİNCİ ASKER. Evet, al! (Şapkasını Nadejda’ya uzatır). Al!
    İKİNCİ ASKER İşte!.. Benim yerime geçmiş ol. (Silah kabzasını kemeriyle birlikte Ümide’ye uzatır)
    Gel tak şu kılıfı. Al, bu da tabanca. Şimdi bırak bakalım bu zavallıyı nasıl bırakacaksın!
    ERKEK. Silahları da veriyorlar. Bunlar ahmak vallahi!
    KADIN AVUKAT. Peki, sınırı kim koruyacak?
    BİRİNCİ ASKER. Evet, artık sorumlu sizsiniz!
    İKİNCİ ASKER. Şimdi sınırda görevli olduğunuzu düşünün.
    ÜMİDE. Biz mi?
    NADEJDA. Biz miyiz sınır görevlisi?
    BİRİNCİ ASKER. Tabii ya!
    İKİNCİ ASKER. Elbette.
    VASIF. (Sevinçle). Ümide! Nadejda!

    (Nadejda’yla Ümide askerlerin ceketlerini giyer ve silah kabzalarının asılı olduğu kemerleri bellerine geçirir).

    ERKEK AVUKAT. Kıyafet yakışıyor bunlara.
    KADIN AVUKAT. Evet, fena değil.
    VASIF. Nasıl da yakıştı size! Allah’ım, sana kurban olayım!
    BİRİNCİ ASKER. Tebrik ederim.
    İKİNCİ ASKER. Başarılar diliyorum.
    VASIF. Özgürlüğün havasını hissedebiliyorum.
    ERKEK AVUKAT. Bizim konuşma… Ödenek…
    KADIN AVUKAT. Böyle giderse… Ödenek yalan olur!
    ERKEK AVUKAT. Planlar bozuluyor.
    BİRİNCİ ASKER. Ben gidebilir miyim?
    İKİNCİ ASKER. Ben de gideyim. (Ümide’ye hitap eder). Gözünüzü dört açın ha!
    ÜMİDE. Nereye?
    NADEJDA. (Birinci askere hitaben). Nereye gidiyorsun?
    ÜMİDE. (İkinci askere hitaben). Pasaportun var mı?
    İKİNCİ ASKER. Yok!
    NADEJDA. (Birinci askere hitaben). Peki, senin!
    BİRİNCİ ASKER. Yok! Sınırda görevli askerlerin pasaportu olmuyor ki!
    ÜMİDE. Öyleyse kuleye çık!
    NADEJDA. Sen de!
    BİRİNCİ ASKER. Ben mi?
    İKİNCİ ASKER. Ben de mi?
    ÜMİDE. Sen şu kuleye!
    NADEJDA. Sen de şu kuleye!
    VASIF. Ümide! Nadya! Güzellerim benim! Rüya görüyor gibiyim! Şükürler olsun sana ey Allah’ım! Sesimi duyup sahiplerimi gönderdin.

    (Nadejda birinci askerin arkasına düşüp onu yeni görev yerine götürür, Ümide de ikinci askeri. Uzaklarda gök gürüldemektedir)

    ERKEK AVUKAT. Biz gidelim.
    KADIN AVUKAT. Dur! Görmüyor musun burada insan hakları çiğneniyor! Görmüyor musun?
    ERKEK AVUKAT. Bu kadınlar kanunları sallamıyorlar galiba!
    KADIN AVUKAT. Değil mi ya!
    VASIF. (Tarafsız bölgeden çıkmak ister). Ey Allah’ım sana binlerce kez şükürler olsun!
    NADEJDA. Dur!
    ÜMİDE. Geri dön!
    VASIF. Kim? Ben mi? Nadejdacığım! Ümideciğim!
    NADEJDA. Yerine dön!
    ÜMİDE. Şu şeritten dışarı çıkmayacaksın!
    VASIF. Siz şaka mı yapıyorsunuz? Ha! Hah hah hah!
    ERKEK AVUKAT. Hayır, bence hiç şaka yapıyora benzemiyorlar.
    KADIN AVUKAT. Böyle şaka mı olur?!
    NADEJDA. Geri dön dedim!
    ÜMİDE. Ateş açarım! Dön!
    NADEJDA. Tarafsız bölgede olduğunun farkında mısın?
    ÜMİDE. Burası devlet sınırı!
    ERKEK AVUKAT. Hava soğuyor.
    KADIN AVUKAT. Galiba yağmur yağacak!
    VASIF. Ümide. Nadya. Canlarım… Ben… Ama ben…
    NADEJDA. Beyefendi!.. Yerine dön!
    ÜMİDE. Kaçmaya çalışırsan ateş açacağız.
    NADEJDA. Her şey kanunlara uygun olarak…
    ÜMİDE. Mevcut kurallar ölçüsünde çözülmeli.
    VASIF. Vay benim kara bahtım! Nadya. Ümide.
    NADEJDA. Orada dur! Şeridin diğer yanında.
    VASIF. Ah benim kadersiz başım!
    ÜMİDE. Biraz daha geri çekil! Biraz daha!
    VASIF. Artık belli oldu, burada geberip gideceğim!
    ERKEK AVUKAT. Yıldırım düşüyor.
    KADIN. Yağmur geliyor!

    (Yıldırım çakar. Yağmur sesi duyulur. Gök gürülder)

    ÜMİDE. (İkinci askere doğru bakar). Hey! Aşağı in!
    NADEJDA. (Birinci askere el sallar). Kuleden in!
    ÜMİDE. Yıldırım düşer orada tepene!
    NADEJDA. Sorumluluk bizde!
    ÜMİDE. Dağılmayın. Bir araya toplanın!
    NADEJDA. Çabuk olun! Çabuk!

    (Yıldırım çakar. Duman çıkar. Bir ateş… Işıklar yanıp söner. İnsanların yüzlerini aydınlatan ışık sonunda tek bir parça hâlinde valize yönelir. Hiç kimsenin yüzü seçilmemektedir. Sesler gelir).

    SESLER:

    – Kuleye yıldırım düştü!
    – Ne yapacağız şimdi?
    – Kıyefetlerim ıslanacak!
    – Kıyefetleri boş ver. Bizim üstümüze de yıldırım düşebilir.
    – Şu tarafa çekilin!
    – Ne yapacağız? Ne yapacağız?
    – Vasıf!
    – Vasya!.. Neredesin?
    – Valizin içindeyim ben! Siz de buraya gelin.
    – Herkes valizin içine girsin!
    – Hepimiz sığmayız!
    – Burada herkese yer var. Valiz kocaman! Gelin!
    – Çabuk olun! Çabuk olun!
    – Kaçmak isteyen olursa ateşle karşılık verilecek!

    (İnsanlar yavaş yavaş kaybolur. Müzik başlar. Işıklar tekrar yanıp söner. Işık sadece valizi aydınlatır. Gürültü ve bağırışma sesleri duyulur. Sesler valizin içinden geliyor gibidir).

    – Ayağıma basma!
    – Kenara çekil!
    – Ne kadar pis kokuyor!

    (Hemen sonra valizin arkasından Vasıf’ın kafasını görünür; ayağa kalkar. Valize bakıp gülümser).

    VASIF. Evet. Burada mısınız hepiniz?! Yeter artık, sakin olun! Henüz yağmur kesmedi.

    (Vasıf ağırlığı her hâlinden belli olan valizi neredeyse sürükleyerek alıp götürür. Müzik sesi ufak ufak artar. Acil durum sireni çalar. Gök gürülder. Vasıf elinde valizle geri döner; sınır muhafız birliğinin üniformasını giymiştir, başında şapka, belinde tabanca, kolunun altında bir üniforma daha… Valizi bir kenara bırakıp tarafsız bölgeye geçer. Diğerleri sanki valizin içinden çıkıyormuş gibi tek tek Vasıf’ın yanına gelir. Hepsi onun etrafında toplanır. Vasıf kolunun altındaki üniformayı valizin, şapkayı da üniformanın üstüne koyar. Ardına biraz düşündükten sonra üniformanın cebine elini sokar, bir şey çıkarır, bu; pasaporttur. Bağırarak “Pasaport!” der: “Pasaportum bulundu!” Sonra diğerlerinin yanına döner. Elindeki pasaportu havaya kaldırır).

    HEPSİ BİR AĞIZDAN
    Artık hepimiz tarafsız bölgedeyiz!

    VASIF. Buradan hiçbir yere gidemeyeceksiniz!

    Müzik yavaş yavaş askeri marşa bırakır yerini. Herkes el ele tutuşarak sahnenin önüne gelir ve perde kapanır.

    ÇEVİREN: Abdulkadir Özkan





























    SAVAŞ FASLI

    Ya da Enver Paşa

    (İki bölümlü tarihi dram)


    E n v e r P a ş a (İsmail Enver Paşa)
    O s m a n Hoca (Osman Hoca Pulathocayev)
    F e y z u l l ah Hocayev (Feyzullah Kubaydullayeviç Hocayev)
    Y u s u f Ziya (İmam Yusuf Ziya Talıbzade)
    İ b a r a h i m bey (Muhammed İbrahim bey Lakay)
    L e v Troçki (Leyba Davidoviç Bronştayn- Troçki)
    D e v l e t m e n d bey
    N a c i y e Sultan
    T ö v f i y a
    F a r u k bey
    Kızıl Komutan


    GİRİŞ

    Kremlin Lev Troçkinin odası. Duvarda büyük harita asılmış. Arada Kremlin saatinin zil sesi işiiilir, daha sonra “Beynelmilel” (“İnterasyonal” marşı) duyulur. Lev Troçki ve Enver Paşa ayaktalar, dikkatle musikiyi dinliyorlar. Enver Paşa askeri, Troçki ise sivil giyimdedir.

    L e v T r o ç k i (saat ve müzik sesini dinleyerek). Artık dörd yıldır ki, Kremlin saatından gelen seslere uyumlu “Beynelminel” de seslenir. Bu, aslında L e n i n yoldaşın teşebbüsüdür.
    E n v ə r P a ş a. Ümid ederim ki, Allahın izni ilə Garbdan gelen bu muski yakında Şarktan da duyulur
    L e v T r o ç k i. Elbette, Enver Paşa. Sizinle aynı fikirdeyim. Biz sosyalizmi, beynelminelciliği bütün dünyada yaymalıyız. (Muhatabına yaklaşır). Biz gıyaben çoktan tanışıyoruz. Böyle yakından tanışıyor olduğumuz için de çok memnun oldum . İşleriniz nasıl gidiyor?
    E n v e r P a ş a. Teşekkür ederim, yoldaş Troçki. “İşlerim nasıldır?” deyince ki... Ben şimdi burada, Moskovada “İnkılab ve İslamın vahdeti cemiyyeti”nde faaliyyet gösteriyorum. (Güler). Amma ben sakin, durgun muhasebe işlerine alışmamışım...
    L e v T r o ç k i. Bir savaşçı için sakin hayatın ne olduğunu iyi bilirim... (Manalı biçimde). Peki, Moskovada nasıl karşılandınız, Enver Paşa?
    E n v e r P a ş a. Her şey kaidesindeydi, yoldaş Troçki. ben bir yıl öncede buradaydım. Biz Moskovaya geldiğimizde kış idi.
    L e v T r o ç k i. Biliyorum, haberim var... Peki, Moskovanın soğuk havaları sizi üşütmüyor mu?
    E n v e r P a ş a. Hayır, Üşümedim. (Güler). Aksine, ben soğuğu-ayazı çok seviyorum. Zaten bizim de Sibirya gibi yerlerimiz var.
    L e v T r o ç k i. Anladığıma göre, siz Kars'ı, Erzurum'u söylüyorsunuz. Biliyorum, oraların da kışı sert geçer.
    E n v e r P a ş a. Evet, öyledir... Bizim gibi savaşçılar için ömür bir fasıldan ibaret oluyor.
    L e v T r o ç k i. O, ne fasıllarıymış ?
    E n v e r P a ş a. Savaş faslı.
    L e v T r o ç k i. Haa, bunu doğru söylediniz. (Güler). Bildiğim kadar, Rusya'ya yalnız gelmediniz.
    E n v e r P a ş a. Evet... Benimle birlikte buraya bir kaç arkadaşımız da geldi. O cümleden, Dahiliye bakanımız Talat Paşa ve Denizcilik bakanımız Cemal Paşa... (Gülümseyerek). Bildiğiniz gibi, eskiden Osmanlı ordusunun yüksek rütbeli bir subayı idim...
    L e v T r o ç k i. Tevazu gösteriyorsunuz, Enver Paşa. Siz sıradan bir asker değilsiz yahu Biliyorum ki, beş yıl Osmanlı İmparatorluğunun ordularına Başkomutanlık yaptınız. İkinci Abdül Hamide karşı olduğunuzu da biliyorum. Bildiğim bir şey daha var ki, hem de damadısınız.
    E n v e r P a ş a. Yoldaş Troçki , Çok şeyi biliyorsunuz.
    L e v T r o ç k i. Daha kırk yaşında olmasanız da askeri rütbeniz generaldir. Bu, sade gösteriş değildir. (Güler). Amma benim hiç bir rütbem yok. Bakma sen , Sovyet ordusunun kumandanı olduğuma.
    E n v e r P a ş a. Siz bütün dünyanın tanıdığı siyasetçisiniz, yoldaş Troçki.
    L e v T r o ç k i. Evet, öyle diyorlar... Umumiyyetle, ben nedense Türkiye'yi ve türkleri çok seviyorum. Eğer bir gün seçmek zorunda olsam ve benden sorsalar ki, sen Rusya'dan başka nerede yaşamak isterdin, hiç tereddüt etmeden Türkiye derdim... (Ara-Mola ). Enver Paşa, Söyler misiniz! siz yoldaş R a d e k ' l e nasıl tanıştınız?
    E n v e r P a ş a. Karl Radek'le iki sene önce Könsberg'te tanışmıştık... Onunla dostluğumuz şöyle başladı. Karl da ingiliz burjuvazisinin düşmanıydı, ben de. Biliyorum ki, ingilizler Orta Asya halklarını, bizim dindaşlarımızı bir şekilde elde edip, onları yeni kurulan bolşevik Rusya'sına karşı ayaklandırmak için tahrik etmeye çalışıyorlar.
    L e v T r o ç k i (Enver Paşaya yaklaşarak elini onun omuzuna koyar). Hımmm... “Çalışıyorlar” ne demek? Artık bu savaş çoktan başladı.
    E n v e r P a ş a. Biliyorum. Biz bu konuda Radek'le daha bin dokuz yüz on dokuzdan beri konuşuyoruz... Ben o zaman düşündüm ki, nasıl söyleyim, Rusya da bizim gibi ingilizleri kabul etmiyor. Bundan başka, benim bildiğime göre, bolşevikler inkilâpla İslamın vahdetini istiyorlar. Böyle olunca ben neden bolşeviklerin yanında olmayım?
    L e v T r o ç k i (pencereye yaklaşıp uzaklara bakarak) . Kanaatınız çok Doğru ... (Ara- Mola). Amma en başından deyim ki, Türkistan'da vaziyet oldukca gergindir.
    E n v e r P a ş a. Biliyorum...
    L e v T r o ç k i. Bende olan bilgilere göre Emir Seyid Alim Han bu yıl mart ayının beşinde Afganistan'a geçmiş. O, şimdi orada silah-teçhizat ve asker toplamakla meşguldur. Şu anda bizimkilerin hakimiyeti formalite de olsa, Buhara Halk Sovyet Cumhuriyetine tabidir. Feyzullah Hoca Buhara devrim komitesine ve Bakanlar sovyetine liderlik ediyor. Osman Hoca Pulathocayev ise Merkezi Yürütme Komitesinin üyesidir. Her ikisi Buharada Kızılordunun kurucularıdır. Eminim ki, Siz tecrübeli birisi olarak, bu yoldaşlara yakından yardımcı olabilirsiniz.
    E n v e r P a ş a (duvarda asılmış haritaya bakarak). Türkistan'daki kavga tiyatrosunu kısmen biliyorum. Bildiğime göre, şimdi orada hakimiyet İbrahim Hanın elindedir. Buharayı Onun askerleri ve çevresi yönetiyor...

    Telefon çalar. Troçki ahizeyi kaldırır.

    L e v T r o ç k i (yüksek sesle). Selam. Evet, Vladimir İliç... (Ara-). Şimdi Enver Paşa yanımdadır, onunla konuşuyorum. (Ara). Evet, doğru buyurursuz, Enver Paşa tecrübeli adamdır. İnanıyorum ki, basmacılar çabuk bastırılacaktır. (Ahizeyi kapatır). Lenin yoldaştı.
    E n v e r P a ş a. Evet, anladım. Ben sizin sıkıntınızın farkındayım, yoldaş Troçki.
    L e v T r o ç k i. Şimdiye kadar, Siz Lenin yoldaşla görüşmüş müydünüz? ...
    E n v e r P a ş a. Evet, Şubat ayının onikisinde Karahanın daveti ile beni kabul etti...
    L e v T r o ç k i. Hımmm... Zaten. Lenin yoldaş ta Çiçerin'in ve Nerimanov'un Sizin hakkınızda olumlu görüşte olduğunu belirtti.
    E n v e r P a ş a. Çok memnun oldum...
    L e v T r o ç k i. Yoldaş Enver, Orta Asyadaki konumumuzu güçlendirmek, Sovyet Rusyasının en mühim vazifelerinden biridir. Neden böyle düşünüyoruz? Çünkü Biz bu coğrafyayı ele geçirerek dünya inkilabının yeni bir merhalesine adım atacağız. Türkistan'da güçlü olmak zorundayız. Kızılordunun Londra ve Parise yolu Afganistan'dan, Pencap'tan ve Bangladeş'ten geçer. Biz bu sayede Hindistan'ı İngiliz emperyalizminden kurtarabiliriz . Öyle değil mi?
    E n v e r P a ş a. Elbette, bu, güzel plandır. Amma bunu hayata geçirmek kolay mesele değil. Ben şöyle düşünüyorum ki...
    L e v T r o ç k i (dikkatle onu süzerek). Enver Yoldaş, Bana bakın, Enver Paşa, siz buraya, benim yanıma, tesadüfen Stalin'in kabinesinden çıkıp gelmediniz ki?
    E n v e r P a ş a. Hayır. Benim bu son günlerde Josif Vissarianoviç'le hiç bir görüşmem olmadı. Bunu neden sordunuz, yoldaş Troçki?
    L e v T r o ç k i. Neden sordum? Şundan sordum, Stalin de aynen sizin gibi düşünüyor. O da diyor ki, ‘’şu anda Troçki'nin dediklerini hayata geçirmek kolay mesele değil’’...
    E n v e r P a ş a. Yoldaş Stalin Benim gibi düşünse de... Ben onun gibi düşünmem...

    Gülüşürler.

    L e v T r o ç k i. Yoldaş Enver, burada, itiraf etmeliyim ki Kremlinde, devrimin düşmanları az değil. Onlar hem de beni kendilerine düşman görüyorlar. Halbuki devrimimizin ideolojisinin yazıcısı ve yöneteni ben oldum. Çarlığı ben yıktım. İnsanlarımıza hürriyeti ben getirdim... Yani bütün bunları Kızılordu hayata geçirdi, bu orduya ben kumanda ettim. Tıpkı, sizin zamanında Osmanlı ordusuna kumanda ettiğiniz gibi... Amma itiraf edelim ki, Türkiye o kanlı savaşta mağlup oldu. Bizim ordumuz ise galip çıktı, kazandı.
    E n v e r P a ş a (Troçki ile göz göze gelir). Yoldaş Troçki, bizim ittifak devletleri ile savaşımızın sebep ve sonuçlarını tahlil etmek için bu kısa görüşme kafi değildir. Bunun için bize uzun bir zaman gerekir. Ne yazık ki, şimdi bunu anlatacak kadar vaktimiz yok
    L e v T r o ç k i. Öyle, zamanımız sınırlı. Siz tecrübeli bir askersiniz. imparatorluk ordusunu yönettiniz. Sizi Avrupada çoğu zaman Napolyon'la karşılaştırırlar. Ben de Kızılordunun kumandanıyım... Amma şimdi ne Osmanlı imparatorluğu var, ne de Rus Çarlığı.
    E n v e r P a ş a. Öyle. Amma İngiliz emperyalizmi hala dimdik ayakta.
    L e v T r o ç k i. Evet sohbetimizin konusu da o... Düşünüyorum ki, Kızıl ordunun kızıl bayrağı çok yakında tüm dünyanın üzerinde dalgalanacak. Öyleyse, dünya yeni bir inkilaba gebedir. Biz buna hürriyet ve devrim imparatorluğu da diye biliriz. Hiç kimse bu yolda bize engel olamayacak, Enver Paşa, yoldaş Enver... (Enver Paşaya yaklaşarak sağ elini onun omzuna koyar). Bana inanıyor musunuz?
    E n v e r P a ş a. Yoldaş Troçki, Elbette, inanıyorum,. (O da sağ elini Troçkinin omzuna koyar). Ben İslamın devrime uygun olduğuna da inanıyorum.
    L e v T r o ç k i. Ben de size inanıyorum. Dünya devrimi kaçınılmazdır, zaruridir, mecburdur. Yaşasın Bolşevik devrimi...

    Musiki. Onların konuşmaları dışarıdan duyulmaz olur. Troçki ve Enver Paşa bir-birlerinin elini sıkar. musiki sesi git-gide yükselir. Ve çalan ses tedricen savaş marşına çevrilir. Troçki ve Enver Paşa el-ele tutup sahnenin önüne gelirler. Daha sonra onlar bir-birlerinden hayli uzaklaşıp bir alayın geçit törenini izler gibi ellerini rahat duruşa getirerek uzaklara bakarlar. Sanki bu anlarda iki eski komutan tirübünden resmi geçidi izlemektedir. Önce rus ordusunun o zamanki marşı, sonra ise Osmanlı imparatorluğunun marşı çalınır.





    Birinci perde

    Işıklar yanıp-söner. Troçkinin kabinesi yavaş yavaş gözden kaybolur.
    Buhara. Bolşeviklerin karargahı. Duvarda Leninin ve Troçkinin portreleri asılmış. Çalan marşın sesi yavaş yavaş azalır.
    Karargahta iki kişi- Fayzullah Hocayev ve Osman Hoca.

    O s m a n H o c a (elindeki telgrafı gözden geçirerek). O gün aldığımız telgraf. (Okumaya başlar). “Yüksek rütbeli zabiti karşılayacaksınız”... Görelim bakalım, bu yüksek rütbeli zabit kimmiş hele? (Güler). Kendi de bir türlü gelip çıkmadı ...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Çok ilgi çekici , telgrafta gelecek kişinin adını neden yazmadılar ?
    O s m a n H o c a. Sahi, adı-soyadı da yok. (Telgrafa bakar). Amma imza var. Telgraf yoldaş Troçkinin adıyla gönderilmiş. Anlaşılan, Kremlin istikbali görmek istiyor.
    F e y z u l l a h H o c a yev. Ola bilir.

    Dışardan at kişnemeleri ve gürültülü sesler gelir. Her ikisi penceredən kapıya koşarlar.

    O s m a n H o c a. Feyzullah Hoca, Gürültüyü patırtıyı duyuyor musun?
    F e y z u l l a h Ho c ayev. Elbette, Osman efendi, duyuyorum.
    O s m a n H o c a. Herhalde, bizim nöbetçi gelenleri içeri bırakmak istemiyor.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Onlar kimlerse buralılara benzemiyorlar.
    O s m a n H o c a. Bence de, öyle... Benzemiyorlar. Amma...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Amma ne”?..
    O s m a n H o c a. Amma birisi çok tanıdık geliyor. Şu karşıda duran burma bıyıklıdan bahsediyorum.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Belki de öyle, merkezin gönderdiği adamdır...
    O s m a n H o c a. Ola bilir... Hizmetçiye sorayım-kimmiş.. (Kapıya doğru yaklaşarak birisine seslenir). Gulam Efendi!, Nöbetçiye söyle, kapıdaki adamları içeri alsın, . Sen de git onları getir bizim yanımıza.

    Dışardan ayak ve kapı sesleri duyulur.

    F e y z u l l a h H o c a y e v. (Pencereden bakarak). Şimdi, iki kişi geliyor.
    O s m a n H o c a. (Düşünceli halde). Çok ilginç, çok...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. İlginç olan nedir, Osman efendi?
    O s m a n H o c a. (Rüyadan uyanır gibi). Öyle, her şey, Feyzullah Efendi... Her şey kendi içinde merak ve soru yaratıyor.

    Kapıya vurulur. Ardından yükselen ve sonra azalan musiki. İki tane sivil giyimli adam içeri girer. Bunlardan biri Enver Paşa, digeri Faruk beydir.

    E n v e r P a ş a. Selamün Aleyküm. Merhaba, yoldaşlar.
    F a r u k bey. Hayırlı günleriniz olsun.

    Hep birlikte tokalaşarak sarılırlar.

    O s m a n H o c a. Ve Aleykümselam. Hoş geldiniz. Hayırlı sabahlar...
    F e y z u l l a h H o c a. Buyurun, oturun.
    E n v e r P a ş a. Oturmaya zamanımız yok... Geçerken sizinle tanışmak istedim. Merkezden size haber verildiğini sanıyorum.
    O s m a n H o c a. Evet. Haberimiz var. Sizi tanıdığıma çok memnun oldum...
    E n v e r P a ş a. Dur, hele tanışmadık ki. (Güler). Benim adım Ali beydir. Yanımdaki yardımcım Faruk Bey.

    Osman Hocanın gözleri tüm sohbet boyunca Enver Paşanın üzerindedir.

    O s m a n H o c a. Ali bey... Hımmm... Bende Osman Hoca Pulathocayev'im. Bu da dostum ve yardımcım, dava arkadaşım Feyzullah Kubaydullayeviç Hocayev'dir. O, Buhara Devrim Komitesinin ve Nazırlar Sovyetinin yöneticisidir.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Osman Hoca Pulathocayev de Mərkez İcra Komitesinin başındadır. Hem de Buharada Kızılordunun kurucusudur.
    O s m a n H o c a (güler). Yok daha, orduyu bile kuramadık...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Ali bey, Anlaşılan, Siz aslen Türksünüz...
    E n v e r P a ş a. Evet, Ben aslen Türküm. Türk zabitiyim. Aslında biz hepimiz Türküz. Sadece, biri Uygur Türkü, biri Çağatay Türkü, biri Tatar Türkü, biri Gagavuz Türkü, biri Kırım Türkü, bir başkası Azerbaycan Türkü... Ben de Osmanlı Türküyüm. Bizim askeri heyetin yeni kurulan Sovyet Hükümeti ile görüşmeleri var. Burada yeni ordu kurmalıyız.
    O s m a n H o c a. Bura derken, Nerde?
    E n v e r P a ş a. Tabii ki, Türkistan'da, Buhara'da, Semerkand'ta...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Anlaşılan, Siz Türkiye'den geldiniz...
    E n v e r P a ş a. Evet, doğru bildiniz...
    F e y z u l l a h H o c a y e v . Geçen sene Türkiye'den yüksek rütbeli bir asker daha gelmişti ...
    O s m a n H o c a. Cemal Paşa...
    E n v e r P a ş a. Evet, Evet... Doğrudur.
    O s m a n H o c a. O da ordu kurmak istiyordu. Amma buradaki Kızılordunun askerleri nerdeyse onu linç edeceklerdi
    E n v e r P a ş a. Bu konudan da haberim var.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Peki İnanıyor musunuz ki, burada basmacılara karşı savaşabilecek bir orduyu kura bileceğinize?
    E n v e r P a ş a. Yani basmacılar bizim tasavvur ettiğimizden daha mı güçlü? Şayet öyleyse Buharayı bu kızıllardan niye kurtarmıyorlar?
    O s m a n H o c a. Bu gün Türkistan'ın hakimiyeti bu Bolşevik kızılların egemenliği altındadır...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Peki, Ali bey, Siz buraya nasıl geldiniz?
    E n v e r P a ş a. Biz önce Moskova'dan Bakü'ye gittik. Azerbaycan'da benim tanıdıklarım çok. Sonra oradan İran'a geçtik. İran'da da dostlarımız az değil. Daha sonra Afganistan'a girdik... Kısacası, uzun bir mesafe katettik. (Faruk beye). Faruk bey, lütfen arkadaşlara söyle de, atların yükünü boşaltsınlar... Ben de birazdan geliyorum.
    F a r u k bey. Emredersiniz Paşam.

    Faruk bey asker selamı vererek askeri adımlarla çıkar.

    F e y z u l l a h H o c a. Ali bey, herhalde, Merkezde bizim hakkımızda Size malumat vermişlerdir...
    E n v e r P a ş a. Evet, hakkınızda ufak tefek bilgilere sahibim.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Osman Hoca da Türkiyede tahsil gördü...
    E n v e r P a ş a. Öyle mi? Ne güzel? Çok memnun oldum.

    Ara. Osman Hoca ile Enver Paşa sanki sorgulayan bakışlarla bir müddet bir-birilerini süzerler.

    O s m a n H o c a. Ben de çok memnun oldum.
    E n v e r P a ş a. Siz Türkiye'de hangi yıllarda nerede tahsil gördünüz?
    O s m a n H o c a. Beş sene İstanbul'da okudum... Sekizinci yıldan taa ondördüncü yıla dek...
    E n v e r P a ş a. Anladım... Güzel yıllardı... (sanki o yılları yaşar gibi). O zaman biz genç idik.
    O s m a n H o c a. Ben Sizi görür görmez tanıdım. Siz Enver Paşasınız.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Enver Paşa mı? (Hayretle). O zaman bunu neden önce söylemediniz?
    E n v e r P a ş a. Söylemesem de birbirimizi nasıl olsa tanıyacaktık
    O s m a n H o c a. Ben İstanbul'dayken Siz Osmanlı'nın en tanınan kişisi idiniz. Genc türkçüler harekatına liderlik ediyordunuz. Aslında o zaman ben de türkçü idim...
    E n v e r P a ş a. Peki şimdi değil misiniz? (Güler). Yoksa gençlik ideallerinizden vaz mı geçtiniz?
    O s m a n H o c a. Biz şimdi halkımızın hizmetinde çalışıyoruz, onu hür görmek istiyoruz.
    E n v e r P a ş a. Hürriyet mi?
    O s m a n H o c a. Evet, biz hür ve bağımsız Türkistan'da yaşamak istiyoruz.
    E n v e r P a ş a. Hürriyetin garantörü kim olacak Hocam?
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Lenin yoldaş ve bolşevikler.
    E n v e r P a ş a. Hımmm... Hoş arzular.

    Dışardan at kişnemeleri gelir, az sonra kapı şiddetle vurulur.

    F e y z u l l a h H o c a y e v. Buyurun. (Kapıya yaklaşır). Buyurun, asker Yoldaş.

    Kızıl Komutan içeri girer. Gelen askeri kıyafetli kızılordu zabitidir. Zabitin belinde mermi fişekliği omzunda silah var. Konuşmaya başlarlar.

    KIZIL KOMUTAN. Hepinize Selam.
    F e y z u l l a h H o c a y e v (Enver Paşaya). Bu, bizim cesur, kahraman Kızılordu askerlerinden birisidir.
    KIZIL KOMUTAN. Güzel sözlerinizden dolayı teşekkür ederim. Amma benim zamanım yok. Askerlerimize acilen erzak temin etmemiz gerekiyor.
    O s m a n H o c a. Bana bak , asker yoldaş. Sizin size yetecek bir sürü erzağınız vardı…
    KIZIL KOMUTAN:. Söylediğiniz o erzak sadece kağıt üzerinde vardı Gerçekte ise durum çok farklı, başka türlü.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Oldu Asker Yoldaş. Şimdi git, Sabah gel , daha geniş konuşuruz.
    KIZIL KOMUTAN:. Bana bak, boş-boş konuşmakla askerin karnı doymaz. Biz gerçek işlerle uğraşmalıyız.
    O s m a n H o c a. Size dedim ki, sabah... Şimdi misafirimiz var. Merkezden gelmiş.
    KIZIL KOMUTAN (ters-ters Enver Paşaya bakar). Misafirinizin nereden geldiği, gelmediği bizi ilgilendirmiyor. Biz yalnız Devrim komite konseyinin başkanı başkomutanımız Troçki Yoldaşın emrindeyiz. Yoldaş Troçki , ordu halkın, halk ise ordunun emrindedir diyor. Amma görüyoruz ki , burada halk bizim orduyu değil, basmacıları tutuyor...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Asker Yoldaş , Şimdi bu konuşmanın yeri değil. Sabah gelirsiniz biz de size bir yol gösteririz...
    KIZIL KOMUTAN:. Sabah… Sabah… Ne sabahı?... Siz bize değil ,Anlaşılan Basmacılara çalışıyorsunuz...
    O s m a n H o c a. Çık dışarı!!!. Bizimle bu şekilde konuşmak senin haddine değil. (Subayın kolundan tutup kapıya doğru iter). Gide bilirsin...
    KIZIL KOMUTAN:. Bu Ne rezalet! Kızılorduya karşı? Ben şimdi sizinle ne gerekiyorsa ... Basmacı artıkları...

    Rus komutanı elini tüfeğe atar. Enver Paşa yerinden fırlayıp askerin kolunu bükerek silahı onun elinden alır. Kurşun sesleri duyulur. Enver Paşa silahı Osman Hocaya verir.

    E n v e r P a ş a (zabite sakin tonda). Sakin ol. Anlaşılan Size silaha nasıl sahip olunacağını öğretmemişler
    KIZIL KOMUTAN. Tamam, tamam…Gidiyorum. Amma daha sonra sizinle hesaplaşacağız. (Öfkeyle kapıya doğru yürür). Görüşürüz.

    Kızıl Komutan çıkar.

    O s m a n H o c a. Bu ahmak silahını da bırakıp gitti.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. O silahı verin bana.
    O s m a n H o c a. Buyurun.

    Feyzullah Hocayev silahı alıp kapıya koşar, silahı birisine verir.

    F e y z u l l a h H o c a y e v. Gulam bey, Hemen bu silahı az önce kapıdan çıkan o Kızıl Komutana yetiştir. (Silahı verip geri döner, Enver Paşaya). Görüyorsunuz değil mi biz kimlerle uğraşmak zorunda kalıyoruz?
    E n v e r P a ş a (başını sallar). Evet, görüyorum. Hem hayret ediyorum hem de şaşırıyorum.

    Kapının eşiğinden mermi sesi ve atın nal sesleri duyulur.

    O s m a n H o c a. Bunların hepsi böyle... Halbuki bu ordunun esasını Osman Hoca ile biz koyduk.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Şimdi kendi kurduğumuz ordunun zabiti bile bizi tehdit ediyor.
    O s m a n H o c a. Diyor ki, halk niye yardım etmiyor? Bu bedbaht halk kime yardım etsin? Basmacılara mı, Sovyet Ordusuna mı, yoksa hırsızlara mı? Hepsi halktan umuyor. Halk ise gırtlağına kadar dert içinde. Ayakta kalma çabasında.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Enver Paşa, biz sizin gibi meşhur birisinin gelişinden çok memnunuz. Osman Hocam, Misafiri benim ağırlamam iyi olur.
    O s m a n H o c a. Feyzullah Ağa, ben sizden bir hayli büyüğüm. Aslında Enver Paşadan da büyüğüm. (Güler). Elbette, ben yaşca büyük olduğum için izin verin de Paşamı ben ağırlayım
    E n v e r P a ş a. Doğrusu, ben kendi zabitlerimle beraber aynı yerde kalmak istiyorum.
    O s m a n H o c a. Paşam, mesele değil. Öyle zabitler de bizimle kalırlar. Yerimiz geniştir. (Güler). Siz burada bizim misafirimizsiniz. Amma orduda sizin sözünüz daha çok geçerlidir. Savaş meydanında biz size tabiiyiz, barış zamanı da siz bize tabii olacaksınız...
    E n v e r P a ş a. Ne diyebilirim . Siz nasıl isterseniz öyle olsun.

    Gülüşürler.

    O s m a n H o c a. Öyleyse, buyurun gidelim. (Kapıya doğru). Gulam Ağa, atları hazırla. Bize gidiyoruz.

    Müzik. Işıklar yanıp-söner. At kişnemesi, rüzgar uğultusu duyulur. Sonra yavaş yavaş sahne, ışık ve müzik değişir. Osman Hocanın yaşadığı ev. Büyük bir otağ. Hüzünlü bir melodinin sesleri arasında beyaz kıyafetli bir kadın görünür. O, gerçek insandan daha çok, bir hayal ve ya beyaz bir gölge gibi süzülerek otağda dolaşmaktadır. Bu hayal-kadın T ö v f i y adır.
    Sonra aynı hazin musikiyi sufi raksı takip eder. Kadın sanki havada “uçuyor”, otağın dört bir tarafında fırlanıyor.
    Az sonra Musiki Enver Paşa ve Feyzullah Hocayev. Kadın titrek, ürkek bir gölge gibi sonsuzluğa çekilir. Sufi melodisi bir müddet daha devam eder.

    O s m a n H o c a. Ben İstanbul'da tahsil görürken çok şeyi yeniden kavradım. Orda sadece doğu ve batı dillerini öğrenmekle yetinmedim. Gözümün açılmasında Sizin yönettiğiniz İttihad ve Terakki Cemiyeti ile genc türkçülerin de çok rolü oldu... Aydın insanlarla, mesela Yusuf Ziya, Zeki Velidi Togan, Ahmed bey Ağaoğlu ile tanıştım. Kırıma gidip İsmail Gaspıralı'yı buldum, onunla yaptığımız konuşmalarımız da Beni çok etkiledi...
    E n v e r P a ş a. Onların hepsi de çok kıymetli insanlardır. Ben de bunların çoğu ile görüşmüştüm. Dostumuz Yusuf Ziya beyle halen mektuplaşıyoruz. Hem İstanbul'da, hem Berlin'de, hem de Moskova'da devamlı mektuplaştık. Yakında, Buharaya da gönderir...
    O s m a n H o c a. Çok memnun oldum... (ara). Şimdi, Paşam, esas meseleye geçelim... Siz burada nasıl ordu kurmayı düşünüyorsunuz?
    E n v e r P a ş a. Ben bu konuda artık size muayyen şeyleri söyledim. Elbette, Kremlindeki uzmanlar beni buraya bazı şartlarla göndermişti. Ben burada almanlarda olduğu gibi mobil, döğüşken bir ordu kuracağıma söz vermiştim. Bu ordu bolşeviklere hizmet edecekti... (Güler). Amma ben bolşevizmin mahiyyetini anladıktan sora... Gerisi artık sizin de malumunuzdur.
    O s m a n H o c a. Ruslar dediğiniz gibi bir ordu düşünmüyorlar. Aslında onlara böyle bir ordu lazım da değil.
    E n v e r P a ş a. Neden böyle düşünüyorsunuz?
    O s m a n H o c a. Ruslar tarih boyunca bir çok devletin ordusuna galip gelmiş. Amma bu galibiyetler keyfiyyetli orduya ve teknik imkanlara göre değil, çoğu zaman askerlerin kemiyetine göre kazanılmış. Onlar için asker sadece ölmek ve öldürmek için doğar. Yani asker hayatının değeri beş para etmez.
    E n v e r P a ş a. Aslında öyle. Askerin karşısında duran başlıca vazife bu olmalıdır: ölmek ve öldürmek. Önemli olan şu: ne uğrunda ölecek ve kimi niçin öldürecek? Elbette, bu sorulara askerler değil, kumandanların cevap vermesi gerekir ... Dediğim gibi, ben artık o fikirde değilim...
    O s m a n H o c a. Sebep ne oldu, Paşam?
    E n v e r P a ş a. Sebep? Sebep şu, bolşevikler bana hükmederek Türkistan'a, benimle hakimiyet kurmak istiyorlar. Amma şimdi bu hakimiyeti ben onlara kuracağım. Bu, bir. İkincisi, anladım ki, bolşeviklere düşünen kimse lazım değil. Ücüncüsü, onlar sadece zenginlerin değil, garibanlarında düşmanıdır. Mesela, basmacıların çoğu...
    O s m a n H o c a. Bu kızıl alçaklar olmasaydı halk kendi evinden -eşiğinden tedirgin düşüp silaha sarılmazdı... Basmacı harekatı bolşeviklere karşı başladı. Bolşevikler halkımıza yalnız felaket getirdiler. Verdikleri vaadin hiç birini tutmadılar. Kim İtiraz ettiyse ona divan tuttular. Tüm bunlar azmış gibi, onsekizinci yılın Ocak ayında Türkistan'a onbir bölük silahlı adam getirdiler. Onların çoğu da Taşnak Ermenilerdi.
    E n v e r P a ş a. Yani Ermeni eşkiyaları...
    O s m a n H o c a. Tabi tabi... Onlar sadece Hokand şehrinde üç gün içinde onbinden fazla suçsuz insanı katlettiler. Onlar Fergana vadisinde, Andican'da, Oş'da, Namangan'da binlerce soydaşımızı idam ettiler. Elbette biz Taşnakların hakkından gelebilirdik. Amma onların arkasında bolşevikler duruyordu. Ermeniler diyorlardı ki, biz buradaki Türklerden Osmanlının yaptığının intikamını alıyoruz... soykırım sohbeti filan yapıyorlar...
    E n v e r P a ş a. Elbette, bunların tamamı uydurmadır. Onlar hala uydurma hikâyelere göre kan döküp, kin besliyorlar. Halbu ki bir soykırımdan sohbet olacaksa, doğuda ve Revan başta olmakla birlikte Azerbaycan'da onlar yaptılar.
    O s m a n H o ca: Biliyorum, Paşam. Teessüf ki, kimin kimle güreştiğini daha çoğuna anlatamadık...
    E n v e r P a ş a. Biz basmacıları kendi tarafımıza çekmeliyiz... Hocam, size açık söylemek istiyorum. Ben bağımsız bir ordu kurmak istiyorum. O ordu bütün ezilen halkların yolunda canından geçmeye hazır olacak.
    O s m a n H o c a. Öyleyse fikrinizi bir az daha aydın, açık söyler misiniz...
    E n v e r P a ş a. Bolsevikler için insanın hiç kıymeti yoktur. Onlar insanla birlikte insanlığın inandığı bütün dinleri, bunun içinde islam dinini de ayakları altına atarlar. Kendileri diyorlar ki, estağfurullah, “biz yer yüzündeki bütün dinlere tükürürüz”. Onlar insanlara sürü gibi, hayvan gibi, en iyi durumda sözden anlayan canlı bir alet gibi bakıyorlar. Ben bolşevizmi öğrendikçe onların ne kadar tehlikeli bir tehdit olduklarını daha iyi anlıyorum.
    O s m a n H o c a. Ben sizinle aynı görüşteyim. Bu ruhsuz kütle patırtı kütürtüye gidiyor, Kızılların kızıl yalanlarına inanıyorlar. Onların çoğu hürriyetin ne olduğunu bilmiyorlar. Öyle sanıyorlar ki hürriyet bir hırka bir ekmeğe talim etmektir.
    E n v e r P a ş a. Hürriyeti hiçbir millete kızıl kepçe ile dağıtmıyorlar. Onun uğrunda vuruşmak, yeri gelince kan dökmek lazım...Biz insanlara bunu anlatmalıyız.
    O s m a n H o c a. Paşam, insan da toprak gibidir. Topraktan balçık ta olur granit mermer de...
    E n v e r P a ş a. Hocam, biz Granit yapmalıyız... Daha doğrusu, granit gibi sarsılmaz bir ordu...Kuracağımız ordunun bayrağı altında hürriyet aşığı Türkler toplanacak. Elbette, o bayrağın altında diğer halkların ve dinlerin mensuplarına da yer verilecek
    O s m a n H o c a. Siz böyle bir ittifakın mümkün olduğuna inanıyor musunuz?
    E n v e r P a ş a. Ben buna adım Enver gibi inanıyorum.
    O s m a n H o c a. Paşam, öyleyse nerden başlamalı?
    E n v e r P a ş a. İlk etapta kendimizden... Osman Hocam, bir az daha açık konuşmak istiyorum.. (Ara). Benim niyetim basmacılarla, daha doğrusu onların başındaki İbrahim beyle görüşmektir.
    O s m a n H o c a. Peki, daha sonra?
    E n v e r P a ş a. Sonra İbrahim bey vasıtası ile Buhara Emiri Seyid Alim Hanla ilişki kurmak.
    O s m a n H o c a. Seyid Alim Han artık Afganistan'dadır. O, orada şahın himayesindedir.
    E n v e r P a ş a. Biliyorum...
    O s m a n H o c a. Paşam, Size şunu hatırlatayım ki: Merkez attığınız bu adımı hiç bir zaman affetmeyecek .
    E n v e r P a ş a. Kimi?
    O s m a n H o c a. Ne sizi, ne de bizi.
    E n v e r P a ş a. Elbette. Amma biz müdafaa yerinde değil, daima hücumda olacağız. Biz Kremlinden bağışlanma ve adalet beklemiyoruz...Sadece Sizin yardımınıza çok ihtiyacımız var, Osman Hoca. Ben buradaki insanların hiç birini tanımıyorum. Ben Buhara'nın nüfuzlu insanları, o cümleden basmacıların liderleri ile görüşmek istiyorum.
    O s m a n H o c a. Tanıdığım pek çok komutan var. Onlarla görüşmeye çalışır, yardımlarını isterim. Şu anda basmacı kuvvetlerin komutanı İbrahim bey Lakay'dır. Bizimkilerden de Buhara Cumhuriyeti'nin savunma Bakanı Abdulhay Arifov benim çok yakın dostumdur. İnanıyorum ki, o da bizim sesimize ses verir. Yiğit ordu kumandanları Danyar beyle ve Talatzade ile de görüşme imkanımız var.
    E n v e r P a ş a. Peki Feyzullah Hoca neci?
    O s m a n H o c a. Paşam, sakın onu bizden sanmayın. Feyzullah Gubaydullayeviç Hoca tepeden tırnağa, baştan ayağa bolşeviktir. Ben onu yakından tanıyorum. Onunla çok konuştuk. O, bolşeviklere çok inanıyor. Tabii ki, yanlış yapıyor...
    E n v e r P a ş a. Yanlış yapan sadece Feyzullah bey değil ki... Milyonlarca insan yanlış yapıyor.

    Onlar duvardaki resimleri inceliyorlar.

    O s m a n H o c a. Paşam, bir şey sorsam. Biliyorum ki, Siz Padişahın damadısınız . Peki çocuklarınız var mı?
    E n v e r P a ş a. Tabi... Naciye Sultan çocuklarımın annesidir. Beş yaşında Mahpeyker, dört yaşında Türkan, İki yaşında da Ali. Şimdi onlar Almanya'da, Kardeşim Kamilin himayesindeler.
    O s m a n H o c a. Hepsini de Allah bağışlasın. Benim arvadım Fatma dan üç evladım oldu. İki oğlum var-Ekrem ve Talip. Kızımın adı da Rabiyedir.
    E n v e r P a ş a. Cümlemizin evlatlarını Allah bağışlasın... Biz sadece onların geleceği için uğraşıyoruz.
    O s m a n H o c a. Elbette. Öyle. (Ara).
    Enver bey, izninizle ben gideyim... Bazı görüşmeler yapmam gerek.
    E n v e r P a ş a. Oldu, hocam. Size güle güle. Kısa zamanda görüşürüz inşallah.
    O s m a n H o c a. Allaha ısmarladık...

    Osman Hoca gider. Hüznlü musiki. Enver Paşa başı ellerinin arasında sandalyede oturmaktadır. Az sonra Faruk bey gelir.

    F a r u k bey. Paşam, size mektup var.
    E n v e r P a ş a. Mektup mu?
    F a r u k bey. Evet. Bu mektupları biraz önce postacı getirdi.
    E n v e r P a ş a. Oldu. Ver bakalım. Teşekkür ederim.

    Enver Paşa mektupları alıp açmaya başlar.

    Gide bilirsin, Faruk bey..
    F a r u k bey. Sağ olun.

    Faruk bey askeri adımlarla otağı terk eder. Enver Paşa elindeki mektupları dikkatle gözden geçirir.

    E n v e r P a ş a (mektuplardan birine dikkatle bakıp gülümser). Canım Naciye... Benim ruhum, Cicim. (Mektubu açıp koklar). Ay güller Sultanı, senin mektubundan da gül-çiçek kokusu geliyor. Bakayım ne yazmışsın? İyi misin?.. Mektubumu aldın mı? (Mektubu okuyor). “Selam, benim Enverciğim. Nasılsın, hayatım?

    Musiki sesi yavaş yavaş artar. Enver Paşanın sesi duyulmuyor. Sanki dumanın içinden bir titrek hayal gibi beyaz giyimli bir kadın meydana çıkar: bu, Naciye Sultandır. Kadın Kollarını kanat gibi yana açarak dolaşmaya başlar, sonra olduğu yerde donup uzaklara bakar; o, sanki Enver Paşayı görmüyor.

    N a c i y e S u l t a n. “Selam, benim Enverim. Nasılsın, hayatım? Ben Senin Moskova'dan və Buhara'dan yazdığın mektupları aldım. Berlin'de havalar çok soğudu. Buradaki qazeteler arada senden yazıyor. Biliyorum, sen savaş adamısın. Amma bir şey daha biliyorum ki, bu dünyada savaşsız barışın da olması mümkün değil. Bunun için diyorum ki, sen aynı zamanda barış adamısın...”

    Musiki gittikçe yükselir. Enver Paşa mektubu okusa da sesi işitilmez. Musiki kısmen azalır. Naciye Sultan el sallayarak uzaklaşır. Enver hayal gibi gözden kaybolan kadının peşinden gitmektedir.
    E n v e r P a ş a. “Naciyeciğim, sevgili sultanım, cici efendim... Ah… Naciye, beni seviyor musun? Bana sadık mısın?Seni buselerimle boğar, (sonra canını yakarım).Beni sev ve öp Naciyeciğim. Ruhum efendiciğim...”(Durur etrafa bakar).Nereye kayboldun ? Niye böyle tez gittin?
    N a c i y e S u l t a n. “Ben seni öpüyorum, Enverciğim...”
    E n v e r P a ş a (mektuptan okuyor).“Ben seni öpüyorum, Enverciğim...” (Başını kaldırır). Ben de... Ben seni bağrıma basıyorum, ruhum, canım, Naciyeciğim...

    Naciye Sultan kayb olur. Enver geri dönüp masanın üstündeki diğer mektubu açarak dikkatle bakmaya başlar.

    E n v e r P a ş a. Peki bu mektup kimdenmiş? Hımmm... Tövfiya. Tovfiya... Ben Nereye gidiyorsam sen beni izliyorsun, Tovfiya nedir yahu senin isteğin?.. Ben savaş adamıyım. Biliyor musun? Ben aileli bir insanım. Anlayor musun beni?

    Önceki musiki yeniden çalınır. Beyaz giyimli Tövfiya sanki uça-uça gelir. O, ilk bakışta bu giyimde Naciye Sultana benziyor. Enver Paşa şaşkın halde bu hayal-kadına bakar. Sonra yavaş adımlarla ona yaklaşır. Onlar yüz-yüze gelirler. Kadın karşısında duran Enver Paşanın omuzları üstünden meçhul bir noktaya bakar, sanki onun bakışları aradığı adamın yerini uzaklarda yerleştirmiş. Enver Paşa kafasını eğip mektubu okuyor..

    E n v e r P a ş a (mektubu okuyor). “Ben Tövfiyayım, Paşam...” (Başını yukarı kaldırıp düşünceli halde). Tövfiya...
    T ö v f i y a. “Ben Tövfiyayım, Paşam. Gözlerim daima seni arıyor. Sen benim Yer yüzündeki yegane ümidim ve koruyucumsun. Sen benim kurtarıcım, sahibimsin. Belki de sen olmasaydın şimdi bu dünyada ben de olmayacaktım... Ben bu mektubu yakın bir yerden yazıyorum. Sen bu taraflara geldiğinde sonbahardı ... Şimdi kışdır. Artık baharın kokusu gelir. Canım ben kendimi senin ömrünün çiçekli bir yazı- baharı sanıyorum... Yanında olmam için senin küçücük bir işaretin kafidir. Biliyorum, sen savaş adamısın. Amma ben senin yanında daima bir sulh meleği olmak istiyorum...”

    E n v e r P a ş a (mektubu okuyor). “...Ben senin yanında her zaman bir sulh meleği olmak istiyorum...” (Başını kaldırır). Ben hiç bir barış meleğini istemiyorum. Ben Naciyemden başka hiç kimseyi sevmiyorum...

    Tövfiya sahne boyunca yürüyerek gözden kaybolur. Enver Paşanın elindeki mektup yere düşer. O, masaya yaklaşarak diğer bir mektubu alır. Dikkatle zarfa bakar.

    E n v e r P a ş a. Benim eski dostum büyük alim Yusuf Ziya Talıbzade... Çok kıymetli biri. Biz onunla devamlı mektuplaşırız. (Mektubu okuyor). “Selam, gardaşım Enver bey, ben senin mektubunu aldım. Öğrendim ki, sen Türkistan'dasın... Sonra senin haberlerini gazetelerde okudum...”

    Musiki değişir. Azerbaycan melodisi seslenir. Yusuf Ziya bir hayal gibi görünür . O, baştan-ayağa beyaz giyimdedir.

    Y u s u f Ziya. “Selam, gardaşım Enver bey, ben senin mektubunu aldım. Öğrendim ki, sen Türkistan'dasın... Sonra senin haberlerini gazetelerde okudum...” Şayet benim ahvalimi bilmek istiyorsan bildireyim ki , 1918-in ekim ayında sizlerin hayır dualarınız ve Nuri Paşanın sayesinde Kafkas İslam Ordusunun terkibinde Baküye geldim. Ben Yardım alayının reisi gibi Bakü'nün işgalcilerden kurtarılması uğrunda verilen kanlı savaşlara katıldım. Bildiğin gibi, iki yıllık cumhuriyet döneminde ben Azerbaycanla Türkiye arasında işbirliğinin güçlenmesi için çok çalıştım. Ne yazık ki, biz bağımsızlığımızı koruyup muhafaza edemedik. 1920 yılında Vatanımız Bolşevikler tarafından istila edildi. Biz, ülkemizde kurulan yeni hükümetin başbakanı Neriman Nerimanov'la eskiden yakın dosttuk. Adil olmam gerekirse, Neriman Bey halkını seven birisidir. O, dünyaya dağılmış Azerbaycan aydınlarını, ilim adamlarını vatana davet etti. Bu daveti kabul edenlerden birisi de ben oldum. Doktor Mostva ile görüşüp beni Nahçıvan'a emniyet müdürü olarak tayin etti.. Hatta bir ara Nahçıvan'ın dışişleri bakanlığını yaptım. General rütbesi aldım. Amma başımdan böyük müsibetler eksik olmadı. Attığım her adımda yaptığım her işte bolşeviklerin haksızlığı ile karşılaştım. Dayanamayıp Nerimanov'un yanına gittim. Beni verdiği görevden almasını rica ettim. Doktor benim biraz daha sabredip beklememi istedi. Şimdi ise bir süredir Baküde'yim, Sabırsızlıkla Neriman Beyden gelecek cevabı bekliyorum… Büyük bir ihtimal buradan tek başıma senin yanına geleceğim. Gardaş, ben zaten askerim, savaşçıyım...”

    E n v e r P a ş a (mektubu okuyor). “Gardaş, ben zaten askerim, savaşçıyım” (Başını kaldırır). Ben senin yolunu sabırsızlıkla bekliyorum.., Hoca.

    Yusuf Ziya kısa bir müddet görünmez olur. Enver Paşa ağır adımlarla dolaşır, volta atar(gider-gelir). Az sonra iki kadın ve bir kişi sufi melodisinin etkisi altında dans eder. Hissedilen, bu insanlar az önce hayal gibi görünen mektup sahipleridir. Onlar, artık malum olduğu gibi, hepsi de beyaz giyimdedirler.
    Bir süre sonra raks edenler gölge gibi çekilip gider.
    Musiki ve mekan değişir. Basmacıların ikamətgahı. At kişnemeleri ve ses- gürültüler duyulur. Enver Paşa, İbrahim bey ve Devletmend bey.. Hepsinin bellerinde kılınç, omuzlarında tüfekler asılı. İbrahim bey ve Devletmen bey basmacı kıyafetinde , Enver Paşa türk askeri kıyafetinde.

    İ b a r a h i m bey. Enver bey, bizim için çok ilginçtir, buraya gelmekte maksadınız nedir?
    E n v e r P a ş a. Benim maksadım bir-biri ile vuruşan-didişen bu birliklerin tamamını bir araya toplamak ve birleştirmektir.
    İ b a r a h i m bey. Peki, sonra?
    E n v e r P a ş a. Sonra? Daha sonrası malumdur... Beyim, bir yumruk gibi birleşip bir bayrak altında vuruşan ordu, daha kudretli olmaz mı?..
    D e v l et m e n d bey. Peki, dediğiniz ordu kime tabii olacak, Enver Paşa?
    E n v e r P a ş a. Nasıl yani Kime? Elbette, Birlik komutanlığına...
    D e v l e t m e n d bey. Peki, dediğiniz bu Birliğin kumandanı kim olacak?
    E n v e r P a ş a. Kimin kumandan olması ne fark eder?..
    İ b a r a h i m bey. Elbette fark eder... Gördüğüm kadar o kumandan postunda yalnız kendinizi görüyorsunuz, Paşa.
    E n v e r P a ş a. Siz nasıl böyle düşünürsüz?
    İ b a r a h i m bey (Devletmend beye istihza ile). Devletmend bey, hakikaten, yahu biz niye böyle düşünüyoruz?
    D e v l e t m e n d bey (güler). İbrahim bey, biz niye bu şekilde düşünebiliriz?
    İ b a r a h i m bey. Bunu bilmeyecek ne var ki? Yahu Enver bey zamanında bir büyük, hatta bundan daha böyük mevkinin sahibi idi. O, Osmanlı İmparatorluğunun Harbiye Nazırlığını yapmış adamdı. O, yine de...
    E n v e r P a ş a. Hayır , şimdi zaman başkadır, İbrahim bey.
    İ b a r a h i m bey. Elbette, Enver bey, bu gün maalesef ayrı bir zamandayız. Doğrudur, biz bolşeviklere karşı, senin dediğin gibi, hepimiz bir bayrak altında savaşmıyoruz. Aslında, bu tür “birliğe” hiç ihtiyaçta yoktur. Biz muhtelif cenahlarda savaş açmışız. Çünki bu, böyle de olmalıdır. Her kes kendi toprağı, kendi ailesi, kendi çoluk-çocuğu uğrunda savaş verir. Burada ne tek bir komutanlıktan , ne de birlikten bahsedebiliriz. Bu bir hikayedir...
    E n v e r P a ş a. Siz nasıl böyle düşünürsünüz?
    İ b a r a h i m bey. Böyle düşünmemizin sebebi var. Burada dağ savaşları, sahra savaşları, orman savaşları, dere-tepe, köşe bucak savaşları veriyoruz, Enver Paşa. Savaşlar dağınık arazilerde olduğuna göre bu yerlerde savaşan birlikler de dağınık olmalıdır.
    E n v e r P a ş a. Ben yine de düşüncemin doğru olduğunda ısrar ediyorum. Biz bu dağınık birlikleri bir yerde toplamalıyız. Eger buna nail olmazsak sonumuz ölümdür...
    D e v l e t m e n d bey. Ben anlamadım: siz bu sözleri kimin adına, kimin hesabına söylüyorsunuz?
    E n v er P a ş a. Bu benim kendi düşüncem. Devletmend bey. Sözümün gideceği yer ise bütün Türk – İslam dünyasıdır. Bizi mahveden şeyin ne olduğunu biliyor musunuz?
    D e v l e t m e n d bey. Sizce neymiş? Söyleyinde, bilelim...
    E n v e r P a ş a. Birinin dediğini ötekinin duymaması... Bu kafayla yaşamak, gözünün önünü görmemek , aza kani olmak, kendi evi, ailesi uğrunda savaş açmak bizi yalnız mağlubiyete götürür... Neden anlamak istemiyorsunuz ki, biz Türk-İslam dünyası uğrunda savaşmalıyız? Neden?..
    D e v l e t m e n d bey. Enver Paşa, yani sen buraya neden geldiğinin farkında değil misin ?
    E n v e r P a ş a. Ben mi? Ben buraya milletimin kurtuluşu için geldim.
    İ b a r a h i m bey. Sana açık söyleyim Paşa, bizim saflarımızda sana yer yoktur.
    E n v e r P a ş a. İbrahim bey, Siz neden böyle düşünüyorsunuz?
    İ b a r a h i m bey. Ne düşündüğümün hesabını hiç kimseye vermediğim gibi sana da verecek değilim.
    E n v e r P a ş a. Yani hiç kimseye tabii değilsiniz?
    İ b a r a h i m bəy. Evet... Doğru bildin..
    E n v e r P a ş a. Hatta, Seyid Alim Hana da mı?..
    D e v l e t m e n d bey. Bizim onunla ilişkimiz çok zayıf... Yok gibi bir şey.
    E n v e r P a ş a. Benim buraya, sizin yanınıza geldiğimi Seyid Alim Han biliyor.
    İ b a r a h i m bey (ciddi vaziyet alır).. Bunu ona kim söyledi?
    D e v l e t m e n d bey (hayretle). Çok ilgi çekici.
    E n v e r P a ş a. Şimdi size bunu ona kimin söylediğini ben de bilmiyorum. Her halde dünyamız küçüktür. (Manalı tarzda). Say ki, gazetelerden okudu, say ki kuşlar söyledi...
    İ b a r a h i m bey. Evet, Emir gazete-kitap okur, kendisi okumasa da başkaları okuyor onun için... (İstihza ile). Amma ben harfleri zor biliyorum.
    D e v l e t m e n d bey. Yahu sen mollahanede okudun...
    İ b a r a h i m bey. Orada yaklaşık altı ay tahsil aldım. (Gülerek onlara). Tabii ki sizin gibi büyük mekteplerde okumadım. Defter-kitap görünce benim midem bulanır, başım döner. (Elini KILINCININ KABZASINA GÖTÜRÜR). Benim işim adam öldürmektir...
    E n v e r P a ş a. Savaş sadece ölüm talim etmek değil...
    İ b a r a h i m bey. Değil mi?.. (Pauze). Sanırım sohbetimiz burada kapanmıştır Enver Paşa.
    E n v e r P a ş a. Hayır, Sohbetimiz daha yeni başlıyor beyler.
    D e v l e t m e n d bey. Sen böyle mi düşünüyorsun, Paşa?
    E n v e r P a ş a. Evet.
    İ b a r a h i m bey (Yüksek sesle). Enver Paşa Doğrusu sen geldiğin yere gitmelisin . Burda sana iş yok.
    E n v e r P a ş a. Benim için geriye dönüş yok..
    D e v l e t m e n d bey. Seni buraya Kremlin gönderdi, öyle değil mi?
    E n v e r P a ş a. Evet. Amma ben Kremlinin verdiği görevden başka bir gaye ve maksatla ve başka yollardan geldim.
    İ b a r a h i m bey. Biz senin buraya gelişinin sebebini öğrenip Osman Hoca ile bir haber veririz...
    D e v l e t m e n d bey. Aslında şimdi bizim hiç Osman Hocaya da İhtiyacımız ve itibarımız yoktur...
    İ b a r a h i m bey. Tıpkı Osman Hoca... Zeki Velid Toğan, Abdulhay Arifova ihtiyacımızın olmadığı gibi…
    E n v e r P a ş a. Peki, O zaman siz kime inanırsınız?
    D e v l e t m e n d bey. Yalnız kendimize...
    İ b a r a h i m bey. ...ve kılıcımıza. Anlaşıldı mı, Enver bey? (Elini ileri doğru uzatır). Sanırım biz şimdi ayrılabiliriz.
    E n v e r P a ş a (Elini kenara çeker). Beyler, Beni buradan hiç kimse hiçbir yere gönderemez. Silahtan çıkan kurşun geri döndürülemez, o, hedefe varacaktır.
    D e v l e t m e n d bey. Bize yabancı tüfeğin ne namlusu lazımdır, ne de mermisi.
    E n v e r P a ş a. Benim hedefim burasıdır.
    İ b a r a h i m bey. Burada sen nerde karargah mı kuracaksın, Paşa?
    E n v e r P a ş a. Türkistan'ın her karışı benim için azizdir. Nerede olsa kalırım.
    İ b a r a h i m bey. Hâla direniyorsun öyle mi? (Elini kılıncına götürür). Seni hapsediyorum. Enver Paşa.
    E n v e r P a ş a. Aşığı olduğum topraklarda hapsolmayı da kabul ederim. (Asabi vaziyette sesini yükseltir). Amma sizin benden korktuğunuz anlaşılıyor?
    D e v l et m e n d bey (kılıncını sıyırarak). Paşa, burası Avrupa değil... Biz gerektiğinde sözümüzü kılıçla söyleriz.
    E n v e r P a ş a. Siz daha kılıç tutmayı bilmiyorsunuz...
    İ b a r a h i m bey. Şimdi de bize kılıç tutmayı mı öğreteceksin?
    E n v e r P a şa. Evet, isterseniz onu da öğretebilirim.

    Musiki. Enver Paşa bir anda elini kılıcına atar ve kınından çıkartır. İbrahim bey və Devletmend bey ürpererek geri-geri çekilirler. Her üçü de kılıçlarını aynı anda yukarı kaldırarak dikkatli bir şekilde birbirlerine doğru yaklaşırlar. Çarpışan kılıçların sesi. Anlaşılan Enver Paşa her şeyden önce kendi maharetini göstermek istiyor.
    İbrahim bey ve Devletmend bey, daha mahirane kılıç kullanan Enver beyin hamlelerinden geri çekilseler de kendi “pozisyonlarını” her durumda korumaya çalışırlar. Güc və tekniğin sergilendiği bu “oyun” sonunda sanki “katılımcıların” berabere “kalmasıyla” sonuçlanır. Üçünün de kılıçları son defa bir-biriyle çarpışıp havada “kafa kafaya” buluşur. Sanki kılıçlar “öpüşürler”. Yükselen musiki sedası gittikçe azalır. Enver Paşa bir adım geri çekilip hızlı bir hareketle kendi kılıcını başının üstünde çevirir ve sonra fırlatıp ustalıkla yere çakar.

    E n v e r P a ş a. Hadi, şimdi bu kılıcı alabilirsiniz. Bakın, Size teslim oluyorum. Hapsedebilirsiniz... Lakin bir şartım var: Önce, benimle birlikte gelen arkadaşlarıma yatıp-kalkacakları yer temin edecek, ikincisi de buraya geldiğimi Emire bildireceksiniz.
    İ b a r a h i m bey. Seninle gelen arkadaşların da hapsedilecek. Şundan emin olabilirsin, geldiğini Seyid Alim Hana bildireceğiz tamam mı.
    E n v e r P a ş a. Tamam.

    Musiki. Devletmend bey yere saplanmış kılıncı və Enver Paşanın üstündeki silah-ve eşyalarını alır. Uzaktan at kişnemeleri, ateş sesleri, ses-gürültü gelmektedir. Giderler.

    Perde







    İkinci perde

    Karargah. Üzerinde Kızılay olan yeşil bayrak görünür.
    Arada top gürültüsü, mermi sesleri işitilir. Fonda sağa sola dağılan,kaçışan vuruşan silahlı insanların siluetleri görünür.
    Musiki. İşık Enver Paşa ve Osman Hocanın üstüne düşer. Önce ne konuştukları duyulmaz. Sonra musiki giderek azalır.

    O s m a n H o c a. Paşam, kaderde tüm dünyanın bildiği bir genaral için hapsolmakta varmış…
    E n v e r P a ş a. Merminin karşısına çıkan asker önce kendi ölümünü de düşünmelidir. Benim böyle bir korkum yok...
    O s m a n H o c a. Ben başka türlü de düşünüyorum. Herhalde, Düşanbe'de başımıza gelenler hakkında bilginiz vardır.
    E n v e r P a ş a. Hocam, tafsilatını bilmesem de olanlar hakkında bir şeyler duydum.
    O s m a n H o c a. Anlatayım.Yedi yüz kişilik bir birlikle Düşanbe'ye geldim. Akşam Kızıl ordu komiserı Morozenko ile bir kısım görevliyi görüşmeye çağırdım. Masabaşına oturduk. Onlara Düşanbe'deki bütün silah ve cephaneyi bize teslim etmelerini teklif ettim. Razı olmadılar. Hatta, Önce benim onlara şaka yaptığımı sandılar. Emir verdim, Hepsini hapsettik. Bu sefer razı olmak zorunda kaldılar, Silahları terk etmeleri için garnizona iki asker gönderdi amma onlar bizi sattı. Hainler çoğu zaman aranızda olurlar Neticede, garnizondaki kızıl askerler taze güç toplayıp hücuma geçtiler...
    E n v e r P a ş a. Bu, utanç verici hainliktir. Böylelerini harbin en ağır kanunları ile cezalandırmak lazım.
    O s m a n H o c a. Aslında öyle yapılmalıdır. Ne yazık ki herkes bir tarafa çekiyor.
    E n v e r P a ş a. Birleşemiyoruz ...
    O s m a n H o c a. Aynen öyle, Paşam. Eğer biz el ele sırt sırta verip birleşemezsek ,düşman çizmeleri altında kangal gibi ezileceğiz..
    E n v e r P a ş a. Bunu fark edenler çok az...
    O s m a n H o c a.Sadece fark edenler değil... Üstelik mani olanlar da çok... Hele ilk anda İbrahim beyi söylemek istemiyorum.
    E n v e r P a ş a. Onun iddiası büyük, Savaş taktiği ise çok basit. Amma yiğit, korkusuz adam olduğunu da söylemek lazım...
    O s m a n H o c a. O hususta kefilim. Bu gün görüşeceğiz. Devletmend beyle buraya gelecekler.
    E n v e r P a ş a. Ben burada hapisteyken Devletmend beyle çok sohbet ettik. O bizimle birlikte savaşmaya hazırdır.
    O s m a n H o c a. Seyid Alim Han Kabil'den mektup göndermiş, İbrahim beyin sizin liderliğinize tabii olmasını tavsiye etmiş.
    E n v e r P a ş a. Biliyorum, Hocam... Maləsef, İbrahim bey Emirin sözüne uymayacağını bana bildirdi.
    O s m a n H o c a. Bu, hem kendisini, hem de bizim hepimizi felakete götürebilir . (Pauze. Saatıne bakıp taaccüple). Yoksa, birisi mi gelecekti.
    E n v e r P a ş a. Evet, Faruk beyi bekliyorum. (Uzağa bakar). Amma yalnız değil...
    O s m a n H o c a. Evet, yanında biri daha var...

    Faruk bey ve Yusuf Ziya gelirler.

    E n v e r P a ş a (dikkatle Yusuf Ziyayı süzer, birden onu kucaklayıp bağrına basar). Yusuf bey? Bu ne güzel bir karşılaşma.
    Y u s u f Z i y a. Canım Envər Paşa... Gözlerime inanamıyorum.
    E n v e r P a ş a. (Osman Hocaya). Siz daha tanışmıyorsunuz değil mi?
    O s m a n H o c a. Nasıl tanışmıyoruz? Yusuf Ziyayı tanımamak olur mu?
    Y u s u f Z i y a. Oooo... Osman Hoca. (Ona sarılır). Nə güzel... Ne mutlu. Seni görüp güzelim İstanbul'u hatırladım.
    O s m a n H o c a. Hatırladın mı nasıl tanıştığımızı?
    Y u s u f Z i y a. Hem de bu gün gibi. O zaman Kuran-ı-Kerimin Azerbaycan Türkcesinde çıkan üç cildlik neşrini Hacı Zeynelabdin vasıtası ile Sultan Abdül Hamide hediye götürmüştüm.
    E n v e r P a ş a. Hocam, Nasıl geldin buraya kadar ?
    Y u s u f Z i y a. Bu, uzun bir hikâye. Şöyle özetleyim, geldiğim rota hakkında kısaca , İran'dan Afganistan'a, oradan da Türkistan'a geçtim. Bir de, Paşam, ben Azerbaycan'da harita tertip etmiş ilk kişiyim. (Güler). Türk dünyasının bütün gizli-açık yollarını avcumun içi gibi bilirim.
    O s m a n H o c a. Maşallah, Yusuf Ziya aklının ziyası bir memleketi ışıtır.

    Gülüşürler.

    E n v e r P a ş a. Sizi görmekten çok memnun oldum. Vatanda ne var, ne yok, Hocam?
    Y u s u f Z i ya. Vatanda mı? (Göğüs geçirir) Vatanda bizi sevindirecek hiçbir şey yok…Buraya geleceğimi sadece kardeşim Abdullah Şaike söyledim. Onun da çok selamı var ve sözlerimi Enver Paşaya söyle dedi.
    E n v e r P a ş a. Hayrola, Ne demiş?
    Y u s u f Z i y a. Şaik efendi dedi ki, Nuri Paşa bizi kara vebadan kurtardı. Enver Paşa da şu kızıl vebadan kurtarsın…
    E n v e r P a ş a. Biz de bunun için çalışıyoruz...
    O s m a n H o c a. Şaik efendi çok güzel demiş...

    At kişnemeleri sesler ve gürültü duyulur.

    E n v e r P a ş a. Faruk bey, gelen kim olabilir?..
    O s m a n H o c a. Herhalde İbrahim beyle Devletmend beyler geldiler. Burada biz artık onlarla meselelerimizi halletmeliyiz. İyi ki Hocamız da buradadır.
    Faruk bəy çıkar ve az sonra Devletmend beyle birlikte gelirler. Devletmende bey hepsi ile ayrı ayrı tokalaşıp sarılır.
    D e v l e t m en d bey. Selamün Aleyküm. Merhaba, beyler.
    O s m a n H o c a. Devletmend bey, Hani? İbrahim bey, nerde? Hocam siz birlikte gelecektiniz.
    D e v l e t m e n d bey. Söz verdiyse birazdan gelir herhalde. (Manalı tarzda). Amma başka bir şekilde.
    O s m a n H o c a. Nasıl yani “başka bir şekilde”?
    D e v l e t m e n d bey. Elbette , öyle.. Artık bizim yollarımız ayrıldı.
    O s m a n H o c a. Hiçbir şey anlamadım...
    D e v l e t m e n d b e y. İbrahim bey ne Emirin emrine uyuyor, ne de bizim teklifimize geliyor... Sözün kısası, benim kararım, bütün Belcuvan ordusu Enver Paşaya tabii olacak. Bu konuda Paşama malumat verdim.
    E n v e r P a ş a. Dostlar, arkadaşlar, mesele şu: İbrahim bey bizimle birleşmekten tamamiyle imtina ediyor. Beni hapsettiğinde defalarca görüştük. Emirden hapishaneye mektup geldi. Emir de bizim birleşmemizi istiyordu. Sonra Devletmend bey onu ikna etmeye çalıştı. Amma İbrahim bey inadında ısrar etti. Dediğim dedik, çaldığım düdük. Onunla bir türlü aynı dili konuşamadık. Derdimizi anlatamadık..
    Y u s u f Z i y a. Yalnız kurdu ormanda çakallar parçalar. Birleşmek lazım gardaşlar, birleşmek…
    At kişnemeleri.Faruk bey hemen çıkar ve İbrahim beyle döner. İbrahim bey biraz kenarda durup oradaki herkese saygılı şekilde eli göğsünde başıyla selamlaşır.

    İ b a r a h i m bey. Esselamun-aleyküm. Hepinize Merhaba.
    O s m a n H o c a. Ve Aleyküm Selam, İbrahim bey. Buradakilerin hepsi, Yusuf bey hariç, senin tanıdığın insanlardır. Hocam, Yusuf Ziya bizim eski dostumuzdur. Azerbaycan'dan geldi. Savaş ve bilim adamıdır.
    İ b a r a h i m bey. Hoş gelmiş, sefalar getirmiş.
    Y u s u f Z i y a. Teşekkür ederim.
    İ b a r a h i m bey. Osman Hoca, geleceğime söz vermiştim, onun için sözümde durup geldim.
    O s m a n H o c a. Teşekkür ederim. İbrahim bey, bizim isteğimizi biliyorsun. Birleşmemiz lazım.
    İ b a r a h i m bey. Hocam, birleşmek için hepimizde bir istek olmalıdır.
    E n v e r P a ş a . Sanıyorum hepimizin isteği aynıdır.
    İ b a r a h i m bey. Hayır Öyle değil Enver Paşa…
    E n v e r P a ş a. Bunu kim diyor?
    İ b a r a h i m bey. Bunu ben diyorum. Enver Paşa, sen bu topraklarda imparatorluk kurmak istiyorsun. Amma benim niyetim, maksadım ayrıdır.
    O s m a n H o c a. Peki, senin meramın, isteğin nedir, İbrahim bey?
    İ b a r a h i m bey. Ben kendi topraklarını korumak için yemin etmiş sıradan insanların lideriyim.
    E n v e r P a ş a. Dediğin adamlar benim de en yakın meslektaşlarımdır.
    İ b a r a h i m bey. Hayır, Enver Paşa, sen askere bir araç gibi bakıyorsun. Mesela, kazma-kürek gibi, en iyi durumda bir tüfek gibi.
    Y u s u f Z i y a. Enver Paşa savaş tecrübesi olan bir mücahittir. O, ağır imtihanlardan çıkmış, harp meydanlarında yaşamış birisi. İnsan her yerde insandır, ister er meydanında, isterse de iş başında.
    İ b a r a h i m bey. Muhterem Hocam, mesele şurda ki, Enver Paşa bu savaşa Türkistan'da yaşayan insanların kurtarıcısı gibi değil, yeni bir devlet kurmak isteği ile yanıp-tutuşan siyaset adamı gibi giriyor.
    Y u s u f Z i y a. Savaşçının siyasetçi olmasının mahzuru ne ki?
    İ b a r a h i m bey. Bunun “mahzurlarının” hepsini bir-bir saymağa vaktim yok. Sadece şunu diyebilirim ki, Enver Paşa gelene kadar biz bu taraflarda kızıl Orduya diz çöktürmüştük. O ve birliği buraya geldikten sonra durum bizim aleyhimize değişti. Kazandığımız toprakları kaybetmeye başladık. Neden? Niye böyle oldu? Çünkü orduda parçalanma ve iki başlılık oluştu. Bir gurup o yana gitti, bir gurup öbür yana. Mesele bu. Şimdi de Devletmend bey kendi birliği ile o tarafa geçiyor. Lezgi yavrusu Danyar bey de onun gibi...
    D e v l e t m e n d bey. İbrahim bey. Bu gün bizim için “o taraf-bu taraf” yoktur ve olmaz da. Bütün dünya Enver Paşayı tanıyor. Büyük güçlerin çoğu ondan çekiniyor. Biz burada sadece kendi ailemiz, kendi avlumuz, kendi kışlamız için mi savaşmalıyız yoksa topyekün vatan için mi?...
    Y u s u f Z i y a. Bizim emelimiz bütün güç sahiplerini bir bayrak altında birleştirmektir.
    E n v e r P a ş a. Açık söylüyorum, saklamıyorum ki, biz hem de yeni, bağımsız, güçlü bir Türk devleti kurmak arzusundayız...
    İ b a r a h i m bey. Ben burada yakın gelecekte böyle bir devletin kurulacağına inanmıyorum.
    O s m a n H o c a. Niçin , İbrahim bey? Neden inanmıyorsun?
    İ b a r a h i m bey. Ne kadar cahil olsam da dünyanın geliş-gidişini gören adamım. Bakın bu Bolşevikler halka ne vaad ediyor, siz ne vaad ediyorsunuz?
    O s m a n H o c a. Sen neyi kastediyorsun?
    İ b a r a h i m bey. Onlar halka aş-ekmek vaad ediyorlar. Onlar diyor ki, biz bütün insanlara milleti ne olursa olsun kardeş gibi yaklaşır, halkların kardeşliğini savunuruz. Amma siz...
    E n v e r P a ş a, İbrahim bey? İngilizlerin, Fransızların, Almanların, Rusların devletleri olsun, kabul... Amma Türklerin devletleri olmasın… Bu kabul edilemesin… Türklerin kendi bağımsız devletini kurma istekleri süngü ile karşılansın. Neden? Niçin? Bağımsızlık, hürriyet bizim de hakkımız.
    İ b a r a h i m bey. Millet varsa devlette olacak...
    Y u s u f Z i y a. İşte, biz de bunu diyoruz.
    İ b a r a h i m bey. Benim öyle derin bilgim yok. Osman Hoca bilir ki, aslen Hisardanım, ailedeki oniki çocuğun en küçüğü benim. Savaşma sebebimi size anlattım. Öyle benimle birlikte vuruşan mücahitlerin de hepsi kendi bacıları- kardeşleri, yakın akraba ve komşuları için savaşıyorlar. Amma Enver Paşa ve onun tarafındakiler Türk- İslam hilafeti kurmak istiyorlar. Hani meşhur atasözümüz var ya; Kasap et derdinde, keçi can derdinde…
    O s m a n H o c a. İbrahim bey, biliyor musun , senin gözün kapalı, körü körüne gidiyorsun.
    D e v l e t m e n d bey. İbrahim bey, biz yalnız birleşirsek kurtulabiliriz .
    İ b a r a h i m bey. Biz kurtulmayı değil, Kızıl komunistleri kendi toprağımızdan nasıl kovacağımızı düşünürüz.
    Y u s u f Z i y a. Hepimiz şahsi isteklerimizi bırakıp millet yolunda birleşmeliyiz.
    İ b a r a h i m bey. Oldu, beyler... Zaman her şeyi gösterecek. Şimdi benim gitmem lazım.
    O s m a n H o c a Yolun açık olsun, İbrahim bey. Bir daha iyice düşün, tart.

    İbrahim bey başıyla eğilerek selam verir ve gider.Musiki. Devlentmend bey ve Osman Hoca Enver Paşaya yaklaşır, onunla ne hakkındaysa sohbet ederler Fakat konuşmaları işitilmiyor. Az sonra da Devletmend bey ve Osman Hoca vedalaşıp giderler.

    E n v e r P a ş a. Nisan ayında Baysunda bizim müdafaa mevkiimiz çok güçlü idi. Hatta, ayın ondokduzunda dostumuz Neriman Nerimanov'a mektupta yazdım.
    Y u s u f Z i y a. Mektup mu? Doktora mı?
    E n v e r P a ş a. Evet... Yazmıştım ki, Kremlinin yüksek rütbeli memurları ile sürekli görüşüyorsunuz “ Sizden ricam benim bu talebimi merkeze, dostunuz Lenine iletin. Talebim, derhal Kızılordu kuvvetleri Buhara'yı terk etsin. Sovyet Devletinin temsilcileri ile diplomatik görüşmelere başlayıp anlaşalım. Karşılıklı her iki tarafın hukukunu tartışmaya açığız. Mektubu üstümde taşıyorum…
    Y u s u f Z i y a. Peki, mektubu neden göndermedin?
    E n v e r P a ş a. Ha, sonra bir az tereddüt ettim... Çünkü müstahkem mevkilerimiz biraz zayıfladı. Rakip güçlü olunca şartları da dikte edebilir. Hala daha içimde öyle bir deli ümit var ki, bir gün Kremline bir mektup göndereceğim. Orada taleplerimizin kabul edilmesine nail olacağım… (Pauze) Hocam, sen de görüyorsun ya, başımızı kaşımaya bile zamanımız yok. Amma sık –sık Azerbaycan'ı, oradaki dostları hatırlıyorum...
    Y u s u f Z i y a. Sanki her şey dün gibi... Baküde Şark kurultayı... Halkımızın seni nasıl bir coşku ile karşıladığı... Zinovyev'in mahzun konuşması sırasında aniden toplantı salonuna girişin, bütün katılımcıların seni ayakta alkışlarla karşılaması…Sonra sana karşı oluşturulan, amma hoş bir tesadüf eseri olarak senin suikastten kurtulman…
    E n v e r P a ş a. Evet, bütün bunların hepsi hafızamda...
    Y u s u f Z i y a. Paşam, bizim halkımız sana ve kardeşin Nuri Paşaya çok şey borcludur.
    E n v e r P a ş a. Bilakis, kendimi bütün Türk milletine borçlu sayarım. Ne yazık ki, doğru dürüst bir devlet kuramadık. Bunun da bir çok sebebi var...
    Y u s u f Z i y a. Evet, çok sebepleri var...
    E n v e r P a ş a. Bir yandan da Kemal'in izlediği meçhul siyaset... Ben onun ne istediğini anlamıyorum. Biz bu gidişle nereye, hangi tarafa meyledeceğiz?
    Y u s u f Z i y a. Paşam, sana gerçeği söyleyim mi?. Aslında, hem Avrupa, hem de Rusya şimdiye kadar Mustafa Kemalle senin simanda ikibaşlı oyun oynamak istediler. Her iki taraftan kim güçlü ve galib çıkarsa o tarafa meyledecekler.
    E n v e r P a ş a. Bu gün Türkiye okyanusun ortasında kalan gemiye benziyor...
    Y u s u f Z i y a. Evet... Hem de savaşlarda delik-deşik olmuş, fırtınalı denizde batma tehlikesine maruz kalmış bir gemiye... Şimdi Kemal o gemiyi kurtarmaya çalışıyor. O, çok akıllı birisi...
    E n v e r P a ş a. Benim de onun akıllı olduğundan şüphem yok. Amma...
    Y u s u f Z i y a. Paşam, unutmayalım ki, eski kudretli Osmanlı imparatorluğu yok artık. Bu gün Avrupa devletleri Türkiye'yi tarihe gömmek istiyorlar. Böyle bir zamanda Mustafa Kemal'in Rusya'yla işbirliği yapması normaldir. Şayet politikamızı düzgün oluşturabilirsek bu iş birliğinden biz de faydalanabiliriz…
    E n v e r P a ş a. Bizim kazancımız ne olacak ki , Yusuf Hocam ? Rusya'nın hakimi olduğu bir vilayet gelecekte ne yapabilir ki?
    Y u s u f Z i y a. Bu sorunun cevabını yaşayacağımız tarih verecek.
    E n v e r P a ş a. Peki, bu günkü tarih hakkında ne diyeceğiz?
    Y u s ı f Z i y a. Paşam, daima Türk halklarının hür ve bağımsız olmasını istedim. Ben Turancıyım. Turancılık sadece toprak ve arazi birliğinden ibaret değil ki... Turan, aynı zamanda manevi birliktir. Bunun için senin birleşme ideallerini ben her zaman destekledim. Ben bu gaye uğrunda kanımın son damlasına kadar savaşacağım.
    E n v e r P a ş a. Ben de halklar arasında nifakın-parçalanmanın karşısındayım. Bu dünyada her milletin yaşama hakkı vardır. Bildiğin gibi, ata tərafından gagavuz, ana tarafından arnavutum. Amma kendimi Türk sayıyorum. Ve bir savaş adamı gibi milletimin yolunda her an canımdan geçmeye hazırım...
    Y u s u f Z i y a. Paşam, savaş demişken, burada sizin savaştığınız cepheler ne durumda?
    E n v e r P a ş a. Yusuf bey, isterseniz cepheye sizi götürüp gezdirebilirim, Bu sayede yakından görmüş olursunuz... (Güler). Buralar senin gibi bir haritacı için ilginç olabilir...
    Y u s u f Z i y a. Güzel bir teklif... Gidelim.

    Onlar çıkarlar. Ses-gürültü. At kişnemeleri işitilir.
    Birinci perdedeki mekan. Buhara. Bolşeviklerin karargahı.
    Duvarda Leninin portresi ve silahlar asılmış. Lev Troçki ve Feyzullah Hocayev.

    L e v T r o ç k i. Yoldaş Hocayev, bütün bu olaylardan sonra anladım ki senin yanındakilerin pek çoğu halk düşmanlarıdır..
    F e y z u l l a h H o c ayev. Lev Davidoviç, Neden bu kanaattesiniz? Bu zamana kadar benim Enver paşa ile bir ilişkim olmadı.
    L e v T r o ç k i. Seninle değil.. Enver Paşa, Osman Hoca Pulathocayev ile çok sıkı-fıkılar..
    F e y z u l l a h H o c ayev. Doğrudur, Osman Hoca vaktiyle Türkiye'de tahsil görmüş...
    L e v T r o ç k i. Feyzullah Qubaydullayeviç, mesele sadece Enver Paşa ve Osman Hoca değil ki. Fergane Cumhuriyetinin emniyet müdürü Abdulhay Arifov da basmacılar tarafına geçmişler. Bundan başka, Enver Paşa Kurşirmat, Cüneyt han ve diğer basmacı reisleri ile anlaşmışlar. Hepsi birlikte Kızılorduya karşı savaşıyorlar. Paşa Buhara'nın doğusunu muhasara etmeye başladı. Bir müddet önce de Düşanbe'yi ele geçirmişti.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Bu meselede ben yalnız siyasi mesuliyet sahibiyim…Enver Paşadan sorumlu değilim… Daha önce Onu burada hiç kimse kabul etmiyordu. Hatta, onu Emir Seyid Alim Hanın baş kumandanı İbrahim bey Lakay hapse atmıştı. Paşayı zindandan Emir serbest bıraktırdı. Benim işitip-bildiğime göre şimdi İbrahim bey ile Türk generalinin arasında açık ve gizli husumet var.
    L e v T r o ç k i. Biliyorum... Orda herkes İbrahim beye Robin Hud, Enver Paşaya ise Napolyon diyorlar.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Onlar birleşemiyorlar... Paşa orduda bütün önderliği bir elde, yani kendi elinde toplamak istiyor.
    L e v T r o ç k i. Bırak, onlar bir-birilerini yesinler... Paşa imkansız onlarla beraber çalışamaz. Vaktiyle, Bindokuzyüz onüçte koskoca Osmanlı ordusunun kumandanlığını bu cesur general iki isyancı dostunun- Talat Paşa ile Cemal Paşanın desteği ile ele geçirmişti. Aslında Türk imparatorluğunun dağılması ve karşılaştığı yenilgi bu üç kişinin eseridir. Talat Paşa ile Cemal Paşa yoklar. İnanıyorum ki, bir an önce Enver Paşa da o dostlarının arkasından “gidecek”... (Pauze). Bazen Milletler kahraman gördükleri kişilerin esiri olurlar...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Ben de aynı fikirdeyim, Lev Davidoviç. Hakikaten, Enver Paşa itilaf devletleri ile savaşa girmekle orduyu bitirdi, Türkiye'yi çok sarstı.Yüz binlerce Türk askerinin ölmesine sebep oldu.
    L e v T r o ç k i. Mustafa Kemal Paşa haklı olarak onu “maceracı, hayalperest” olarak niteliyor. Bu maceracı, hayalperest ve üstelik cesur general Rusya'nın... daha doğrusu, yeni kurulan emekçi devletinin toprakları üzerinde bir imparatorluk kurmak istiyor, buna imkan verir miyiz?. Biz onu da zararlı ideolojisini de doğmadan boğmalıyız. O, dört sene önce kardeşi Nuri Paşanın liderliğinde kurduğu Kafkas İslam ordusunu Baküye göndererek bizim tüm planlarımızı alt-üst etmişti. Şimdi ise zaman o zaman değil…(Pauze). Şimdi hatırlıyorum, Geçen senenin kışında onunla Kremlinde görüşürken bana şöyle söylemişti. ‘’ Asıl şimdi savaş zamanıdır’’. Anladım ki gerçekten asıl şimdi savaş mevsimidir. Biz bu sıcak yaz gününü Enver Paşaya da onun ordusuna da ateşten cehenneme çevireceğiz.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Enver Paşa bu yılın şubat ayında Düşanbe garnizonunun bütün heyetini esir aldığında öyle inanıyordu ki, artık ordusu zaferi kazanacak.
    L e v T r o ç k i. Evet, hatırlıyorum. O, bizden Buhara ve Horasan'dan da çekilmemizi istedi.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Evet, Paşanın ordusu Kafiran'dan Gicuvana doğru çekildi...
    L e v T r o ç k i. Biz bu yaz ona öyle bir darbe vurmalıyız ki, Kafiran da, Gicuvan da düğün yapalım. Yoldaş Hocayev, bilesin ki, Enver Paşa ile bu savaşa bizim bütün ordumuz seferber edildi. General Frunze, Kuybışev, Orconikidze, Kamenev, Peters, Eliva- onların hepsi orada, Semerkand və Buharada'dır... (Pauza). Aslında bu işlere Orconikidze'yi görevlendirdik. Çünkü Enver Paşayı Kremline Serqo Konstantinoviç getirmişti.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Bu tür savaşları siyasetçiler çözemezler.
    L e v T r o ç k i. Doğrudur...Biz sadece politikacılara güvenmiyoruz. Bu gün ön cephede bizim Axunov, Volkov, Petrov,Kakurin, Savko, Melkumyan, Barinov gibi cesur komutanlarımız var. Daha çok onlara güveniyoruz... Bu gün Buhara ordusunun binlerce süngü və kılıçtan başka, yirmi topu vardır.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Ayrıca dikkatinizi çekerim ki yüzkırk komutan askerleri ile bize katıldılar.. Üstelik, iki bin beşyüz basmacı süvari silah terk ederek Sovyet devletine hizmet edeceklerine söz verdi.
    L e v T r o ç k i. Bütün bunlar güzeeel... Bizim maksadımız aynı zamanda Enver Paşayı sağ olarak yakalamaktır.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Dogrusu, ben buna inanmıyorum.
    L e v T r o ç k i. Neden?
    F e y z u l l a h H o c ayev. Paşa sonsuz denilecek kadar iddialı ve mağrur adamdır. O, asla esarete razı olmaz. Böyle bir durumda , büyük ihtimal, intihar eder.
    L e v T r o ç k i. Ben onun ne kadar iddialı biri olduğunu biliyorum. Türkiye'yi baskısıyla İtilaf Devletleri ile savaşa o çekti. Tabancasını çıkarttı bakanların kafasına dayayıp, onları tehdit ile korkuttu... Muharebeden Türkler ne kazandı? Hiçbir şey. Aksine, Mondros teslim sözleşmesine imza attı. İngiliz-Fransız askerleri bütün stratejik mıntıkaları işgal ettiler. "Onlar kazanmasa da biz kazandık. Osmanlının savaşa girmesi, bizlere yaradı. Çarlık Rusyasının yıpranmasını ve bizim güçlenmemizi sağladı."
    Enver Paşa bir denizaltısıyla o zaman Almanların işgalindeki Odessaya, oradan da Almanya'ya kaçtı. İngilizler onun ölüsünü ya da dirisini isteseler de Almanlar Enver'i vermediler. Sonrası da malum... Önce onu bize Radek, sonra da Serqo getirdi... O da gelmiş şimdi burada “İttihad-ı İslam ” kurmak istiyor.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Evet, o, karman çorman bir adamdır.
    L e v T r o ç k i. Yoldaş Feyzullah, işittiğime göre Enver Paşanın ordusunda başka ülkelerin vatandaşları da bulunuyor.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Evet... Orada Türkistanlılardan başka almanlar, ingilizlər, əfganlar, araplar, farslar, hətta ruslar da var.
    L e v T r o ç k i. Söylentiye göre Paşanın ordusuna geçmiş ülkücü dostlarından biri daha katılmış.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Galiba, Siz Yusuf Ziyayı söylüyorsunuz.
    L e v T r o ç k i. Evet...
    F e y z u l l a h H o c ayev.Onun da katıldığını duymuştum.
    L e v T r o ç k i. O, türk ordusunda Albay, rus ordusunda ise generaldi... Neriman Nerimanovun yakın dostu və müttefiğiydi. Üstelik te milliyetçi...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Ben onu tanımıyorum. Yalnız hakkında duydum…
    L e v T r o ç k i. Ben Yusuf Ziyayla Balkan muharibesinde şahsen tanıştım. Dünya savaşından önce…
    F e y z u l l a h H o c ayev. İlginç...
    L e v T r o ç k i. Ben o zaman önce Bulgaristan'a, sonra da Romanya'ya “Kiyevskiy mısl” qazetesinin muhabiri, yani haberci gibi gönderilmiştim. Hatırımdadır, Yusuf Ziya Talıbzade Balkanlara Türk ordusunun içinde gelmişti. Onunla çabuk kaynaştık. Bir kaç dili,ve Rusçayı iyi biliyordu. Etrafındakiler ona sadece isim olarak “HOCA” derlerdi... Yeri gelmişken şunu da söyleyim ki, Türk mevzusu benim her zaman ilgimi çekti. Hele bin dokuz yüz onuncu yılların başında “Genç Türkçüler” hakkında makaleler yazmıştım...

    Uzaktan ateş sesleri gelir. Toplar gürüldemektedir.

    F e y z u l l a h H o c ayev. Güneyden ateş ediyorlar. Muhakkak, Enver Paşanın adamlarıdır.
    L e v T r o ç k i. Biz burada oturup gözlemci gibi bekliyecek miyiz, yoksa…
    F e y z u l l a h H o c ayev. Hayır, yoldaş Troçki, gidelim. Uluğbey Rasathanesi yakınında, hem de en tehlikesiz yerdedir.
    L e v T r o ç k i. Benim bildiğime göre Serqo ve Eliava da orada-rasathanededir. Ben onların yanına gitmek istemiyorum...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Atışma sesleri yaklaşıyor. (Duvarda asılmış silahlardan birini alarak pencereye yaklaşır). Biz de bir şeyler yapmalıyız...

    Feyzullah Hocayev pencereye yaklaşıp ateş açar. Atışma bir hayli davam eder.

    L e v T r o ç k i (ses ve gürültüyü dinleyerek). Benim muhafaza birliğim ateş altında. Basmacılar da o taraftan saldırıyor... Sığınacak yeriniz yok mu?
    F e y z u l l a h H o c ayev. Bodrum var, saklanabiliriz...
    L e v T r o ç k i. O zaman bodruma inelim.

    Lev Troçki ve Feyzullah Hocayev çıkarlar. Heyecan dolu müzik.
    Ses-gürültü, patırtılar. Silah sesleri. Işıklar yanıp-söner.
    Yakınlardan geçen kurşunların ışıkları parlıyor. Kırılan pencere camlarının şangırtısı. Kaçışan asker siluetleri. Uzaktan atılan topların inlemeleri duyuluyor...

    Sahne değişir. Enver Paşanın karargahı.Yakında kale duvarları. At kişnemeleri işitilir. Enver Paşa ve Yusuf Ziya

    E n v e r P a ş a. Bu gün Kurban bayramı. Ben adamlarımızı istirahate göndermek istiyorum. Gitsinler onlar bu güzel günde aileleri ve çocukları ile birlikte geçirsinler.
    Y u s u f Z i y a. Paşam, Aniden kızıllar hücum etseler, ne olacak?
    E n v e r P a ş a. Biz Faruk beyle kızılların komutanına mektup gönderdik. Mektupta, bu gün bütün dünya müslümanlarının mukaddes bayramıdır. Bunun için de her iki tarafın bir-iki günlüğüne ateşkes ilan etmesini teklif ettik.
    Y u s u f Z i y a. Kızıllar buna imkansız razı olmazlar.
    E n v e r P a ş a (uzaklara bakar). Niye ki? Belki de olurlar... işte, Bak, Faruk bey geliyor....Bakalım nasıl bir haber getirecek?
    Y u s u f Z i y a. İbrahim beyden bir habər gelmedi.
    E n v e r P a ş a. İbrahim beyin kuryesi gelmişti. Yedi bin asker göndereceğine söz veriyor.... Şimdi bizim on altı bin savaşçıdan ibaret ordumuz var.

    Faruk bey gelir. Asker selamı verir.

    E n v e r P a ş a. Buyur, ne haberler getirdin, Faruk bey?
    F a r u k bey. Paşam, Kızılların komutanları ile görüştük. Onlar bizim teklifimizi kabul ettiler. Dediler ki, “bu gün bütün dünya müslümanlarının bayramıdır, bizim orduda da müslümanlar var”. Savaşı üç gün duracaklarına söz verdiler.
    E n v e r P a ş a (Yusuf Ziyaya). Gördün mü , Hoca?
    Y u s u f Z i y a. Paşam, doğrusunu söyleyim , benim bu kızıllara hiç güvenim yok.
    E n v e r P a ş a. Öyle şey olur mu? Ya Asker sözü? Askerin sözü şerefidir
    Y u s u f Z i y a. Eğer biz bu anlaşmayı çarlık devri rus askerleri ile yapsaydık, belki de şereften bahsedebilirdik. Amma bu ordunun asker ve subaylarının çoğu aç- açıklardan meydana getirilmiş. Onlar ne bilsinler asker şerefinin, asker sözünün ne olduğunu…
    E n v e r P a ş a. Hocam, en ağırsavaşlarda bile, inancımızı ve itibarımızı bozmamalıyız.
    Y u s u f Z i y a. Paşam, İnşallah senin dediğin gibi olur.
    E n v e r P a ş a. Faruk bey, tabur ve bölük komutanlarına emrimi söyle, üç günlüğüne ateşkes ilan edildi. İsteyen bayramı kendi evinde, ailesi ile birlikte geçirebilir. İzinliler.
    F a r u k bey. Emredersin, Paşam. (Birden hatırlamış gibi elini cebine atar. Çıkarttığı zarfları Enver Paşaya uzatır.) Bu mektuplar Size geldi, Paşam...
    E n v e r P a ş a (mektuplara bakıp hüzünlü bir tebessümle). Hoca, kardeşim, git sen de dinlen... Bizi karşıda yeni savaşlar bekliyor. (Gülümsüyor). Bu ağustos sıcağı büyük savaş faslıdır.

    Faruk bey ve Yusuf Ziya çıkarlar. Musiki.

    E n v e r P a ş a (mektubu okuyur). “Ben Tövfiyayım, Paşam...” (Başını yukarı kaldırıp düşünceli halde). Tövfiya...
    T ö v f i y a. “Ben Tövfiyayım, Paşam.Her zaman senin yanındayım. Ben seni görür, seni duyar, seni sever, sana sarılırım. Amma sen beni görmüyorsun... Belki de beni görmek istemiyorsun?”

    Kadın konuşuyor olsa da sesi yavaş yavaş azalır. Şimdi onun sesini hazin musiki bastırır. Enver Paşa kadına yaklaşır. Tövfiya sanki uça-uça kenara çekilir. Musiki artar. Hazin Türk musikisi.
    Kadın hayalet gibi kaybolur.

    E n v e r P a ş a (ikinci mektubu açıp okuyor). “Selam, benim Enverciğim...”

    Naciye Sultan görünür. O, beyaz elbiselidir.

    N a c i y e S u l t a n. “Selam, benim Enverciğim. Sana uzak Grünvald'dan salamlar gönderiyorum.. Biz çok iyiyiz. Ya senin işlerin nasıl gidiyor, canım benim? Burada qazeteler yinə senden yazıyor. Daima gözlerimin önündesin. Resmine bakıp bakıp qurur duyuyorum. Ne mutlu ki, bu dünyada sen varsın, Canım benim…..’’
    Naciye Sultan sahnede olsa da sesi bir müddet sonra azalarak işitilmez olur ve onun sesini hazin bir musiki bastırır. Enver Paşa ayağa kalkıp Naciye Sultana, daha doğrusu onun hayaline yaklaşır.

    E n v e r P a ş a “Naciyeciğim, sevgili sultanım, cici efendiciğim…
    ... Ah… Naciye, beni unutma, sev ve sadık kal. Düşün ki, yalnız seni düşünen ve dünyayı yalnız seninle güzel görecek birisi uzaklarda senden sadakat ve muhabbet dileniyor. Seni kucaklar, öper, yavrularımla birlikte Hakk’a emanet ederim...”

    Kadın sanki havada uçarak ondan uzaklaşır ve yavaş-yavaş kaybolur.

    Ses-gürültü. Enver Paşa pencereden eşiğe bakar. Silah sesleri. Yusuf Ziya, Devletmend bey ve Faruk bey gelirler. Onlar heyəcanlıdır.

    E n v e r P a ş a. Bu mermi sesleri de nereden geliyor?
    Y u s u f Z i y a. Paşam, Size söyledim ya...
    D e v l e t m e n d bey. İhanet... Kızıllar hücuma geçtiler. Biz ise bütün savaşçıları evlerine gönderdik...
    F a r u k bey. Paşam, ne yapacağız?
    E n v e r P a ş a. Ne yapacağız? (Düşünceli halde). Savaşmaktan başka çıkış yolumuz var mı?..
    Y u s u f Z i y a. Otuz döğüşcü ile bir ordunun karşısına çıkmak...
    E n v e r P a ş a. Hocam, her halde hazır olda durup teslim olacak değiliz Anlaşılan , bu da Allahın bir imtihanıdır....
    D e v l e t m e n d bey. Hakikat bu. Savaşçının görevi savaşmaktır. Gerisini Allah bilir.
    E n v e r P a ş a. Beyler, silahları getirin. Herkes atına... Faruk bey, nöbetçilere haber ver.
    F a r u k bey. Emredersin, Paşam...

    Onlar hızlı adımlarla çıkarlar. Önce kılıç şakırtıları, sonra at kişnemeleri işitilir.
    Kızıl komandolar ateş ederek ileri gelir.

    K ı z ı l K o m u t a n (elini ileri doğru uzatarak nara atar.). Eheyyy... Ateş! Ne duruyorsunuz? Ateş edin... Paşayı diri ele geçirin. Biliyor muyuz ki, Paşa kimdir? O, kendini İslam silahlı kuvvetlerinin baş komutanı, Halifenin damadı ve Muhammedin sevdalısı olarak tanıtıyor... söylenenlere göre o, kıyafetini sık-sık değiştirir. Biz nereden bilelim ki, bu vuruştuğumuz adamlardan hangisi Paşadır? O halde basmacılardan hangisiyle karşılaşırsanız ateş edin. Her halde, bu ölenlerden biri Paşa olacak... Ateeeş...

    Kızıl Komutan ateş açarak sahneyi terk eder. Enver Paşa və Devletmend bey hızlı adımlarla gelirler. Enver Paşanın ceketinin kolu yırtılmış. O, bir elinde kılıç, diğer elinde ise Kur'an tutmuş. Devletmend beyin elinde silah var.

    E n v e r P a ş a. Atımı vurdular. Kurşun kolumu sıyırıp geçti...
    D e v l e t m e n d bey. Benim atım da ayağından yaralandı.
    E n v e r P a ş a. Peki, Faruk bey nerde?
    D e v l e t m e n d bey. O da yaralanmıştı... Amma er meydanındadır.
    E n v e r P a ş a. Ya Hoca Yusuf Ziya?
    D e v l e t m e n d bey. Hoca vuruşa-vuruşa ilerliyordu. Amma üstümüze sel gibi akıp gelen bu ordunun karşısında durmak mümkün değil...
    E n v e r P a ş a. Peki, Osman Hoca nerde kaldı?
    D e v l e t m e n d bey. İbrahim beyle görüşmeye gitmişti.
    E n v e r P a ş a. Biz bu kızıllara inandık... Amma buradan sağ çıkmaya ümidim var daha... Düşanbe'ye doğru çekilmeliyiz...
    D e v l e t m e n d b e y. Biz artık Şirabad ve Baysin cephelerini kaybettik. (Pauze). Bu alçak kızıllar bütün yolları kesmişler... Bura Çağan'dır... Benim küçük vatanımdır. (Elini ileri uzatır). Buradaki her taşı, her ağaçı tanırım... O taraf ise Belcuvan'dır...
    E n v e r P a ş a. Biz bu kızıl seli yarıp geçmeliyiz, Devletmend bey...
    D e v l e t m e n d b e y. Bu selin ucu-bucağı görünmüyor, Paşam... Tamamen doğruca üstümüze geliyorlar...
    E n v e r P a ş a. Şu gelen kimdir?
    D e v l e t m e n d b e y. Faruk beydir.

    Faruk bey koşa koşa gelir.

    F a r u k bey. Kuşatıldık , Paşam. Kızılların komutanı teslim olmamızı istiyor.
    E n v e r P a ş a. Teslim olmak? (Acı-acı güler). Ha-ha-ha... Onu asla göremeyecekler.
    D e v l e t m e n d b e y. Kanımızın son damlasına, son kurşunumuza kadar savaşacağız.
    E n v e r P a ş a. Onlar Enver Paşayı demir kafeste görmek istiyor. Amma bu, onlara kısmet olmayacak...Kurt kafeste yaşamaz... Yaşasa da o kurt değildir.
    F a r u k bey. Paşam, çekilmemiz lazım...
    E n v e r P a ş a. Çekileceğimiz bir yer yok... Bu yandan İbrahim bey bizi aldattı... O yandan “kızıllar” ihanet etti... Seyid Alim Han da sözünde durmadı…Duyduğuma göre bu savaşa Troçki ile Orconikidze Semerkand'dan komuta ediyorlar. Amma onların arzuları boşa çıkacak...

    Uzaktan patlayan mermilerin cehennemi ışıkları gökyüzünde titreşir.

    F a r u k bey. Devletmend bey, Enver Paşa, kızıllar karargahımızı ateşe verdiler Derhal geri çekilmeliyiz.
    E n v e r P a ş a. Kışlaya çekilemeyiz. Bu alçaklar bütün evleri ateşe verir. Sivilleri katleder, öldürürler.
    D e v l e t m e n d b e y. Kale surlarının arkasına çekilelim…

    Onlar kenara çekilirler. Kızıl Komutan koşarak gelir.

    K ı z ı l K o m u t a n (elini ileri doğru uzatarak bağırır). Ehey, ateş! Ateş emri verildi! Ateş diyorum size... Hiç kimseye acımak yok... Her cenahtan hücum ediyoruz. Beni takip edin!...

    Enver Paşa, Devletmend bey ve Faruk bey görünürler. Sonra Enver Paşa kale duvarının arkasına çekilir. Kılıç şakırtısı işitilir. İnilti, ah-uf, feryad çığlıkları işitilir. Sürekli ateş sesleri. Bir süre sonra Enver Paşa kılıcını başı üstünde döndererek görünür ve yenidən yok olur. Onun kale duvarları arkasında birileriyle vuruştuğu hiss olunur. Enver Paşa yine görünür, onun koltuğunda Kuran var. Kızıl Komutan uzaktan görünür.

    E n v e r P a ş a. And olsun bu mukaddes Kur'an'a ki, son nefesime kadar bu cihat meydanını terk etmeyeceğim...
    D e v l e t m e n d b e y. Ben de...
    F a r u k bey. Paşam, ben de...
    Kızıl Komutan . Ateş!.. Ateş açın...
    E n v e r P a ş a. Haydi, peşimden gelin... Kana-kan, ölüme-ölüm. Benim başım ya bedenimin üstünde duracak ya da bir mızrağın üstünde... Ömrüm kan ve ölüm görerek geçti. Şimdiye kadar ecel benden uzakta gezdi. Anlaşılan, kendim, kendi ecelime şahit olacağım…

    Etrafı gittikçe tüstü-duman bürür. Kızıl Komutan Enver Paşaya nişan alıp,tetiğe basar. Enver Paşa sendelese de yıkılmaz, kale duvarına yaslanır.

    D e v l e t m e n d b e y. Alçak!. Şimdi seni it gibi geberteceğim...

    Devletmend bey nişan alıp kızıl askere ateş açar.

    K ı z ı l K o m u t a n. Köpekler.. Basmacı köpek soyları... Sizin kurşunlarınız Kızıl Askerin zırhlı sinesine işlemez.
    D e v l e t m e n d b e y. Öyleyse Al bi’ daha…

    Devletmend bey ateş açar. Kızıl asker bağırarak yere düşer..

    Kızıl Komutan: (sürünerek ileriye doğru can atar, sanki emekliyor). Hey... Enver Paşa burada... Onu sağ yakalayın... Hücum... Hücuum...
    E n v e r P a ş a. Sen Enver Paşanın ölüsüne de yaklaşamazsın...
    D e v l e t m e n d b e y (Kızıl Askere nişan alarak). Bu kızıl köpek ölmek istemiyor . Al bir daha...

    Ateş sesləri. Atışma. Enver Paşa ileriye doğru adım atar. Kurşuni kıyafetli, siyah asker siluetleri onları kuşatır, muhasaraya alır. Kızıl Asker sürüne sürüne kenara çekilir. Her taraftan ateş açılır.
    Enver Paşa kılıcını havada döndererek kale duvarının arkasına geçer. Demir şakırtlıları kurşun sesleri işitilir. Az sonra Enver Paşa ağır ağır sahneye çıkar.

    K ı z ı l K o m u t a n. Ateş!..

    Tüstü. Duman. Ses-gürültü. İnilti. Ateş sesleri.
    Şimdi sahnede basmacı- savaşçı giyiminde yalnız üç adam var: Enver Paşa, Devletmend bey ve Faruk bey. Onlar her taraftan Kurşun yağmuruna tutulmuşlardır.Önce Enver Paşaya arka arkaya beş kurşun isabet eder..

    D e v l e t m e n d b y (Devletmend bey- Kızıl Askere ateş eder). Bu köpek daha gebermemiş ...
    K Iı z ı l Komutan. Makinalının bütün mermileri Enver Paşanın üzerine saçıldı. Daha bana ölüm yoktur. Ölsem bile kahraman gibi defn edileceğim. Amma ölmeden önce kızıl bayrak nişanına layık görülmeyi çok isterdim. Ve bu madalyayı üniformamın yakasına Yoldaş Troçki taksın.
    D e v l e t m e n d b e y. Bu ahmağın son arzusuna bak... Yakası madalyalı ölmek istiyor.
    E n v e r P a ş a. Faruk bey...
    F a r u k bey. Paşam...

    Enver Paşa kale duvarına yaslanıp bir müddet ayak üstünde “donar” kalır. Sonra her taraftan kurşuna tutulan Devletmend bey ve Faruk bey bir adım ileri yürüyüp Enver Paşaya yakınlaşırlar. Devletmend bey başını onun omzuna dayar.

    F a r u k bey. Paşam... Ölme Paşam... Komutanım Devletmend bey... Ölmeyin... N’olur, ölmeyin... Ölmeyin...

    Bu sırada Kızıl Asker sürünerek yeniden ayaga kalkıp silahını onlara doğru ateş eder.aynı anda Yusuf Ziya ve Osman Hoca görünür. Onlar aynı zamanda Kızıl Komutana ateş açarlar. Kızıl Komutan bağırarak yere düşer.

    Y u s u f Ziya (Enver Paşa ya yakınlaşır). Enver bey... Paşam....
    E n v e r P a ş a. Hocam, ben artık bu yalan dünyayı terk ediyorum...
    O s m a n Hoca. Paşam, sen yaşamalısın...
    E n v e r P a ş a. Biz aldandık... Amma savaş devam ediyor. de ki, bu kızıl kasırga def olup gitti...
    O s m a n Hoca. Biz bu kızıl illetten canımızı kurtara bilseydik...
    D e v l e t m e n d b e y. Basmacılar toparlanıyor.

    Uzaktan sloganlar işitilir: “Yaşa, yaşa, Enver Paşa!”. “Devletmend bey, Allah yardımcın olsun…

    E n v e r P a ş a. Bizim mücahitlerdir...

    Devletmend bey yavaş-yavaş diz üstü çöker.

    O s m a n Hoca. Aman Allah... Devletmend bey!..
    F a r u k bey. Devletmend bey!.. Komutanım...
    Y u s u f Ziya. İlahi, bizim milletimizi neden bu zülme düçar ettin? Paşam...
    E n v e r P a ş a (duvara yaslanmış halde). Hocam, her başlangıcın bir sonu olur. Bu Kur'anı ve bu kılıcı al. Beni sen defn edersin... Yasin suresini oku üzerime… Hocam... Bir ricam daha var. Eğer karargaha gidebilirsen, oradan benim çantamı da al... O çantada Naciye Sultana yazdığım son metkup var... O mektubu sahibine ulaştır… (Pauze). He, Sanki, Devletmend bey kurtuldu gibi... Osman Hoca, Devletmend beyle her ikimizi bir yerde defn edin... Mezarımızı derin kazın ki Düşmanlar bizim cesedimize ulaşamasınlar. Allah Şehadetimizi kabul eylesin…

    Yusıf Ziya kılıncı ve Kur'anı alır, öpüp başının üstüne koyar.
    Enver Paşa yavaş-yavaş yere yığılır.




    SON SÖZ

    Yusuf Ziya ve Osman Hoca sahnenin önüne gelirler. Uzaktan minareden yükselen ezan sesi işitilir.

    Elinde Kuranı tutan Yusuf Ziyanın sesi müezzinin sesine karışır

    Ezan sesini keder dolu musik takip eder. Ve bu sırada Naciye Sultan ve Tövfiya bir hayal gibi zühur ederler. Onlar yere uzanmış Enver Paşanın ve Devletmend beyin etrafında dönerler, daha sonra sonra beyaz heykel ve ya baştaşı gibi donup kalırlar.
    Uzakdan ateş sesləri işitilir.

    Ordan oraya koşuşan silahlı asker siluetleri ve onlarla birlikte olan kalabalık kaybolur.

    Işıklar yanıp-söner. Sahnede yalnız havada oynayan, ışıkta parıldayan bir kılınç görünür.

    Musiki sedası git-gide yükselir.
    Gösterinin bütün iştirakçileri sahneye gelir.

    Perde
    Son


    Not:
    Dramadaki tüm katılımcılar gerçek tarihi figürlerdir.

    Çeviren:
    Abdurrahman Karaköse

    Editör: Necattin Kökten







    DENİZ GÖÇÜ
    (hikaye-parable)

    Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür. Kim de zerre kadar şer işlemişse onu (karşılığını) görür.
    Kur’an-ı Kerim’den, Zelzele Suresi 7-8


    Ölene kadar sadık kal!
    Tanah’ta geçen son peygamber Yeşeya’nın Apokalipsis kitabından 2:10


    Çiçek, tüm yıldızlarını yitiren sabahın gökyüzüne şikâyet ediyor: “Ben çiy damlamı kaybetmişim.”
    Rabindranath Tagore
















    Elbette sen kuşların, hayvanların, balıkların dilini anlıyor, onlarla sohbet ediyorsun. Hatta otlarla ve çiçeklerle bile konuşabiliyorsun. Peki, kendi çevrendeki insanların dilini anlayabiliyor musun? Bununla birlikte o insanların seni duyduğuna ve anladığına inanıyor musun? Niye susuyorsun? Cevap versene!
     



    …hâlâ Tugay’dan bir haber yoktu. Kadın’ın da gideceği bir yeri…
    Henüz akşam olmamıştı. Ama kadına hava kararmış gibi geliyordu. Güneş nedense zamanından önce batmış...
    Ana korkuya kapılmıştı. Önce fısıldayarak inledi, sonra da feryat etmeye başladı:
    “Tugay!.. Oğlum!..”
    Kadının titrek sesi kendisine de yabancı geldi. Sanki bu ses uzaklardan, hatta ta kuyunun dibinden geliyordu.
    Zaman sessiz sedasız geçip gidiyordu hissettirmeksizin. Sanki bu sükunet -her şeyin üstüne- gözle görünmesinin ihtimali olmayan ve yalnız; insan kalbinin sezebileceği soğuk bir perde çekmişti.
    Ve Tugay’dan bir haber yoktu.
    “Tugay!.. Oğlum!.. Neredesin?..”

    **
    Küçük kasabanın ücra bir köşesinde haneleri neredeyse dip dibe olan üstü kırmızı kiremitli iki ufak ev vardı. Uzaktan bakınca bu evlerin çatıları bir çift tavşan kulağına benziyordu. Tugay isimli genç adam annesiyle birlikte bu evlerden birinde yaşıyordu. Komşu evin sakini ise Şehla isimli bir kızdı. Bu konuyu sonra açalım. Şimdilik kasaba ve Tugay’la alakalı sohbetimizi devam ettirelim.
    Bu kasabanın insanları esasen balıkçılıkla geçiniyordu. Doğrudur, kasaba denizden hayli uzaktaydı, hatta buradan deniz görünmüyordu bile. Fakat koca denizin havası, onun nem ve yosun kokusuyla dolu bu yerlerde çok net duyuluyordu. İnsanlar balık avına; uygun bir hava durumunda çıkmak için çoğu zaman işlerini denizden esen rüzgarın yönüne göre planlıyorlardı.
    O gün; sıradan bir gündü.
    Tugay’ın annesi avluya çıkıp büyük bir teslimiyetle gökyüzüne doğru baktı. Uzakta, beyaz kıvrımlı boz bulutlar görünüyordu. Ama o boz bulutların gittikçe koyulaşması; kadının canını sıktı. Galiba bulutlar denizin üstünde toplanıyordu. Annenin hesabına göre Tugay denizden döneli çok olmalıydı. Kaygılanmaya başladı:
    “Acaba oğlum niye gecikti? Belki denizde fırtına çıkmıştır! Ya da balık tutamadı! Belki de bir şey oldu! Belki...”
    Annenin gözleri yolda kalmıştı ve Tugay’dan bir ses seda yoktu.
    Babasını erken kaybeden genç adam çok küçük yaşlarda sınavlardan geçmiş, yeri geldiğinde annesiyle birlikte konu komşuya yardım ettiği bile olmuştu. Aile toplam iki kişiden ibaret olsa da geçinmek zordu. Buralarda geçim sıkıntısı çekmeyen; parmakla sayılacak kadar azdı. Sanki yakınlardaki koca denizi, bu koca denizin kıyısındaki küçük kasabayı ve koca denizin kıyısındaki küçük kasabanın sakinlerini tanrı dahi unutmuş gibiydi temelli.
    “Hayır, biz unuttuk tanrıyı oğlum. Tanrı kendi yarattığı varlığı asla unutmaz. İnsanlar kolay yoldan geçinmek istiyorlar. Çoğu yaşamak için gece gündüz ter dökmenin gerektiğini anlamak istemiyor. Tanrı hiç kimsenin emeğini karşılıksız bırakmaz oğlum.”
    Bunlar Tugay’ın annesinin sık sık tekrar ettiği sözlerdi.
    Tugay zordan kaçan biri değildi. Annesinin bazen ağzının içinde fısıltıyla bazen de yüksek sesle okuduğu dualar onun çalışma şevkini daha da artırıyordu.
    Son zamanlarda Tugay diğer balıkçılarla dost olmuştu. Bazen geceleri bile kayıkla açık denize, balık avına çıkıyordu. Ağa düşen balıkların büyük bir kısmı satışa sunuluyordu. Çoğu zaman birlikte ava çıktıkları yaşlı balıkçının verdiği ufak balıklar evde onların sofrasına geliyordu. Bu gibi zamanlarda evladının kazancını gören annenin içine su serpiliyordu.
    Hatta yaşlı balıkçıların yumruk yumruğa ettiği birçok kavgada Tugay’ın defalarca kez hem şahit hem taraf olduğundan da haberdardı. Elbette balığın bol olduğu bölgeler için mücadele ederek denizi “bölmek” isteyen bu yaşlı adamların yaramaz çocuklar gibi küfürler ederek birbirinin üstüne çullanması; birbirlerinin yakalarına yapışmaları çok komik ve... Aynı zamanda acıydı da. Bu kaba “denizci”lerin, bu balıkçıların kavgası sırasında imkân bulan fırsatçıların Tugay’a da bir iki okkalı yumruk iliştirdiği olmuştu. Fakat Tugay evde, bu konuda tek bir söz etmemişti. Kadın bu kavga gürültüyle alakalı şeyleri konu komşudan dinlemiş ve iç âleminde, oğlunun ketumluğundan hayli memnun kalmış, ona kalben “Maşallah!” demişti. Nihayetinde ketum insanların karakterleri de genelde sağlam olur.
    Ve Tugay’dan bir haber yoktu.
    “Tugay!.. Nerede kaldın evladım?!”

    **
    Tugay’ın gecikmesinden rahatsız olan yalnız; anne değildi. Avluda ne yapacağını bilemeyerek sağa sola koşuşturan alabay da iri ve kederli gözlerini sık sık uzaklara, ufuklara dikiyordu. Dostunun denizden ne zaman döneceğini genelde hep önceden bilirdi. Öyle ki Tugay gelmeden hayli önce bahçe kapısının önünde sessiz sedasız bekler ve gözünü yola dikerdi. Aslında Tugay’ın yolunu gözleyen yalnız anne ve alabay değildi. Tugay’ın diğer dostları kartal ve balık da telaşla çırpınıyorlardı.
    Tugay hayvanları ve kuşları çok seviyordu. Avluda dostları için güzelce yer yapmıştı. Köpek çamur ve kamışla örülen küçük kulübesinde, kartal evin kameriyesinde, balık da büyük süs havuzunda yaşıyordu. Köpek, kartal ve balık yalnız Tugay’la değil, çok gariptir ki aynı zamanda birbirileriyle de dostluk ediyorlardı. Onların dayanışmasını fark eden yakın komşular şaşkınlık içinde kalmışlardı, hiç böyle iş olur muydu? Sabahtan akşama kadar köpekle kartal bütün günü bir arada geçiriyordu. Daha bu ne ki?! Sıcak havalarda bu ikisi balığa misafir oluyorlar, üçü de havuzda hoplayıp zıplıyor, tam da birbirleriyle şakalaşan yaramaz çocuklar gibi gürültü çıkarıyorlardı. Başlarda onların bu hareketlerini çok umursamayan anne ve Tugay, artık üçünün de birbirlerinin dilini konuşarak sohbet ettiklerine, hatta neredeyse insanlar gibi muhabbet ettiklerine zerre kadar şüphe duymuyorlardı. Doğanın koynuna birbiriyle hiç anlaşamayan bu acayip canlılar, bu avluda gerçekten dost olmuşlardı!
    Tugay dostlarına isim de vermişti. Akıllı gözleri parıl parıl parlayan balığa Yakut, kanatlarını genişçe açıp çırpınan kartala Aykut, avluda gezip dolanan alabaya Kayut diye sesleniyordu. Dikkat ederseniz bu isimlerin hepsi Tugay’ın kendi isminden türemişti. İşin en garip ve ilginç yanı ise dostların hepsi, taşıdıkları isimleri gayet iyi anlıyordu, sanki bu isimlerle gelmişlerdi dünyaya. Tugay “Aykut!” der demez kartal uçup onun yanına gelir, omzuna konardı. Adını duyan alabay, yani Kayut, göz açıp kapayıncaya kadar Tugay’ın yanına varır, arka ayaklarının üstüne kalkıp bir iki kez havlardı. Yakut da sevgili dostunun nidasına kayıtsız kalmazdı, adını Tugay’ın ağzından duyduğu gibi kınından çıkan gümüş renkli kılıç misali sudan yukarı doğru fırlayıp yükselir, havada kavis çizdikten sonra kendini baş aşağı dimdik bırakarak havuzun dibine dalardı.
    Bazen evde barkta kimse olmayınca dostlar havuz başına toplanarak kendi dillerinde uzun uzadıya konuşur, sohbet ederlerdi artık konu ne ise?..
    Çoğu zaman Tugay da bu ekibe katılır, onların sohbetine kulak kabartırdı. Uzaktan bir gören olsaydı, onların hakikaten bir konuda bir şeyler konuştuğunu zannederdi.
    Ve Tugay’ın, dostların her biriyle ayrı bir tanışma hikâyesi vardı.
    Alabayı ona uzak akrabalarından biri hediye etmişti. Hikâyesine gelince: Bu akraba zamanında ormandan bulup ehlileştirdiği, şimdi ise kapısının önünde beslediği anne köpeğin yavrularından yakasını kurtarmak için onları bir çuvala koyup uzak köylerden birine götürmüş, burada bir ormana bırakıp eve dönmüştü. Birkaç gün sonra eniklerden biri bu uzun yolu kat ederek geri dönmüş, sahibini tekrar bulmuştu. Adam bundan sonra da eniği defalarca kez seyiplemek istese de hiçbir sonuç alalamış, çokbilmiş enik her seferinde geri dönüşü olmaması için hesaplanan uzak seyahatlerden eve sağ salim dönmeyi başarmıştı. Enikten bıkan sahibi, günlerden bir gün daha sert bir karar almak için düşünürken Tugay onlara misafirliğe gelmişti. Eniğin yiğitliği hususundaki hikâyelere kulak kabartan Tugay, hayvanı çuvala koyup eve getirdi. Bir iki gün uzun ve paslı zincirle bağlı kalan enik, kısa süre içinde eve barka alışmıştı bile. Çok geçmeden zinciri çözülen eniğin bu tatlı aileyi terk etme arzusu yitmişti galiba temelli.
    Genç adamın kartalla olan dostluğunun da garip bir hikâyesi var. Tugay bir keresinde denizden dönerken kayalıklardan bir hışırtı sesi geldi. Önce yılan olduğunu sandı. Bu yüzden yolunu değiştirmek istedi. Fakat çok geçmeden kayanın dibindeki koca kuşu görüp ister istemez durdu; sert ve gri bir kayaya sığınan kartalın kin ve öfke dolu gözleri Tugay’ı hedef almıştı. Galiba göklerin kaplanı yaralıydı. Tugay’la kartal uzun bir süre karşı karşıya, göz göze beklediler. Sonra oğlan küçük ve dikkatli adımlarla kuşa yaklaştı, eğilerek hayvanın başını okşadı yavaşça. Kartal boynunu ileri doğru uzatarak kanatlarını yana açmak istedi. Tugay, kartalın kanatlarından birinin açılmadığını yeni fark etmişti. Açılmayan kanadın altından sızan kanı gördüğünde ise Tugay düşüncesinde yanılmadığını anladı. Kartal, ayaklarından birini ileri doğru uzatıp pençelerini gururla Tugay’ın kolunun üstüne koydu. Tugay bu jesti, bu erkekçe edayı, gelecekteki dostluğa yorarak eğildi ve kartalı yerden aldı, onu kucağında eve getirdi. Annesi, merhem koyup sardı kartalın kanadını. Kuş kısa süre içinde iyileşti. Fakat galiba onun bu evden uçup gitmek gibi bir niyeti yoktu. Hatta Tugay onu bir keresinde kolunun altına alıp zamanında tanıştıkları yere, deniz kıyısındaki kayalıklara götürdü. Ancak eve geldiğinde gördü ki kuş eve ondan önce uçup gelmiş, avluda ve dost olduğu alabayla tatlı tatlı sohbet ediyor.
    Balığa gelince... Tugay bu balığı filesinde bulup getirmişti. Genelde avda, ağa envai çeşit balıklar düşüyordu düşmesine... Ama ne tecrübeli balıkçılar ne de genç Tugay bu sularda şimdiye kadar böyle bir balığa denk gelmemişlerdi. Bu hayvan; gümüş renkli, zarif, güzel ve esrarengiz bir canlıydı. Sonraları Tugay’ın “Yakut” diye seslendiği bu tuzlu su güzeli, acayip hareketleriyle daha ilk dakikada onun dikkatini çekmişti. Gerçek dansçılar, atletik sporcular gibi suda yorulmadan hoplayıp zıplıyordu. Hem de nasıl mı? Kuyruğunun üstünde dimdik durup deveme gibi kâh sağa kâh sola dönüyor, sihirbazlar misali eğlenceli, komik hareketler yapıyordu. Tugay onu tamahkâr balıkçıların elinden zorla kurtarıp eve getirdiğine memnundu. Başlarda bu garip balığa kanı kaynamayan, ona ısınmayan anne de artık Yakut’a alışmıştı; boş zamanlarında balığın dansını izlemeye doyamayan kadın, bazen kendini tutamayarak samimiyetle gülüyordu.
    ...Tugay’dan haber yoktu. Nedense dostların da hiç sesi soluğu çıkmıyordu. Genelde bu saatlerde avluya gelip anneyi ziyaret eden Şehla da görünmüyordu bugün ters gibi.
    Tugay geciktiği için rahatsız olan kadını bir de bu dilsiz ve akılsızların dertli görünüşü üzüyordu. Ama bunlara ne olmuştu böyle? Acaba içlerine bir şey mi doğmuştu? Belki de bir şey biliyorlardı!
    – Sizin neyiniz var böyle? Niye konuşmuyorsunuz?
    Ağzından gayriihtiyarî dökülen bu sözcükler, annenin kendisine de garip geldi. Nihayetinde kime başvuruyordu?! Kartala! Balığa! Alabaya! Sanki annenin söylediklerinden bir şey anlayacaklardı da!..
    Kadın daha çok garipsedi sonra. Çünkü onun hitabını duyan dostlar, havuz başına toplanıp önce yavaşça, fısıltıyla, ardından yüksek sesle fısır fısır bir şey tartışmaya başlamış gibilerdi.
    Çok geçmeden yine sessizlik çöktü. Alabay ayaklarını sürüyerek havuzun yanından uzaklaşıp kimseye çaktırmadan bahçeden çıktı. Anne yeni hatırlamıştı: Bir keresinde yine böyle bir hadise yaşanmıştı. O zaman eve geç gelen Tugay’ı Kayut bulup getirmişti eve. Meğer o gün denizde tufan çıkmış ve bu yüzden Tugay balıkçı arkadaşıyla geceyi orman koruyucusunun kulübesinde geçirmişti. Sonraları Tugay o gece köpeğin onun ceketine yapışıp neredeyse çekiştirerek evlerine, annesinin yanına getirdiğini anlatacaktı. Acaba Tugay yine o kulübede mi geçirecekti geceyi? Belki de yine alabay bulup eve getirecekti dostunu!
    Ama köpek bu kez çabuk döndü. Galiba bu; Tugay’ın o kadar da yakınlarda olmadığı anlamına geliyordu. Çünkü anne, genlerinden gelen hissetme yetisinin alabayı kandıramayacağını gayet iyi biliyordu.
    Köpek geri döndükten sonra kartal onun yanına vardı. Kanatlarını genişçe açarak uzun bir süre melul mahzun Kayut’u, yani alabayı süzdü. Köpek bir iki kez havladı. Onun yanık ve boğuk sesini duyan Yakut havuzda çırpınmaya başladı. Kartal tüm gücüyle bir kez öterek ayağını yerden kesti ve kanatlarını açıp evin üstünde birkaç kez tur attı.
    Bu esnada bahçe kapısından içeri bir kız girdi. Evet, bu; komşu kız Şehla’ydı. Kız sanki bu kasabaya masal dünyasından kaçıp gelmişti. Ürkek, ceylan gibi yürüyen, ahu duruşlu, servi boylu bir kızdı Şehla. Öyle güzel bir kızdı ki ay bir yana güneş bir yana! Şehla’nın bu dünyada bir tek annesi vardı. Garip işti, sanki doğa, bu anne kızı karakteristik olarak birbirinin tam tersi yaratmıştı: Anne soğukkanlı, kız ise alımlıydı. Aslında Şehla’yı ninesi büyütmüştü, bir süre önce kadın vefat ettikten sonra kız hiç konuşmayan, suratı hep asık olan annesiyle yaşamak zorunda kalmıştı; sıkılıyordu. Gökyüzündeki ay kadar yalnızdı, nedense ay da onun gibi sıkılıyormuş gibi geliyordu kendisine. Ancak ay gökyüzünde, o ise yeryüzündeydi.
    Kadın bir anlığına hayal dünyasından çıkarak adım attı, ileride, fark ettirmeden, neredeyse bir gölge gibi sessiz sedasız bahçeye giren komşu kızla yüz yüze geldi.
    – Merhaba teyze.
    – Merhaba kızım.
    – Kartalın sesini duyup geldim. Kötü bir şey olmadı ya?
    – Kötü bir şey mi? Yok... Ama Tugay denizden dönmedi. Çok canım sıkılıyor, çok kaygılanıyorum güzel kızım.
    –İnşallah gelir teyze. Üzülmeyin.
    Nedense kızın sesi biraz titriyordu. Aslında Şehla içinde gizlemeye çalıştığı telaşı boğmak istiyordu ama galiba bunu başaramıyordu. Boş yere telaşlanmıyordu. Geçen gece, odasında, açık pencerenin önündeki yatağına uzanmış gökyüzünde parlayan yıldızları uzun bir süre seyretmişti. Sonra bu sonsuz ve gizemli gökyüzünün koynunda, sanki birbiriyle işaret dili sayesinde konuşan, birbirine göz kırpan yıldızları izleyerek uykuya dalmıştı. Sabaha doğru garip bir rüya görmüştü. Tugay’ın küçük kayığı suları yararak hızla ilerliyordu. Mavi, göz yaşı gibi dupduru suların üstüne haddi hesabı olmayacak kadar çok çiçek saçılmıştı rengârenk. En şaşırtıcı yanı ise Şehla’nın üstünde yattığı yatak, daha doğrusu karyola, bu mavi suların koynunda, Tugay’ın kayığının ardından gidiyordu yüzerek. Tugay gülümseyerek ona el sallıyor, arada bir kıza öpücük atıyordu. Sanki Şehla’nın karyolası bir kayığa dönüşmüştü. Rengârenk suların üstüne saçılan envai çeşit çiçeğin kokusu kızı rüyada mest etmişti ve Şehla fırsatını bulduğunda bazen o çiçeklerden birkaçını avuçlayarak kendine bir buket yapmıştı. Taptaze çiçeklerin parlak yapraklarından süzülen su damlaları kızın göğsüne, yüzüne gözüne sıçramıştı. Nedense bu soğuk damlalar onun yüzünü kıvılcım gibi yakmıştı. Şehla uykudan uyandığında, açık pencereden yüzüne gelen yağmur damlaları biraz önce rüyada gördüğü damlalar gibi sıcak değildi, samimiydi. Galiba az önce Tugay’ın ona attığı öpücüklerin samimiyeti bu damlalara sirayet etmişti. Şehla yatağında doğrulup pencereyi örterken kederli ve mavimtırak camdan ona ay yüzlü bir güzelin baktığını görünce, rüyadan beri içinde bir pınar gibi çağlayan şaşkınlık hissi damla damla artarak gür ve coşkun bir şelaleye dönüşmüştü; kız az kalsın kendini tanımayacaktı. Nasıl da büyümüştü!.. Sanki o an birisi, tanımadığı bir adam ona bakıyordu uzaktan. Hâlbuki Şehla her zamanki gibi kendi yatağındaydı bir başına. Kızın yanakları al al olmuş yanıyordu.
    Kız hâlâ o garip rüyanın etkisi altındaydı ve gördüğü o çiçeklerin hoş kokusu hâlâ çekilmemişti. “Acaba Tugay’ın başına bir iş mi geldi?” Şehla o sırada aklına gelen karmakarışık düşünceler yüzünden korkuya kapıldı. Fakat kendini toparlayıp metin durdu.
    Anne, denizde giden Tugay için en çok endişe edenlerden birinin de komşu kızı Şehla olduğunu biliyordu. Bunu bir kadın içgüdüsüyle hisseden anne, kızın aklından geçenleri onun pınar suyu gibi saf ve duru gözlerinden de titrek ses tonundaki telaştan da okuyabiliyordu.
    – Evet, işte, kartal dönüp geldi.
    Bunu başını kaldırıp gökyüzüne bakan Şehla söyledi. Hakikaten de bu; Aykut’tu. Kuş havada tur atıp havuzun kenarına kondu. Başını sudan çıkaran balığın iri ve donuk gözleri kartalın üstüne dikildi. Köpek de onların yanına gitti. Dostların bu hareketi Şehla’nın dikkatinden kaçmadı. “Sanki bunlar sohbet ediyor gibiler!” diyerek şaşkınlıkla dillendi.
    Anne acı bir tebessümle gülümsedi:
    –Evet, öyle kızım, doğru bildin, sohbet ediyorlar.
    Bu sırada öyle bir hadise yaşandı ki anne ile Şehla’nın hayretinden yer ayaklarının altından çekildi.
    Önce alabay yaydan çıkan ok gibi bahçe kapısına doğru fırlayıp bir anda gözden kayboldu. Az sonra Yakut havuzun sakin ve durgun suyunu hançer gibi yararak havaya yükseldi. Bir süre sanki havada donup kalan balık tekrar baş aşağı yönelerek suyun derinliklerine daldı. Balığın bu garip hareketi birkaç kez yinelendi.
    Kız omuzlarını silkerek büyük bir merakla; suda çırpınan balığı süzerken “Buna ne oldu böyle?” diye sordu. Anne “Herhalde Tugay’ı özledi” diye kederle cevap verdi.
    Ama balık galiba sakinleşmek niyetinde değildi. Kâh çıkıp geri dalıyor kâh suda çırpınıyor kâh kendini havuzun soğuk duvarlarına vuruyordu. Bu manzarayı seyreden kartal aniden kanatlarını açarak ayaklarını yerden kesti, havuzun üstünde birkaç kez tur attı ve bu sırada sudan çıkarak havaya yükselen gümüş renkli balığı ansızın kaparak pençesine alıp öttü.
    Kartal göz açıp kapatıncaya kadar ortadan kayboldu.
    Anne il Şehla oldukları yerde öylece donup kalmışlardı. Derken kendine gelen Şehla dillendi:
    –Herhalde balığı parçalayacak.
    Gökyüzüne bakakalan anne sanki kendi kendine konuşuyor gibiydi: “Hayır, olamaz,” dedi ve ekledi:
    – Nihayetinde onlar yakın dostlar.
    – Peki, o halde niye kaçıp ortadan kayboldular?
    – Ben de hayret ettim. Doğrusu son zamanlarda
    Tugay bazen eve gelmeyince, onun kokusunu bunlardan alıyordum. Ama bunlar işte böyle... Yani bu kadar nankörlermiş! Tugay yok diye kaçıp gitmiş olabilirler. Yazıklar olsun ki ben de bunlara fena inanmış, fena alışmıştım. Yanlış yapmışım, belli. Ah yavrum, artık insanlarda bile çoğunlukla minnet kalmamış, kaldı ki Allah’ın dilsiz ve akılsız kuşu hayvanı... Şehla!.. Kızım, acaba oğlumun başına bir şey mi geldi? Dilim kurusaydı ama... Acaba tufana mı yakalandı? Belki de yavrum denizde köpekbalıklarına, deniz yırtıcılarına denk geldi? Belki... Belki…
    Şehla anneyi epey teskin etse de bunun çok da bir faydası olmadı, biraz sonra kadının gözyaşları onun solgun yanaklarını yıkamaya başladı. Şehla anneyi keder deryasına gark eden şeyin; yalnız biricik oğlunun deniz seferinden bu kadar geç kalması değil aynı zamanda Tugay’ın avludaki dostlarının, alabayın, balığın ve kartalın aniden ortadan kaybolmasının da etki ettiğini, bu nankörlüğe karşı üzüldüğünü hissedebiliyordu.
    Gerçekten de acaba dostlara birden bire ne olmuştu böyle? Kendi evlerini niye terk etmişlerdi? Belki de Tugay’ın kaybolmasından yararlanarak dağılmaya karar vermişlerdi. Nihayetinde ne olursa olsun onların da kendi vatanları vardı. Balığın vatanı deniz, kartalınki gökyüzü, köpeğin ise ormandı.
    Anne derdine yanmaktaydı. Şehla hâlâ onu teselli ediyordu.

    **
    Aniden bastıran fırtına Tugay’la yaşlı balıkçıyı denizin ortasında yakaladı. Göz açıp kapatıncaya kadar geçen sürede bozuldu hava. Kurşun gibi ağır dalgalar onların hafif kayığını yaprak misali bir oraya bir buraya sürüklemeye başladı. Artık kayığın içinde bir gölet meydana gelmişti. Tugay küreklerin sapına sıkıca yapışarak dalgaların kucağında sallanan kayığı kıyıya doğru yönlendirmek istiyor, yaşlı balıkçı ise demir kupayla kayığın içinde dolan suyu boşaltmaya çalışıyordu aralıksız. Ancak ikisinin çabası da galiba boşaydı. Çünkü dalgalar kayığı kıyıdan uzaklaştırıyordu. Diğer yandan kayığın içinde dolan su da azalmak yerine sürekli artıyordu.
    Tuzlu, sert dalgalar elinin tersiyle atılan tokat gibi onların yüzüne çarpıyordu.
    Yaşlı balıkçının boğuk ve hırıltılı sesi sanki öbür dünyadan geliyordu:
    – Tugay!.. Tugay!.. Sıkı dur!
    Tufan başlamadan az evvel bu avdan kazanacağı geliri ağzının içinde geveleyerek tekrar tekrar hesaplayan, arada bir amirane bir üslupla Tugay’a bağırıp -kayığı sağa dönder, hızı artır, ağın yanına gittiğimizde küreğin sapını bana ver gibi haykırarak- çeşitli emirler veren yaşlı balıkçının aman dolu nidaları duyuluyordu. Artık ihtiyarın sesi poyrazın içinde kalan yaralı kuş gibi çırpınarak gittikçe sönüyordu. İhtiyar iyiden iyiye dehşete düşmüştü; öne doğru eğilerek küreğin sapına iki eliyle sıkıca yapışmıştı. Aslında onun bu yardımı Tugay’a engel oluyordu. Kürekleri bu şekilde çekmek, kayığı idare etmek daha da zor bir hâl almıştı. Tugay yumak gibi büzüşerek korkudan ve soğuktan tir tir titreyen ihtiyarı gayet iyi anlıyor ve bu yüzden de susuyordu. Konuşsa bile o an kim duyacaktı onu?! Belli etmese de o kadar da çok hoşlanmadığı bu cimri ve korkutucu adama acıyordu Tugay. Ama elden ne gelir?! Yere göğe meydan okuyan bu tufan, bu fırtına, ihtiyarın yakarışlarına fırsat mı verecekti?! Ağır dalgalar, depremle yıkılan dağların heybetli ve ürkütücü parçaları gibi nara atarak onların üstüne yürüyüp geliyordu.
    Yavaş yavaş duyulmaz oluyordu ihtiyarın feryadı.
    Artık ne sahil görünüyordu ne de gökyüzü. Sanki beraberinde felaket getiren su hortumu bütün çevreyi, gökyüzünü bile devasa bir değirmen taşı gibi döndürüyordu.
    Sonraki dalgalardan birinin güçlü ve ansızın gelen darbesi yaşlı balıkçıya vurup onu kükreyen denizin, şaha kalkan dalgaların koynuna attı.
    İhtiyar bir anda gözden kayboldu, sanki ezelden beri bu dünyaya böyle bir adam gelmemişti.
    Tugay ne yapacağını bilemese de elini gayriihtiyarî kayığın yan tarafına attı, ihtiyarın ne zamandır iki eliyle sapından sıkı sıkıya tuttuğu kürek, artık adamın kendisiyle birlikte ortadan kaybolmuştu. Yani bu cehennem değirmeninden yakasını kurtarmaya dair zerre kadar ümidinin kalmadığı görünüyordu.
    Acaba gerçekten artık her şey bitmiş miydi?
    Tugay’ın gözleri önünde onun etkisi dışında gerçekleşen dehşet verici bir manzara yaşandı: Suların koynunda ters dönen yalnız kayık, tek kalan kürek, balıklara yem olan ruhsuz bir ceset... Hayır, hayır o ölmek istemiyordu! Doğrudur, genelde yaşlılar ölümün hak olduğunu ve dünyada yaşayan her Âdemoğlunun bir gün hayatının son bulacağını söylemişlerdi. Ancak böyle manasız bir ölüm... Tugay, kendi kısa hayatının böyle sıradan ve aynı zamanda feci bir nihayetle son bulacağını hayal bile etmemişti. Hayır, artık bu sonu bu kadar sıradan, sakin ve soğukkanlı bir şekilde kabul edemezdi. Henüz yenilmemişti. Ellerini kaldırıp düşman kılıcı gibi ansızın burnunun dibinde biten bu felakete bu kadar kolay teslim olamazdı.
    Sonra birden bire Tugay’ın gözleri önünde korkunç ejderhalar gibi şaha kalkan dalgaların arasında, annesinin şefkatli siması canlandı. Annenin yanında bir de kız vardı, bu; Şehla’ydı. İkisi de deniziz kıyısında durmuş, ellerini şaha kalkan dalgalara doğru uzatarak sanki fısıltıyla korkunç sulara karşı dua ediyorlardı. Anne, denizden medet dileniyordu.
    Aniden denizin göğsünde ejderha ağzı gibi açılan, dibi görünmez ve korkunç girdabın üstünü köpüklü sular örttü ağır bir kapakla; Tugay az önce girdaba kapılarak neredeyse denizin dibine kadar inen kayığı ansızın görünmez bir elin çekip suların üstüne kaldırdığını sandı. Kayık sallanarak olduğu yerde kavis çizdi.
    Tugay dikkatle uzaklara baktı. Her taraf boz bulanık sularla çevriliydi. Ne sahil görünüyordu ne de annesi...

    **
    Susuzluktan dili dudağı kavrulan balık sık sık havada zikzak çizen kartalın pençelerinde çırpınıyordu. Hatta bir iki kez neredeyse kayıp yere düşecek, sert ve sarp kayalıklara çarpıp parçalanacak gibi oldu. Kartalın onu uzak denize bu şekilde götürmesi zordu.
    Biraz sonra aşağıdan boğuk bir şırıltı sesi geldi. Evet, işte çay! Çay!.. Dereden yokuş aşağı akıp giden şeffaf suyun kokusu Yakut’a vurdu uzaktan, canı gitti!.. Kartal çok enginden, çayın üstünden uçmaya başladı. Yakut çırpınarak kartalın pençelerinin arasından sıyrıldı ve havada dönüp kendini hızla akan dağ çayının koynuna bıraktı. Aykut bir süre dostunun üstünde tur atarak deli gibi öttü. Balık sudan başını çıkarıp yukarı baktı, sanki kartalla vedalaşmak istiyordu. Ah, kim bilir belki bir daha ne zaman buluşacaklardı! Kartal onu görüp kanatlarını daha geniş açtı. Bu; Aykut’un zirvelere, gökyüzünün derinliklerine çıkmak istediği anlamına geliyordu.
    Önce suyun mest eden kokusu sanki Yakut’un aklını başından almıştı. Ama bu keyif uzun sürmedi. Ömrünün büyük bir kısmını büyük sularda geçiren, önce okyanusu, sonra da denizin derinliklerini ziyaret eden balık, bu dağ çayında kendini o kadar da rahat hissetmiyordu .
    Bir zamanlar tevafuken balık ağına düşerek Tugaygilin havuzuna konulduğunda da böyle hissetmişti. Havuzun ılık ve tatlı suyu ona önce yabancı gelmişti. Ama sonra yavaş yavaş alışmıştı bu suyun kokusuna da tadına da...
    Artık Yakut özgürlüğe kavuşacağına, daha doğrusu isteğine nail olacağına inanıyordu. Çünkü bu dağ çayının içinde, ait olduğu suyun uzaklardan gelen hoş kokusunu duyabiliyordu, bu; devasa bir suydu. Bu; tuzlu deniz suyuydu ve Yakut çok geçmeden bu devasa, tuzlu ve tanış olduğu suya varmak istiyordu. Şüphesiz ki o an içinde yokuş aşağı yüzdüğü bu dağ çayı aka aka sonunda o devasa denize kavuşuyordu. Balık buna emindi. Bu yüzden de ufacık çay balıklarının, yavru balıkların ve kurbağaların yanından hızla geçip gidiyor, ilerliyordu. Buralarda şimdiye kadar bu kadar büyük, bu kadar güçlü ve böyle görünen bir balık görülmemişti. Yakut’un keskin ve sağlam yüzgeçleri arada bir suyun altındaki otlara, bitkilere, ağaç köklerine değse de yolundan dönmüyordu. Yüzgeçlerini gererek ona engel olacak hiçbir şeyi umursamıyor, inançla ve inatla ileri doğru yüzüyordu. Uzaklardan; ait olduğu denizin tuzlu suyunun hoş kokusu geliyordu.

    **
    Hava kararmıştı. Ama alabayın durmak, dinlenmek gibi bir hevesi yoktu. Her ne olursa olsun dostunun izini bulmak istiyordu. Tugay’ın kokusu; köpeğin burnundaydı. Ama Tugay yoktu. Eğer yakınlarda olsaydı alabay onu kolaylıkla bulabilirdi. Fakat şu an buralarda Tugay’dan eser yoktu; ne izi ne tozu...
    Alabay deniz kıyısındaki kayalıklara vardı. İri ve korkunç dalgalar, kuduz köpekler gibi uluyarak hiddetle devasa yassı taşlara çarpıyordu. Buradan da Tugay’ın kokusu gelmiyordu. Eğer Tugay buralarda olsaydı, köpek onun yerini anında belirler, fırlayarak dostunun üstüne atılır, hatta şakayla onu koklardı bir de. Nihayetinde Tugay’la Kayut’un kendilerine özgü şakalaşmaları vardı.
    Bir keresinde buna benzer bir hadise yaşanmıştı. Denize çıkan Tugay avdan dönüp gelmemişti eve. İşte o zaman da anne par tutuş olmuştu şimdiki gibi. Karanlık çöktüğünde Kayut daha fazla dayanamayıp sakince evi terk etmiş, dostunu aramaya çıkmıştı. O gece denizde fırtına kopmuştu, fena yağmur yağıyordu. Ama alabay, dostunun kokusunu almıştı, yakınlardaki ormanda olmalıydı. O zaman köpek, kendini ormanın içine, ağaçların sık olduğu bölgeye atmıştı. Evet, meğer Kayut yanlış etmiş... Tugay dostunu kulübenin önünde görüp önce şaşırmış, sonra da üzüntüyle karışık sevinçle yağmurun altında sırılsıklam olan köpeği bağrına basmıştı. Çok geçmeden birlikte eve dönmüşlerdi. Ah, o zamanlar anne bu iki dostun sağ salim döndüğünü görüp nasıl da mutlu olmuştu!
    Peki, ya şimdi... Tugay’ın kokusu gelmiyordu buralara. Ancak köpeğin Tugay’sız eve dönmek gibi bir niyeti yoktu. Muhtemelen anne de bu iki dostun birlikte gelmesini bekliyordu.
    ***
    Kartal hızla yokuş aşağı akan dağ çayının üstünde son kez tur attıktan sonra kanatlarını genişçe açarak açık semalara doğru yöneldi.
    Artık her şey geride kalmıştı. Tugaygilin evi de anne de Şehla da balık da balığı yokuş aşağı götüren dağ çayı da. Artık kartalın sevgili dostu alabay da uzaklardaydı. Ama ileride devasa ve tanıdık bir deniz vardı. Denizin kıyısında kayalıklar... Bir zamanlar kartal, bir avcı mermisiyle yaralanmış, kurtulmak için bu boz kayaların arasına saklanmıştı. O zaman Tugay onu görüp şefkatle başını okşamıştı. Ancak kartal iyileştikten sonra bile o kapıdan çekip gitmemişti. Kalben ısınmıştı, bağlanmıştı bu eve, bu ocağa.
    Şimdi Tugay’ın birden bire kaybolması; herkes gibi onu da Aykut’u da sarsmış gibiydi. Anne ile Şehla’nın kederli görünüşleri bir an olsun gitmiyordu kartalın gözleri önünden. Hayır, daha fazla sabredemezdi! Dostların üçü de aramaya çıkmışlardı onu, mutlaka Tugay’a dair bir iz bulmaları gerekiyordu. Öyle de yaptılar, Tugay’ın gittiği tarafa yönelme kararı aldılar. Birbirini konuşmadan bile anlayabiliyorlardı. Tugay denize gitmişti. Denizin ucu bucağı yoktu.
    Kartal, denizin kokusunu uzaktan aldı. Kalbi çarpmaya başladı. İşte, orada, denizin kıyısında kayalıklar vardı ve bir zamanlar bu kuşa tam da oradan, o kayalıkların yakınından kurşun atmışlardı. Şimdi muhtemelen kartal kendi düşmanını görseydi hiçbir şeyden korkmaz, yıldırım gibi çakarak intikamını alır, kanadını kıran kimsenin ya yüzünü ya da gözlerini cırmalayıp dilim dilim ederdi. Hayır, belki de hiçbir şey yapmazdı düşmanına, nihayetinde o tevafuk olmasaydı Aykut Tugay’la karşılaşamaz, sonra dost olamazdı onunla. Şimdi bu sonu olmayan gökyüzü dar geliyordu Tugay’sız ona.
    Fakat kayalıklarda in cin top oynuyordu. Genelde yakınlarda bir uğultu, bir nefes duyan kuşa, Aykut’a titreme gelirdi. Sanki o anlarda kalbinden dalgalar geçip giderdi. Ve işin garip yanı oydu ki herkesin kendi dalgası olurdu, abalayın, balığın, annenin ve Şehla’nın dalgaları... Bu dalga selinde Tugay’ın da kendi dalgası vardı. Eğer şimdi Tugay bu kıyıda, bu kayalıkların etrafında olsaydı, onun içindeki o dalgalar mutlaka harekete geçer, ister istemez ona haber verirdi.
    Ancak dalgalar uyuyordu. Denizdeki dalgalara gelince, onlar kıyıdaki kayalıklara vuruyordu.
    Kartal yüksek kayalardan birinin tepesine kondu.
    Deniz sonsuza dek söyleyeceği şarkısını seslendiriyordu. Balıkların kıyıda bıraktıkları kulakları, yani deniz kabukları ise denizin gizemli şarkısını dinliyordu.

    **
    – Şehla!.. Kızım, ben tüm gece denize yakardım. Bana acı ey deniz dedim. Evladımı büyütürken çok zor zamanlar atlattım. Bırak onu evlendireyim, bırak torun tombalak sahibi olayım ey deniz! Deniz, muhtemelen anne kalbinden geçenleri hisseder, duyar kızım. Nihayetinde ben her zaman herkes için iyilik diledim bu dünyada. Oğlum Tugay da herkese yardım etmiş, herkesin elinden tutmuş. Ağa düşen balığı kurtarmış, sahibinin seyiplemek istediği alabayı evin bahçesinde büyütmüş, yaralı kartalı tedavi etmiş... İşte benim evladım böyle bir oğuldur. Halim selim, sevecen ve hayırseverdir o... Muhtemelen deniz benim sesimi duyacak kızım. Nihayetinde denizin de kulağı vardır derler. Bana acısın deniz. Ben anneyim...

    **
    Bütün bu yaşananlar Tugay’a o korkunç rüyayı hatırlatıyordu ve onun kalbinin derinliklerinde öyle bir inanç vardı ki karşısına çıkan bu dehşet, bu felaket hadiseler koyup gidecek, Tugay yeniden kıyıya çıkacak, evlerine dönecek, dostlarını görecek, gelişiyle anne ve Şehla’yı mutlu edecekti. Ancak şimdilik her taraf karanlığa gark olmuştu. Fırtına sakinleşmeye başlasa da uzaktan yine insanın tüylerini ürperten uğultu sesleri geliyordu. Arada bir Tugay’ın yakınında, kayığın tam burnunun ucunda acayip acayip deniz canlıları hoplayıp zıplıyordu.
    Artık yönünü kaybetmişti. Tek kürekle hareket etmek oldukça güçtü. Kayık, dalgaların götürdüğü istikamette sürükleniyor demek daha doğru olurdu. Acaba bu minvalde daha ne kadar gidebilir, nereye kadar varabilirdi?
    Annesinin dara düştüğünde hep kullandığı bir ifade döküldü dilinden: “Ya rabbim!”
    Ansızın ağır ve yoğun gemi halatları gibi birbirine dolaşıp onun üstüne atlamak, boğazına sarılmak isteyen dalgaların tepesine bir topak ışık düştü ve tam bu sırada o tehlikeli ve düğümlenmiş halatın kör düğümü açılmaya başladı: Fırtına dindi, sanki görünmeyen bir el, şaha kalkan dalgaların üstünü ütüledi. Kayık sonsuzluğa asılmış bir beşik gibi usul usul sallandı. Katran gibi kapkara dalgaların üstüne düşerek parıl parıl parlayan o bir topak ışık parçası hareket ederek kayığın içine, Tugay’ın üstüne geldi.
    “Ya rabbim!”
    Belki de bu ışık; tanrının gönderdiği bir lütuftu! Belki tanrı bizzat onun yardımına koşmuş, onu kurtarmak istemişti.
    “Ya rabbim!”
    Hayret içindeydi, şimdi “Ya rabbim!” diyerek nara atan yalnız Tugay değildi, simaen ve bedenen görünmeyen annenin sesi de onun sesine karışmıştı. Tugay milyonlarca sesin içinde kolaylıkla tanıyabilirdi bu sesi.
    “Ya rabbim!”
    Belki de yaratıcı, annenin feryadını duyup onun yardımına gelmişti!
    Fırtınanın şaha kaldırdığı devasa dalgalar artık mağarasına dönen aslan gibi çekilip gözden kaybolmuştu.
    Hava aydınlandığında Tugay artık uykusuzluktan bittiğini fark etti. Küreği bırakıp az da olsa dinlenmek için kayığın ıslak döşemesine uzandı. Biraz sonra uykuya daldı...
    Garip bir rüya görüyordu: Kendi evlerinin bahçesinde oturmuş annesiyle sohbet ediyordu, kartal ve alabay; Tugay’ın dizindeydi. Bu sırada kapı çalındı. Tugay yerinden kalkmaya fırsat bulamadı, kapıda garip bir mahlûk göründü. Bu; kuyrukları üstünde yürüyen devasa bir balıktı. En şaşırtıcı yanı ise balığın adamakıllı insan dilinde konuşmasıydı. Balık zıplayarak neredeyse öfkeden delirecek gibi sordu:
    – Benim yavrum nerede?
    “Benim yavrum nerede?” Muhtemelen balığın evladı da balıktı. Acaba bu; havuzdaki balığın, yani Yakut’un annesi miydi? Anne, evladını ararken onların evine gelip çatmış olabilirdi.
    Tugay’ın annesi bir adım ileri çıktı:
    – Senin yavrun havuzda.
    Devasa balık zıplayarak havuza baktı. Sonra sinirle bağırdı:
    – Hani ya? Havuz boş!.. Nerede benim yavrum?
    Anne ve Tugay havuza baktı. Havuz gerçekten boştu, içinde ne balık ne de su vardı!
    Devasa balık hiddetle kuyruğunu havuzun duvarına vurmaya başladı.
    Aldığı darbeyle yalnız havuz değil, neredeyse bütün ev sallanmaya başladı. Sanki deprem yaşanıyordu. Alabay ile kartal, anne ile Tugay el ele verip balığın üstüne yürüdüler. Ama devasa balık onları hiç umursamayarak kuyruğunu öfkeyle sallayıp havuzun duvarına ve yere daha ağır darbeler indirmeye devam ediyordu.
    Tugay gözlerini açtı. Hakikaten yakınlardan bir tıkırtı sesi geliyordu. Kendini evlerinin bahçesinde sandı. Hatta ayağa kalkıp hızla dövülen kapıyı açmak istedi.
    Ama etrafına baktığında o an gördüklerinin bir rüya olduğunu anladı. Gerçek olan tek şey tıkırtı sesleriydi. Küreği sıkıca tutup ileri doğru baktı: “Aman tanrım!”
    Az önce gördüğü acayip tanıdık varlık, iri ve küt başıyla kayığın burnuna vuruyordu. Bu varlığın bir yanı Kayut’a benziyordu. Vahşi olmalı ki yabancı bir ses duyup biraz geri çekildi, sonra havaya zıplayıp suyun içine daldı.
    Artık deniz tamamen sakinleşmişti.
    Kayık, olduğu yerde beşik gibi sallanıyordu.
    Tugay iki elini de kullanarak sıkı sıkıya tuttuğu tek kürekle kayığa yön verdi. Kayık kavis çizdi. Heybetli ve devasa canlının kocabaşı yine suyun yüzünde belirdi.
    Tugay öylece donup kalmıştı.
    Bu koca varlığın soğuk ve donuk bakışları keskin bir ok gibi onun gözlerini hedef almıştı. Birden ileri doğru atılıp kafasıyla kayığa peş peşe darbeler indirmeye başladı. Su damlaları tüfek namlusundan çıkan kızgın saçmalar gibi etrafa dağıldı. Kayık zikzak çizerek yerinden hareket etti. Tugay küreği havaya kaldırıp var gücüyle çevirerek bu vahşi canlının başına indirdi. Ama bu darbe galiba bu koca yaratığa o kadar da etki etmemişti. Çünkü bu heybetli varlık geri çekilmek yerine sürekli ileri doğru gitmek, kayığın altına sokulmak istiyordu.
    Tugay küreği tekrar başının üstünde çevirip sonraki darbeyi indirmek istediği sırada sanki bir keramet gerçekleşti: Vahşi yaratık zıplayarak küreğin ucunu havada yakaladı, onun iri dişlerinin gıcırtısı, kuvvetli çenesinin şıkırtısı açıkça duyuldu.
    Tugay küreğin sapından daha sağlam yapışarak onu sıkıca kendine doğru çekti.

    **
    Derelerde yokuş aşağı hızla yol alan küçük dağ çayları, birleşerek gittikçe daha güçlü bir devinime dönüşüyordu. Ovalara vardığında yavaşlayan gür suların balıkları da çayın kendisi gibi usul usul büyüyordu. Ama artık sularında yüzdüğü bu büyük çay, Yakut’un o kadar da ilgisini çekmiyordu. Doğru, artık yüzmek hayli kolaylaşmıştı, nihayetinde ne olursa olsun artık dağ çayında değil, ova boyunca akıp giden devasa bir çayda yüzüyordu, işte bu demde Yakut tek bir şey için hevesle hızını artırıyor, yorulmadan ilerlemeye devam ediyordu, zira denizin o tanıdık kokusu git gide daha da yakınlaşıyordu. Suyun tadının değiştiği de çok kolay anlaşılıyordu.
    Yakut küçük balıkların yanından hızla geçerek içinde git gide daha çok güçlenen bir inançla denize doğru yüzüyordu. Denizde yaşayan her balığın kendi şarkısı vardı. Yakut da denize ulaştıktan sonra kendi şarkısını söyleyecekti.
    Hâlâ ovaların içinde dümdüz akarak giden çayın dalgalarında yüzüyordu. Büyük ihtimalle bu çayda yaşayan balıkların da kendi şarkıları vardı. Ancak şu an Yakut çay balıklarının şarkısını işitmiyordu. Aslında o anlarda kulakları hiçbir şey işitmiyordu. Bir tek isteği vardı: Denize çabuk varmak, haddi hesabı olmayan seslerin içinde, kendinden bir parça olan o tek bir sesin peşine düşmek! O sesin sahibini bulmak!.. O bir parçası olan sesin sahibi bir zamanlar Yakut’u balık ağından, daha doğrusu ölümün kıyısından kurtarmıştı. Sonra kurtarıcısıyla dost olmuştu. Artık onun başka dostları da vardı, bu dostları, kartal ve alabay da onun gibi uzun bir sefere çıkmıştı. Dostları Tugay’ı aramak ve eğer gerekirse onu içine düştüğü felaketin pençesinden kurtarmak niyetindelerdi.
    Kendisinin de bir parçası olduğu denizin tuz kokusu daha yakından gelmeye başlayınca balığın kalbi heyecanla çarptı. Biraz sonra o da kendi şarkısını söyleyecekti. Uzak ve yakın dostları da hep bir ağızdan koroyla o şarkıya eşlik edeceklerdi. Ama şimdi...
    “Hey, hey, heyamola canım deniz, anne deniz, okyanusun yavrusu, aç kucağını ben geliyorum! Can dostumu arıyorum. Şu an onun yolunu gözleyeni çoktur. Kartalla alabay da onu aramakta. Can dostumuzu kurtarmamız gerek tatlı deniz! Nihayetinde o da zamanında bizi kurtardı. Bırak da dalgaların onun sesini bana getirsin. Onun sesini tüm seslerin içinde ayırt edip tanıyabiliyorum. Hey, hey, heyamola, anne deniz, canım deniz! Artık senin tuzlu suyunun kokusunu almaktayım. Duyuyor musun beni?! Canım deniz, anne deniz, okyanusun yavrusu!”
    Gittikçe daha da gürleşen soğuk sular, ılık sulara kavuştu, sanki deniz Yakut’u koynuna aldı. Önce balığın kulakları çınlamaya başladı, ağzının tadı değişti. Ama sonra her şey yoluna girdi, artık kendisini tanış olduğu bu ılık sularda çok rahat hissediyordu.
    Biraz sonra sulardan kopup gelen o tanış şarkıların ezgileri duyuldu.
    Deniz, Yakut’a koynunu açmıştı.

    **
    Alabayın uluma sesi kayalıklarda yankılanıyordu.
    Vakit geceydi.
    Ay hâlâ dalgaların koynunda yıkanıyordu.
    Kayut kayalıklardan çıkarak sahil boyunca kumların üstünde ilerlemeye başladı. Denizin, kayalıkların, kumların, yosunların, mercanların, yakınlardaki ormanın, denizdeki balıkların ve hatta etraftaki her şeyin kokusunu alıyor, hissediyordu. Fakat yalnız; dostu Tugay’ın kokusunu alamıyordu bir türlü.
    Bir an burnuna kesif ve çürük benzeri bir koku geldi. Dikkatle etrafa göz gezdirdi. Nereden geliyorsa artık bu ağır koku çok yakından, denizle kıyının kesiştiği yerden geliyordu.
    Alabay temkinli bir şekilde ağır adımlarla kokunun geldiği yöne doğru gitti. Kıyıda, dalgaların ıslattığı kumların üstünde bir insan uzanıyordu. Bu adamın elinde çok büyük bir ağaç vardı ve adam sıkıca tutmuştu ağacı.
    Kayut yerde uzanan adamın üstüne atladı. Belki de bu Tugay’dı! Hayır!.. Dikkatle kumsaldaki adamın yüzüne gözüne baktı. Tanıdı. Köpek bu adamı bir keresinde Tugay’ın yanında görmüştü. Bu yaşlı ve iri yapılı bir adamdı. Adamın kokusu o zamandan beri alabayın burnunda kalmıştı. Ancak şimdi bu kokudan eser yoktu. Etrafı ağır, yoğun ve keskin bir koku sarmıştı.
    Köpek başını sallayarak; yere uzanan adamdan uzaklaştı. İçgüdüsel olarak Tugay’ın yakınlarda olduğunu hissediyordu. Nihayetinde denize büyük ihtimalle bu iri yapılı, yaşlı adamla birlikte çıkmıştı.
    Elbette alabay sahibini bu şekilde, yere uzanmış bir vaziyette görmek istemiyordu. O, Tugay’ın onu yine kendi adıyla “Kayut!” diyerek çağırmasını, sonra eğilip başını okşamasını, hatta birkaç da hoş söz söylemesini istiyordu. Alabay onun söylediklerini doğru düzgün anlamasa da dostunun yüz ifadesinden onun nasıl bir ruh hâline sahip olduğunu anlayabiliyordu hep. Köpek bahçedeki dostlarının, kartalla balığın ruh hâlini de her zaman kolayca anlardı. Anne ile komşu kızın, yani Şehla’nın keyfinin yerinde olup olmadığını da herkesten önce alabay anlardı. Ancak annenin öfkeli olduğu zamanlarda Kayut, onun gözüne görünmemeye çalışırdı. Çünkü o zamanlar anne ya ona bağırır ya da eline aldığı süpürgeyle onu korkutup bostana kovalardı. Fakat şimdiye dek ne anne ne Şehla ne de Tugay ona bir fiske bile atmamışlardı. Aslında alabay da onlara böyle bir fırsat vermemişti. Köpek olmaya ne vardı ki?! Kayut nasıl hareket edeceğini gayet iyi biliyordu. Komşuların çoğu, kendi evindeki barkındaki köpeklerine Kayut’u örnek gösteriyorlardı. Kayut neredeyse herkesin sevgilisi olmuştu.
    Köpek aniden durdu. Burnu tanıdık bir koku almıştı. Bu; Tugay’ın kokusuydu. Alabay yanılmazdı; bütün gücünü toplayıp fırladı. Artık Kayut’un karşısında hiçbir güç duramazdı.
    Yüksek sesle havlamaya, sonra uzun uzadıya ulumaya başladı. Karşılık veren olmadı. Tugay o kadar da yakında olmayabilirdi. Ama herhâlde hayattaydı. Kayut buna emindi. Alabay kendi kurtarıcısının kokusunu almıştı.
    Hızını daha da artırdı.

    **
    Uzun zaman önce ayrıldığı ucu bucağı görünmeyen genişlikler, etrafında uçup giden seyrek bulutlar ve açık mavi gökyüzü, kartalın kuş hafızasını sarsarak uyandırsa da bütün dikkati uzaklardaydı. O anlarda bu sonsuz semanın kucağında kendini ne kadar hafif hissetse de içinde bir ağırlık vardı, sanki kalbine bir taş asılmıştı, nihayetinde dostu eve dönmemişti. Büyük ihtimalle Tugay dara düşmüştü. Kartal kendi kurtarıcısını kurtarmak için uzun bir yol katediyordu.
    Kalbinden akıp giden hassas dalgalar, arada bir onun gökyüzünde aniden kanatlarını çırpmayarak etrafa göz atmasını sağlıyordu. Artık Aykut içinde martıların, kargaların, serçelerin hatta devasa deniz canlılarının dalgasını dahi hissedebiliyordu. O anlarda sadece Tugay’ın dalgası gelmiyordu. Eskiden olsa Tugay’ın eve geleceği saati önceden bilir, kanatlarını genişçe açarak bahçenin üstünde süzülür, hatta bazen tek seferde dik bir tonla öterek anneyi ürkütürdü. Bu sırada sinirlenerek kendini kaybeden anne süpürgeyle kartalı kovalar, öfkeli bir şekilde söylenir dururdu...
    Uzaklardan gelen seslerin hafif dalgaları sanki onu iç âleminden uyandırmıştı, bu sesler kalbini yumuşattı. Seslerin geldiği yöne doğru uçmaya başladı. Canından bir parça olan varlıkları uzaktan tanıdı. Bunlar; kartallarmış ya meğer!.. Gökyüzünün savaşçıları... Anne ve baba kartal, yavrularına uçmayı öğretiyorlardı. Bu ebeveynler kendi evlatlarına, küçücük kuşlara ciddi bir şekilde kanat açmanın, saldırı yapmanın, savunmaya geçmenin sırlarını anlatıyorlardı.
    Aykut’un kuş hafızasında kendi yavru hâli canlandı bir anlığına, yumurta gibi olduğu zamanlar... Bir vakitler ona da işte böyle kanat çırpmayı, uçmayı öğretmişlerdi. Anne ve babası onu, yavru kuşcağızı neredeyse kendi kanatlarının üstüne alarak atıp tutar, eğlendirirlerdi. Arada bir ebeveynleri onu havada yalnız bırakıp geçici bir süre için kenara çekilir, yavrularının uçuşunu uzaktan seyrederlerdi. O anlarda onun, yavru kartalın kalbi heyecanla çarpardı, tam bu sırada dengesini kaybedip yüzükoyun yere düşecek, çakıl taşları gibi parça parça olacak sanırdı. O anlarda ayakları titrer, boğazı kururdu. Hatta korkudan gözlerini yumardı. Ama bu durum çok uzun sürmezdi, anne ve baba göz açıp kapatıncaya kadar; yumurta gibi görünen bu yavrunun burnunun dibinde biter, onu tekrar kendi güçlü kanatlarının üstüne alıp süzülür, kol kola verip tur atar, öterlerdi.
    Sonraları tek başına uçmaya alıştı. Ovalara da tek başına inmeyi severdi. Yüksek dağlar, kayaların geniş zirveleri ve açık sema; onun en çok sevip en çok rahat ettiği yerlerdi. Zirvelerin deli divanesiydi. Sanki tanrı, semayı onun için yaratmıştı. Son zamanlarda Tugay’a sığınmıştı ama bununla birlikte yine de fırsat bulduğu gibi ucu bucağı görünmeyen geniş arazilere giderdi ve büyük ihtimalle zamanı geldiğinde, günlerden bir gün bu gökyüzünde ölecekti.
    Sahille denizin kesiştiği hat boyunca, yani kıyı şeridinde uçuyordu. Alabildiğine geniş gökyüzünde, yükseklerden toprakla suyun temasını seyretmek nasıl da güzeldi! Eskiden bu yönde çok uçmuşluğu vardı. Ama o zamanlar denizle sahilin böyle koyun koyuna olduğunun farkına varmamıştı, denizle sahil nasıl da yakışıyormuş birbirine! Hırçın dalgalar kehribar renkli kumsalları öperek geri çekiliyor, sanki denizin koynunda birazcık dinlenerek yeniden ileri atılıyorlardı. Her yeni yöneliş; yeni bir öpücüktü!
    Birden Aykut’un keskin gözleri aşağıdaki karartıya dikildi. Kanatlarını geriye doğru çaprazlamasına çekerek yere doğru alçalmaya başladı. Galiba kıyı şeridinde biri yerde yatıyordu. Kartalın kalbi daha hızlı atıyordu. Acaba!.. Hayır!.. Bu mümkün değildi! Onun kurtarıcısı hiçbir şeye teslim olamazdı böyle kolayca!
    Kartal karartının yanına indi. Kumsala uzanmış, ayaklarına denizin hafif dalgaları vuran adamın yüzü ona biraz tanıdık gelse de bunun Tugay olmadığına kesin kanaat getirdi.
    Yüksek sesle bir kez öterek kanatlarını genişçe açtı.
    Kalbinden garip dalgalar geçip gitmeye başladı.
    Belki de Tugay yakınlardaydı!
    Kartal hızını artırdı.

    **
    Akşam karanlığı düşmüştü.
    Evin bahçesine ağır bir sessizlik çökmüştü.
    Gözü yollarda kalan anne ağlayıp sızlamaktan yorularak kendi odasına çekilmişti. Annenin yanında kendini dik tutmaya çalışan, konuşup gülen Şehla, o anlarda kederin ağır mengenesinde sıkışıyordu. Kız bir daha Tugay’ı göremeyeceğini düşününce dehşete kapılıyordu.
    Tugay’ın dostlarının, kartalın, alabayın ve balığın ansızın başlarını alıp gitmeleri de kızı kötü etkilemişti. Şimdi bahçe bir viraneyi anımsatıyordu.
    Kızın gözleri önünde Tugay’ın sureti canlandı.
    Hepi topu birkaç gün önce akşamüzeri bahçeye gelip anneye seslenen Şehla’yı Tugay karşılamıştı. Anne; komşuya gitmiş. Oğlan bahçe kapısının önünde duruyordu. Son zamanlarda çok ortalıkta görünmeyen Tugay bu kısa müddette nasıl da değişmiş, büyüyüp erkek olmuştu, uzunca ve boylu poslu bu oğlanla yüz yüze gelen kız nedense bir anlığına şaşırsa da hemen kendini toparladı, oğlanla selamlaştı ve selamlaştığı gibi de alelacele vedalaştı. Bu sırada Tugay ileri çıkıp dikkatle kızın yüzüne baktı, sanki Şehla’yı ilk kez görüyordu. Akşamın alacakaranlığında kızın ince boynundaki zarif inciler, yani kolye taneleri parıl parıl parlıyordu, büyük ihtimalle bu; kıza kendi ninesinden kalan en kıymetli yadigârdı. Şehla ürkerek geri çekildi, dönüp kapıdan çıkmak istedi.
    Bu sırada hiç kimsenin, en çok da kızın aklına gelmeyen bir keramet yaşandı: Az önceden beri sanki ağzında demir leblebi olan dostlar, yani kartalla alabay bir ağız edip yaygara kopardılar. Şehla için en ilginç yanı havuzdaki balığın da yukarı doğru yükselerek garip sesler çıkarmaya başlamasıydı. Acaba ne olmuştu bunlara?
    Dostlarının isteğini Tugay tercüme etti:
    – Bak onlar da senin gitmene itiraz ediyorlar. Eğer şimdi söze kulak asmayarak geri dönersen, dostlarım başka girişimlerde bulunabilirler.
    Şehla gayriihtiyarî sordu:
    – Ne girişimi?
    Tugay güldü:
    –Örneğin; protesto yürüyüşü yapabilirler.
    Tugay’ın şakayla karışık konuştuğu bu söze ikisi de güldü.
    Şehla tekrar geri döndü.
    Dostlar, kızın gitmediğini görüp sustular. Sanki kurbağa gölüne taş atılmıştı, her yere sükûnet çöktü.
    Tugay’la Şehla el ele tutuşarak havuzun yanına geldiler. Dostlar da havuzun etrafına toplandılar.
    Anne, komşudan dönüp geldiğinde ay çıkmıştı.
    Anne başını gökyüzüne kaldırıp şöyle söyledi:
    – Ey yerin ve göğün sahibi!.. Sen benim yavrularımı mutlu eyle!
    Görüyor musun, anne, yavrularım derken kimi nazara almıştı?! Nihayetinde onun tek bir yavrusu vardı. Kızın canı gitti!..
    Artık o hoş anılar geride kalmıştı. Tugay’ın bir iz, bir haber vermeden kaybolması anne gibi kızı da kederlendiriyordu.
    Şehla başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Artık ay görünmüyordu. Şehla fısıldadı:

    “Ey güzel ay, niye görünmüyorsun?
    Niçin gizlendin?
    Yüzünü göstersene!..
    Işığını denize yaysana!..
    Bırak Tugay da seni görsün.
    Sen onun kayığına yol göster!
    Onun yüzünü nura gark eyle!
    Onun dostlarını muhafaza eyle!
    Onun annesine merhamet eyle!
    Benim kederimi kahreyle!
    Niye görünmüyorsun ey yalnız ay?..
    Yüzünü göstersene!”

    Sanki gökler Şehla’nın fısıltısını işitmişti. Ansızın göründü ay, gökyüzü nura gark oldu.
    Şehla ay ışığının havuzda yüzdüğünü gördü. Gökyüzünün güzeli, şimdi aydan daha çok suda ıslanan şahane, eşsiz bir su perisine benziyordu. Kız eğilerek havuza baktı, havuzda ayla birlikte ay yüzlü bir kız onu seyretmekteydi. Şehla kendi yansımasını suda görünce ürktü.
    Bu sırada anne, kapının ağzında belirdi, ellerini gökyüzüne kaldırıp ağzının içinde dua etmeye başladı. Şehla, annenin sesini göklerin duyduğuna emindi.

    **
    Öfkeli ve devasa canlı, kayığa doğru sokularak küreği onun elinden kapmak istiyordu. Bu hiddetli vahşi yaratığın deniz yırtıcısı olduğuna şüphe yoktu. Tugay uzaktan da olsa elbette daha önce köpek balığı görmüştü. Fakat bu, onun şimdiye dek gördüğü köpekbalıklarına hiç benzemiyordu. Çünkü evvela Tugay köpekbalıklarının boynuyla bedeninin neredeyse aynı ölçüde, aynı biçimde olduklarını biliyordu, ansızın ortaya çıkan bu vahşi yaratığa gelince, onun boynu uzundu. Diğer taraftan balıkçı kayıklarını gören köpekbalıkları genelde içgüdüsel olarak insanların gerçekleştirebileceği herhangi bir beladan canlarını kurtarmak için ortadan kaybolmayı tercih ederler, suyun derinliklerine dalıp giderlerdi. Bir köpek balığı cinsi olan bu hayvanınsa galiba hiçbir yere gitme niyeti yoktu.
    Tugay kavga molasında davetsiz misafiri gizlice süzdü, köpek balığının sarı ve grimtırak belinin tam ortasında kılıcı andıran sivri bir yüzgeci vardı. Hayvanın karnının yan tarafında da bu kılıca benzer yüzgeçlerin keskin uçları parlıyordu. Bu köpek balığının testere gibi keskin dişleri, enli çenesi, korkunç gözleri ve sağlam kuyruğu; onu balıktan çok düşmanın üstüne yürüyerek saldırıya geçen tam teçhizatlanmış bir askere benzetiyordu. Bu yırtıcının hareketleri o kadar ölçülmüş ve biçilmişti ki Tugay içinden “Acaba bu asker köpek balığının neye ihtiyacı var? Kayığa mı? Küreğe mi? Yoksa Tugay’a mı?” diyerek hayli çelişkiye kapıldı.
    Sanki binlerce yılın düşmanları şimdi aniden bu sonsuz ummanda yüz yüze gelmişlerdi. Ama bu yaramaz, yırtıcı vahşi yaratık, ondan niye vazgeçmek istemiyordu? Bu engin denizin koynunda yemek bulmak onun için bu kadar zor muydu? Belki de balıklarla insanlar arasında, Tugay’ın sebebini bilmediği kadim ve gizli bir düşmanlık tarihi vardı! Belki Tugay’ın tanıdığı balıkçılardan biri, bir zamanlar bu zalimin oğlunun evladını veya annesini avlamıştı! Belki de bu vahşi yaratık, sadece yüz yüze geldiği bu garip misafire kendi gücünü göstermek istiyordu! Nihayetinde ne olursa olsun buralar onun, köpek balığının vatanıydı. Tugay’ın vatanı ise artık uzaklarda kalan sahilde, büyük topraklardaydı.
    Oğlan öfkeden dudaklarını ısırıyordu.
    Bir yandan da susuzluk... Tugay matarasının dibindeki sudan bir iki yudum alıp az da olsa nefesini topladı. Sanki biraz rahatlayarak küreğin sapını tekrar kucağına aldı.
    Hayvanın keskin dişleri şakırdadığında Tugay’ın üstünden dalgalar geçti. Kan uyan geniş sırtından, kaslı boynundan ve boğazından ter damlaları akıyor, tuzlu deniz suyuna karışıyordu.
    Galiba canavar ondan asla vazgeçmek niyetinde değildi.
    Artık Tugay tek bir şey sayesinde rahatlık bulmuştu, o da; gri pembe tüle bürünen sahilin kısmen de olsa görünmeye başlamasıydı. Ancak tek bir kürekle yol alması gereken yönde gitmesinin mümkün olmadığını gayet iyi biliyordu.
    Başına aldığı darbeler vahşi hayvanı daha da sinirlendirmişti. Kayığın etrafında tur atarak manevra yapıyor, sanki kayığa doğru atlamak için kendine uygun pozisyon seçmeye çalışıyordu. Hayvanın gözlerinde ateş gibi yanıp tutuşan öfke açıkça okunabiliyordu.
    Elbette Tugay şimdiye kadar tecrübeli balıkçılardan köpekbalıkları hakkında belli şeyler dinlemişti. Şimdi bu öfkeli hayvanla karşılaşan oğlanın içinden gayriihtiyarî garip fikirler geçti: “Galiba insanların balıkları yediği gibi balıklar da insanları yemek için can atıyor. Allah bilir, bu sonsuz ummanın dibinde ne kadar insan cesedi yatıyordur! Hele zaman zaman yaşanan feci seller ne kadar hayata son vermiştir!” Tugay bir zamanlar -henüz bundan yıllar önce- çocukken annesinden ve kasabadaki diğer yaşlılardan sellerden sonra su altında kalan köyleri, şehirleri az dinlememişti. Oğlan Nuh’un gemisini, bütün dünyayı su altında bırakan selin koynundaki gemiyle alakalı anlatılan efsaneyi de hâlâ iyi hatırlıyordu. Galiba balıklarla insanlar birbirlerini ya ezelden beri anlamıyor ya da anlamak istemiyorlardı. Muhtemelen bu yüzden de suyun ve karanın oluştuğu zamandan beri balıklarla insanlar arasında amansız bir savaş yaşanıyordu.
    Tugay’la köpek balığı arasındaki anlaşmazlık da büyük ihtimalle taraflar arasındaki eski düşmanlığın yeni dönemdeki devamıydı. Bu büyük su imparatorluğunun, denizin belli bir sınırı olsa da onların, yani insanla balığın birbirine olan nefretinin haddi hududu yoktu. Galiba o an aniden avantajı eline geçiren hayvan, hazır açık denizde yakalamışken bütün balıkların intikamını bu yardıma muhtaç insandan almak istiyordu.
    Bakışları sık sık hayvanın öfkeli gözlerine takılan Tugay, rakibinin kayığın içine atlamakta acele etmediğini, daha doğrusu şimdilik buna cesaret etmediğini de anlıyordu. Herhâlde bunun sebebi; köpek balığının kayığa saldırmasının acı neticesini içgüdüsel olarak hissetmesiydi. Burada onu bekleyen, artık lezzetini aldığı ağır darbeler, ister istemez hayvanı temkinli olmaya zorluyordu. Ancak yine de denizin koynunda denk geldiği bunca kıymetli bir avı, yani kayıktaki adamı, yani bu düşmanı asla salıvermek niyetinde değildi. Nihayetinde hayvan ne zamana kadar küçük balıklarla uğraşacaktı?! Keskin dişleri taze et istiyordu. Geniş ve iri midesi lezzetli bir yemek arzuluyordu.
    Öfkeli köpek balığı, suların koynunda gerçek bir avcı gibi geziniyor, Tugay’a beklenmedik bir darbe indirmek için fırsat kolluyordu. Hayvan bir iki kez kayığın altına girip ağır ve sağlam tahtalara güçlü darbeler indirmişti. Sendeleyen kayığın dengesini tek kürekle sağlamak güç olsa da Tugay bir şekilde başarmıştı. Bu sırada kayığın ters dönmesi ya da sarsılarak alabora olması her şeyin sonu demekti. Bu yüzden her fırsatta kendisini ve kayığı dengede tutmaya çalışıyordu.

    **
    Vahşi yaratık arada bir dişlerini şakırdatarak beklenmedik saldırı taktiği seçmeye hazırlanıyor, açık aleni gösteriş yapar gibi Tugay’ı ezmek için yeni yeni yöntemlere el atıyordu, rahatsızlık veren hareketiyle sanki düşmanına hem meydan okuyor hem de baskı uyguluyordu. Köpek balığı ile göz göze, keskin ve sürekli bakışlarla onu alttan alta süzen Tugay, bazen neredeyse acı acı gülmek istiyordu. Bu demde yaratık, hayvandan çok; öfkeli ve kavgacı denizciler gibi davranıyordu. Ama ne yaparsın, onunla kanlı bir savaşa giren bu heybetli yaratık; insan değil, bir yırtıcıydı. Görünen o ki su imparatorluğunun da karadaki gibi kibirli ağaları varmış.
    Tugay hata etmekten çekiniyordu. Bu yüzden her ihtimale karşı küreği elinde hazır vaziyette tutmaya çalışıyordu, saldırıya saldırıyla cevap vermek istiyordu. Bu gibi anlarda yalnız acele karar verenler, dikkati elden bırakanlar kaybederdi.
    Balıkçılık hususunda Tugay’ın artık epey tecrübesi vardı. Yaşını almış balıkçı dostlarından deniz canlılarının düşmanlarına ve insanların da bu yırtıcılara karşı hangi saldırı taktiklerini kullandıklarını az dinlememişti. Hatta balıkçıların sivri uçlu mızrakla köpek balığı avlamaları hakkında da bilgisi vardı. Ancak açık denizde bir yırtıcıyla ilk kez yüz yüze geliyordu.
    Tugay tek kürekle neredeyse silahsız bir vaziyette savaşmanın ne kadar zor olduğunu anlasa da düştüğü bu beladan kurtulmanın yolunu hâlâ tam olarak bulamamıştı. Sarsılmıştı. Kurtuluş yolu arıyordu.
    Sanki bu sırada içinde bir volkan gibi patlayan zifiri karanlığı öfke ve sinir dolu gözleriyle anlatan bu acayip mahlûk da düşmanının içinden geçirdiklerini hissedip anlıyor ve belki de bu yüzden bir sonraki atağına hazırlanıyor, uygun saldırı pozisyonu için kendine mevki seçmeye çalışıyordu.
    Ancak Tugay su imparatorluğunun bu yırtıcı ağasına öyle kolay teslim olmak niyetinde değildi.

    **
    Tuzlu suya sahip denizin koynunda kendisini daha rahat, daha özgür ve daha hafif hissediyordu, gözyaşı gibi şeffaf ve duru bir çayda değil. Ancak koynunda yaşadığı o denize bile tam olarak ait olmadığını da gayet iyi biliyordu. Çünkü Yakut okyanusta dünyaya açmıştı gözlerini. Tevafukları getirip denizin ortasına atmıştı onu... Yumurtadan çıkan bir deniz balığı değildi. Asıl mesele; yumurtadan çıkan balıkların sonradan ne annesinin ne de babasının belli olmasıydı. Ancak o annesini iyi biliyordu, onu doğuran, onun büyüten anneyi! Anne balık onu dünyaya getirdikten sonra farklı birçok anne gibi uzaklara gidip kaybolmamıştı. Anne kendi yavrusuna okyanusta yüzmeyi öğretmişti. Anne ona yırtıcı okyanus balıklarının beklenmedik saldırılarından nasıl sakınacağını, su altındaki imparatorluğunda gizlenme yollarını anlatmıştı.
    Yakut küçüklüğünden beri yaramazdı. Annesinden habersiz su altındaki kayaların deliklerine girer, yosunların içine saklanırdı. İşin garip yanı ne kadar uzaklara yüzüp gitse de annesi, yavrusunu bu büyük okyanusun sonsuz derinliklerinde kolayca arayıp bulurdu. Yakut da istediği zaman yüzerek annesinin yanına döner, onun güçlü yüzgeçlerinin altına sığınırdı. Biraz büyüdükten sonra okyanusun sonsuz oluşu onu sıkmış gibiydi. Günlerden bir gün yakınlarda yüzen demir balığın, yani eski geminin yüzgeçleri altına gizlenip uzak, çok uzak bir sefere çıktı. Eski gemi onu tuzlu suya sahip olan bu denizin koynuna getirip çıkardı. İlk başlarda yabancı denizde özlese de annesini, okyanus yerine denizde olmayı garipsese de gittikçe bu üvey sulara alışmaya başladı. Hatta denizin bazı hususlarda okyanustan daha üstün olduğunu hissetti. Örneğin; Yakut okyanusta küçük balık sayılıyordu. Oranın, okyanusun yırtıcı balıkları, devasa balinaları vardı. Ama burada, denizde sayılı balıklardan biriydi. Ve büyük ihtimalle o, bu denizde yaşayan tek okyanus balığıydı. Yakut burada yırtıcı deniz balıklarının onun yanından dikkatlice geçip gittiklerini de çok net fark edebiliyordu. Vücudundaki şeffaf ve gümüş renkler, su altında birçok canlının dikkatini çekse de cesaret edip yanlış fikirlere kapılanlara rastlanmıyordu. Çok büyük ihtimalle deniz canlıları da dünyadaki diğer bütün canlılar gibi tecrübe etmediği bir işe kolay kolay yeltenmiyorlardı. Ara ara -bir zamanlar yüzgeçlerine sığınarak uzun yola çıktığı- o gemiyi bu sularda yine görüyordu. Muhtemelen yaşlanarak elden ayaktan düşmüş olan bu grimtırak geminin bir daha okyanusa çıkma ihtimali kalmamıştı, çünkü okyanusta genelde güçlü, sağlam, genç ve kasırgalara, tufanlara göğüs gerebilen gemiler yüzüyordu. Bu geminin ise rengi solmuştu, bir zamanlar Yakut’a kılavuzluk eden demir balık, son zamanlarda sık sık tersaneye çekiliyor, sonra tamir edilerek iç sularda yüzmek için tekrar denizin koynuna bırakılıyordu.
    Yakut kendi gemisini uzaktan tanıyordu. Aslında onu tanımak için özel bir şeye ihtiyaç da yoktu. Çünkü eski geminin motoru, boğuk sesiyle suyun altında dalgalar yayıyordu etrafa. Yakut’un hassas kulağı bu dalgaları anında fark ediyordu. Nedense yaşlanıp elden ayaktan düşen bu gemiyi kendisi için çok özel, çok yakın görüyordu. Nihayetinde Yakut bu geminin yüzgeçlerine sığınarak okyanustan denize kadar uzun bir yol katetmişti.
    Bir zamanlar rüyasında sık sık büyük, devasa bir su havzası görürdü, buralar onun vatanıydı. Tatlı mı tatlı deniz rüyasından uyanarak yerinden fırlar, suyun yüzüne çıkarak uzaklara bakardı. Fakat okyanusa giden yol uzak, çok uzak ve aynı zamanda tehlikeliydi. Yolda yırtıcılarla karşılaşabilirdi. Burada, denizde ise onunla hiç kimsenin işi yoktu. Buraların balığına benzemediği için çoğu ondan çekiniyordu üstelik. Yakut’un bıçak gibi keskin yüzgeçleri, parıl parıl parıldayan gümüş renkli derisi, denizdeki çoğu balığın kalbine korku düşürüyordu. Suyun altında onunla karşı karşıya gelen iri ve vahşi balıklar bile çoğu zaman korkarak yönünü değiştiriyor, hiç kimse kibir yüzünden boş yere ölmek istemiyordu. Aslında Yakut hiç kimseyle savaşmak niyetinde değildi. O, bu tuzlu suların koynunda özgür ve hür bir şekilde yaşamak istiyordu. Ancak görünen o ki özgürlüğün de ömrü ve sınırları vardı. Yakut günlerden bir gün balık ağına yakalanıp ölüm tehlikesiyle yüz yüze geldi. Hoş bir tevafuk onu balık ağından kurtardı. Genç balıkçı, yaşlı balıkçıya dil dökerek gümüş renkli güzeli onun elinden aldı, balığın kaygan vücudunu okşayarak onu dikkatlice kayığın döşemesine yatırdı, sonra eve getirip havuzdaki suyun içine bıraktı. Hatta kurtarıcısı ona sonraları tatlı bir isim de verdi: Yakut.
    Ve Şimdi müthiş bir facia yaşanmıştı. Kurtarıcısı, denize gittiği seferden geri dönmemişti.
    İşte bu!.. Yakut artık denizdeydi.
    Uzakta, suyun altına kurulan büyük ağ, balığın dikkatinden kaçmadı. Ama o, artık eski saf, tecrübesiz balık değildi. Artık akıllı ve temkinli Yakut’tu.
    Balık yönünü değiştirerek doğruca balık ağının yanından sıyrılıp geçti. Hassas dalgaların alıp getirdiği tok tıkırtı sesleri onun yüzgeçlerini durdurmasını sağladı, suyun dibinde sırtüstü dönerek etrafa dikkat kesildi. Sanki bir yerde gemi ya da kayığa aralıksız darbe vuran bir şeyin sesi geliyordu. Yakut bu yöne doğru yüzmeye başladı. Arada bir sudan başını çıkararak havaya atlıyor, uzaklara bakıyordu. Etrafta hiçbir şey görünmese bile suyun altından ve üstünden akıp gelen hassas, görünmez dalgalar onu heyecanlandırıyordu.
    Yakut hızını artırdı.
    Sonunda suyun üstünde sallanan karartıyı gördü. Bu; bir kayıktı. Kayığın içindeki ise Tugay!.. Yakut kanaatinde haklı olduğuna tamamen emindi. Keskin gözleri, hassas kulakları, özellikle de heyecanla atan kalbi onu aldatmazdı.
    Suyun dibine dalıp sonra hızla yukarı çıktı.
    Karartıya yaklaştığında hızını biraz azalttı, suda bir kayık sallanıyordu. İri bir kütüğe benzeyen heybetli su yırtıcısı, sudan başını çıkararak bir sonraki darbesini vurmak için fırsat arıyordu. Kayıktaki ise Tugay’dı. Kalbi onu yanıltmamıştı. Yakut sudan fişek gibi sıyrılarak çıktı ve havaya atladı. Tugay aniden yana döndü, öylece donup kaldı yerinde, kederli suların içinde süzülerek parlayan Yakut’u görünce tanıdı. Şaşkınlığını gizleyemeyerek yüksek sesle, heyecanla ve boğuk bir tonda bağırdı:
    – Yakut!..
    Yakut bir kez daha suya dalıp sonra tekrar yukarı çıktı. Galiba köpek balığının kafası karışmıştı. Yaratık, kendisinin ağalık ettiği sularda şimdiye dek bu görünümde bir balığa denk gelmemişti. Deniz canlısı ile okyanus balığı bir müddet burun buruna, göz göze durarak ağır ve sınar bir şekilde birbirlerine bakmaya başladılar. Sanki engin ummanın öfkeli evlatları için o an zaman durmuş ve etraftaki her şey, yakındaki kara canlısını, Tugay’ı bile unutmuşlardı.
    Köpek balığının öfke ve nefret dolu gözlerinin derinliklerinde, kükremeye hazırlanan korkunç bir varlığın ürpertisi belirmişti. Yakut dostunun, kurtarıcısının yanında hiçbir şeyden, hiç kimseden korkup çekinmezdi. Tugay küreğin ucunu suya sokarak sapını hızla kendine doğru çekti. Kayık hızlı bir şekilde yana döndü. Denizden kopan su damlaları kenara sıçradı.
    Yakut sapan taşı gibi havaya fırlayıp kayığın içine atladı.
    – Yakut!.. Sen misin bu?
    Tugay hayretten donup kalmıştı. Oğlan eğilerek dikkatle balığın gözlerine baktı.
    Hakikaten o an balığın parıl parıl parlayan gözleri gerçek bir yakuta benziyordu.

    **
    Sanki biri onu izliyordu uzaktan. Kayut hızını azaltarak etrafa bakmaya başladı. Ne insan ne de cin değdi gözüne.
    Sahil sıkı çalılar ve ağaçlarla örtülüydü. Kayut içgüdüsel bir duygunun etkisiyle ağaçların arasına girdi. Burası soğuk ve nemliydi. Galiba güneş ışınları yere bile değmiyordu. Alabay ensesinde sıcak bir nefes hissederek ardına döndü. Karşılaştığı ürkütücü gözlerin üstünde olduğunu görünce şaşırdı. Korktu. Havlamak istedi. Ama nedense sesi çıkmadı. Sanki boğazı kurumuştu.
    Bu bir çift göz yine aynı noktada birleşti. Kayut’un kalbi heyecanla çarptı, garipti, alabayın gözleri de bir çalım bu öfkeli gözlerin sahibine benziyordu. Epey bir müddet sınar bakışlarla birbirini süzdüler. Galiba bu sıkı çalıların ve ağaçların sahibi, bu davetsiz misafiri atalarına benzetiyordu. Ama alabayın kaybedecek vakti yoktu; olduğu yerden fırlayıp tekrar sahile doğru koştu. Takip edildiğini hissetti. Hızını daha da artırdı. O an sanki kumsalda koşmuyor, gökyüzünde uçuyor gibiydi. Bir ara dönüp ardına baktı. Öfkeli gözlerin sahibi peşinden geliyordu.
    Kayut bir çığlık sesi duyup adımlarını yavaşlattı. Ancak bu tanıdık ve bildik ses hâlâ onu takip ediyordu. Durup ardına döndü, etrafa baktı. Gözlerine inanamadı. Aykut kanatlarını şemsiye gibi açmış, keskin ve korkunç gözlerin sahibinin tepesinde uçuyordu.
    Kartal, Kayut’un onu gördüğünü hissedip hızla aşağı doğru dalışa geçti. Ne zamandır alabayı adım adım takip ederek kovalayan vahşi yaratık şaşırıp kalmıştı; öfke dolu bir sesle uluyarak havaya zıpladı, sanki tepesinde uçan kartalı havada yakalayarak parçalamak, böylece kükrediği öfke ve gazabını dindirmek istiyordu. Kartal dalga geçiyormuş gibi alabayı kovalayan bu öfkeli mahlûkun burnunun dibinde dönüp duruyor, arada bir tek seferde keskin ve yüksek bir ses tonuyla ötüyordu. Vahşi yaratığın tepesinin tası atmıştı iyiden iyiye. Onunla dalga geçen kendini beğenmişe bakar mısın? Öfkelenen yaratık nedense yönünü değiştirerek kalın bir çalılığa doğru yöneldi. Galiba kartalı kandırarak yolundan döndürmek istiyordu. Onun bu hilesini anlamamış gibi görünen Aykut da o yönde uçmaya başladı. Alabay şaşırıp kalmıştı; kartal bu vahşi yaratığın sırtına konmuştu. Galiba Aykut aklını yitirmişti!.. Böyle şaka mı olurdu?! Vahşi yaratık onu parçalayabilirdi!
    Alabay çaktırmadan yolunu değiştirdi. Uluyarak bu yaratığı kızdırmak, yerini belli etmek istemiyordu. Bu yüzden küçük adımlarla koşuyordu, Aykut’u yolundan döndürmek istiyordu. Çalılığa varmak üzereyken kartal kanatlarını gererek öttü ve yaratığın sırtından sıçrayarak Kayut’a doğru yöneldi. Öfkeli gözlerin korkunç sahibi yeniden ardına dönüp onların peşinden hayli koşsa da sonra nedendir bilinmez bir şeylerden çekinerek durakladı, inleyerek tekrar geri dönüp çalılığa girdi, büyük ihtimalle buralar onun vatanıydı.
    Kartal havada bir tur atarak alabaya doğru uçtu, mutlu mesut bir şekilde ötüp Kayut’un beline kondu. Köpek yüksek sesle uludu. Sesleri birbirine karıştı. Eski dostlar birbirini iyi anlıyordu.
    Sıcak, samimi bir selamlaşmadan sonra kartal tekrar havaya yükseldi. Nihayetinde havada sahil de deniz de avuç içi gibi net görünüyordu. Artık alabay sahilde, kartal da gökyüzünde tanıdık bir kokuya doğru ilerliyordu.
    Uzakta, denizin koynunda sallanan karartıyı ilk kartal gördü, onun keskin gözlerinden hiçbir şey hatta en küçük nokta bile kaçmazdı, bu karartı bir kayıktı. Kayıktaki ise Tugay!.. Kartal Tugay’ın elindeki kürekle devasa bir deniz canlısını yittiğini de gördü. Tek nefeste yüksek bir sesle öttü. Alabay dostunun heyecanını onun sesinden anladı. O da yüksek sesle uluyarak ona katıldı. Çok geçmeden denizin üstünde kanat çırpmaya başladı.
    Alabay kayığın hizasına vardığında kartal da savaş meydanına gelmişti. Kayut arka ayakları üstüne kalkarak var gücüyle ulumaya başladı.
    Tugay gayriihtiyarî bağırdı:
    – Aykuuuuuuuuut!
    Sonra vefalı dostunun ulumasını duyunca elindeki küreği havaya kaldırarak ses verdi:
    – Kayuuuuuuuuut!
    Köpek gerisin geriye çekilerek birden ileri atladı ve ok gibi havaya fırladı. Sonra ileri doğru atıldı. Küçük dalgalar köpeğin göğsünü yaladı. Soğuk dalgalar Kayut’a soğuk terler döktürdü.
    Balık dostlarını görüp göz açıp kapatıncaya dek kayıktan denize atladı. Artık Yakut’la Kayut suda, Aykut da havadaydı. Tugay elindeki küreği heyecandan körük gibi hareket eden göğsüne bastırmıştı.
    Sanki yeniden güç ve kuvvet toplayan vahşi yaratık, dişlerini şakırdatarak ileriye doğru atıldı. Başı ve kuyruğu gibi sırtındaki keskin -kılıca benzeyen- farklı yerlerine ağır darbeler alsa da asla geri çekilmek istemiyordu.
    Denizde kanlı bir savaş yaşanıyordu.

    **
    Acaba gökler, annenin sesini duyuyor muydu?
    Peki, ya deniz!.. Duyuyor muydu anneyi?
    Anne ne bahçede ne de evin içinde gidecek yer bulamıyordu kendine. Bu koca dünya ona dar geliyordu. İşkence mengenesine alınmıştı. Kalbi neredeyse duracak hâle gelmişti. Şehla bir an bile olsun annenin yanından gitmiyor, onu gözünün önünden ayırmıyordu. Kız, sık sık sakinleştirmeye çalışıyordu anneyi:
    – Üzülme teyze... Kendini üzme. Yemin ederim ben eminim; Tugay çok geçmeden sağ salim dönüp gelecek eve.
    Sonunda anne dayanamadı. Alelacele üstünü değiştirip Şehla’nın yanına vardı:
    – Kızım, ben artık sabredemiyorum. Eve göz kulak ol!..
    “Teyze, nereye gidiyorsun?” diyerek şaşkınlıkla sordu Şehla.
    –Oğlumu aramaya.
    –O zaman ben de seninle geliyorum.
    – Sen evde kal kızım. Ya ben çıktığımda Tugay gelirse... Evde beni görmezse merak eder.
    Şehla onunla aynı fikirde olmasa da ister istemez “Tamam” dedi. Anne gitti, kız evde kaldı; annenin arkasından bir tas su döktü.
    Anne incecik yoldan kıvrılarak denize doğru ilerlemeye başladı. Uzaktan denizin esrarengiz hışırtısı duyuluyordu. Anne, içinden dua ediyor, tek evladına, Tugay’ına kıymaması için denize yalvarıyordu:

    “Sen de annesin deniz.
    Senin de yavruların var.
    Bana merhamet eyle deniz…
    Kıyma benim Tugay’ıma.”

    Anne gelip sahile vardı. Denizin üstündeki martılar daire çizip bir ağızdan korkunç seslerle ötüyorlardı, büyük ihtimalle bu; boş yere değildi. Genelde denizde tufan koptuğunda böyle acayip ve ürkütücü sesler çıkarırlardı. Anne perişan bir hâlde etrafa göz gezdiriyordu. Kıyı boyunca uzanıp giden dar yol ileride kayboluyor gibiydi. Bu yol orman ve kıyı şeridinin kesiştiği noktadan geçiyordu. Çok ıslanmayan nemli kumsalda, zor seçilen hayvan izleri annenin dikkatinden kaçmadı; eğilerek dikkatle izlere baktı. Sanki annenin dertli yüreğine bir serinlik, sakinlik çöktü. Gözlerindeki fer, dizlerindeki takat arttı. Adımlarını hızlandırdı.
    Arada bir alabayın ayak izleri dar yoldan dışarı taşıyor, görünmez oluyordu. Ama anne kendi yolundan dönmek niyetinde değildi. Bu yolun onu doğruca oğlunun yanına götüreceğine emindi. Yeniden alabayın izleri peşine düşen anneyi sanki yıldırım çarptı. Kıyı şeridinde nemli kumların üstünde hareketsiz uzanan adamı görünce duran anne feryat kopardı. Sonunda ağlayarak; yere uzanan cesedin yanına vardı. Bu; yaşlı balıkçıydı. Dalgaların kıyıya vurduğu bu zavallı ihtiyarı anne iyi tanıyordu, Tugay çoğu zaman denize bu adamla çıkardı. Peki, acaba Tugay şu an neredeydi? Belki o da buralarda, yakınlardaydı! Belki dalgalar onu da yutmuştu! Belki o da bu yaşlı balıkçı gibi... Anne tekrar feryat etmeye başladı: “Tugay!.. Yavrum!.. Neredesin?..” Ağlarken elleriyle dizini ve başını dövüyordu.
    Sonunda kendini toplayabildi. Balıkçının kurtararak beraberinde sahile çıkardığı küreği yerden aldı, bu; Tugay’ın küreğiydi. Kadın önce ağacı göğsüne basıp öptü, okşadı, sonra küreğin sapıyla kumsalda derin bir çukur açtı. Tüm gücünü kullanarak yaşlı balıkçıyı usulca çekip bu çukura, geçici mezara yatırdı. Kurt kuş yemesin diye üstünü örttü. Ağzının içinde dua ederek ellerini gökyüzüne kaldırdı, salâvat getirdi. Mezarın baş kısmına bellik olması için bir taş parçası koydu, çünkü mezarın yerini, yaşlı balıkçının uyuduğu bu boz kumsalı unutmamak gerekiyordu. Oğlunu bulup kasabaya döndüğünde bu mezarın yerini yaşlı balıkçının akrabalarına bildirecek ve elbette şu an kumların altında uyuyan bu ceset bir an önce mezarlığa defnedilecekti.
    Balıkçıyı defnettikten sonra elini yüzünü yıkadı tuzlu suyla. Sonra yine yola düştü. İrice sapı olan küreği de omzuna atmıştı. Yol gittikçe gidiyordu.

    **
    İlk başlarda sağından solundan aldığı beklenmedik darbeler yüzünden şaşırıp kalan yaratık yavaş yavaş kendini toparlayarak yeni bir savaşa girmek niyetindeydi. Galiba onu en çok hiddetlendiren şey bu kadarcık gücün kısa bir süre içinde bir araya gelerek onu ezmek, hatta mahvetmek hevesine düşmesiydi. Biraz geri çekilerek suyun altında güç toplarken kesin karar vermişti. Denize yabancı olan bu düşman kuvveti darmadağın etmek!.. Tugay karmakarışık düşüncelerin cenderesinde çırpınır bir hâlde kalakalmıştı.
    O an kara ile denizin amansız temsilcileri karşı karşıyalardı. Belki de bu dünyada yaşanan bütün felaketlerin özünde kara ile denizin arasında yaşanan ebedi savaşlar yatıyordu! Çünkü anlatılanlara göre bir zamanlar bütün dünya yalnız sudan ibaretti. O zamanlar insanlarla balıklar aynı yerde, suda yaşıyor olabilirlerdi. Sonraları kara, suya yüzünü dönerek ondan uzaklaştı. Bunun sebebini; Tugay dâhil insanlar da bilmiyordu. Belki bu ayrılmanın neden kaynaklandığını köpek balığı biliyordu! Belki insanlar bir zamanlar balıklara ihanet etmişlerdi! Belki balık tam da bu yüzden insanla hesap görmek istiyordu! Denizin vahşi yaratığı açık aleni güç göstermek niyetindeydi. Bu; tesadüf eseri bir tehlikeden ziyade maksatlı bir intikama benziyordu.
    Köpek balığı için buradaki, onun burnunun dibindeki bu korkunç intikam düşkünlerinin hepsi başka yerden gelme ve yabancıydı. Hatta atik ve garip hareketleriyle hedef şaşırtan, bazen havaya yükselerek keskin kanatlarıyla onun başına darbeler indiren bu uzun, şeffaf ve gümüş renkli balığın bile bu sularla kesinlikle alakası yoktu. Nihayetinde köpek balığı bu denizde gözlerini açmıştı dünyaya ve etrafındaki su canlılarının hepsini gayet iyi biliyordu. Köpek balığı bu sularda ilk kez böyle acayip bir balık görüyordu. Arada bir fırsatını yakaladığında bu kendini bilmez ahmağa ayrıca hesap sormak istiyordu. Ama şimdilik böyle uygun bir fırsatı yakalayamıyordu bir türlü, çünkü bu yaramaz, üçkâğıtçı balık, köpek balığının niyetini fark ettiği gibi havaya yükseliyordu. Balığın ardından havaya zıplayan vahşi yaratığın kafasını o an tepesinde tur atan kartal gagalıyordu. Savaşçı arkadaşları geldikten sonra yaratığın asıl rakibinin, yani kayıktaki adamın işi hayli kolaylaşmıştı. Bu rakip artık elindeki küreği sık sık ileri doğru uzatıp sanki onu öfkelendirerek deli etmek istiyordu, sinirlenerek saldırmak isteyen köpek balığı, o anlarda başka bir yerinden darbe alıyor, tüylü terbiyesiz, yani Kayut derhâl uluyarak ileri atılıyordu. Hatta yaratıkla alabay birkaç kez yüz yüze, burun buruna gelmişti. Çok garip ki ikisinin, köpek balığı ile köpeğin uzun, heybetli yüzleri ve keskin gözleri birbirine çok benziyordu. Yalnız Kayut’un kafası da dâhil bütün bedeni tüy içindeydi, deniz canlısı ise baştan ayağa tüysüz ve sabun gibi kaygandı.
    Köpek balığı şimdiye kadar hiçbir savaşta yenilmemişti. Hep rakibini parçalayıp mahvetmişti. Düşmanla sonuna kadar çarpışma istediği onun kanına işlemişti artık.
    Sonraki hamle sırasında köpek balığının tepesine indirilen güçlü darbe sonuç verdi, bu kez kartalın keskin gagası, onun yabani orman ağaçlarının kabuğu gibi gergin mi gerin kaba derisinin altına geçti. Biraz sonra suların üstünde açık renkli kan lekeleri belirdi. Tugay bir deniz canlısının bu kadar çok kanı olduğuna inanmak istemiyordu. Ama gel gör ki her şey gözler önündeydi, dalgaların üstünde oynaşan kan izleri gittikçe çoğalıyordu.
    Deniz, bu vahşi yaratığın başına toplandı, kıpkırmızı, ağır ve korkunç dalgalar üstüne yürüdü. Hayvan öfkeyle burnundan soluyarak kartala doğru zıplasa da eline hiçbir şey geçmedi, çünkü Aykut’un kanat çırptığı yükseklik fethedilemezdi. İşte o zaman köpek balığı kanat çırparak uçamadığı için belki de hayatında ilk ve son kez pişmanlık duydu. Ancak kendini teskin ediyordu: “Sorun değil, kartal geriye çekilse de tüylü dostu çok yakınımda!” Yaratık pense gibi dişlerini şakırdatarak köpeğin üstüne atladı. Bir sonraki saldırısıyla aynı aralığa sığan hamle yüzünden yani karnının altından ve başından aldığı darbelerle gözleri karardı, kayıktaki adamla suyun içindeki balığın, Yakut’un aynı anda indirdiği darbe onu geriye itti. Ancak her şey burada bitmedi, başını tekrar suyun üstüne çıkararak kendine yeni bir saldırı pozisyonu belirlemek isteyen yaratık, sırtında dehşet bir acı hissetti, bu kez dış görünüşüyle ona benzeyen tüylü rakibi tarafından ısırılmıştı.
    Denizin üstündeki kan lekeleri gittikçe artıyordu.
    Etrafında olup bitenler Tugay’a hâlâ acayip bir rüya ya da bir mucize gibi geliyordu, dostlarının aniden ortaya çıkması, bir anda köpek balığının tepesinde kara bulut gibi biterek savunma hattı kurmaları, şöyle dışarıdan bakınca o kadar da mantıklı gelmiyordu. Ama çok da düşünülmediğinde, herkesin dilsiz ve akılsız gördüğü balık, kartal ve alabay, denizin koynuna sanki Tugay’ın rüyalarından çıkıp gelmişler gibiydi ve o an yaşanan şeyler de o korkunç rüyanın devamıydı. Gel gör ki tüm bunlar asla bir rüya değil, hayatın, hem de kanlı suların koynunda yaşanıyordu. Bazen insan, rüyasında bile görmediği dehşet ve felaketleri yaşayabiliyor.
    Artık Tugay’ın kurtulacağına dair olan inancı epey artmıştı. Vefalı dostları, balık, kartal ve alabay onun yanındalardı. Dişlerini öfkeyle şakırdatan yaratığa suyun altından, karşıdan, arkadan ve havadan ağır darbeler indiriyorlardı.
    Artık bu yaratıkla savaşmak, onun sürekli ve amansız saldırılarına karşı koymak Tugay için de hayli kolaylaşmıştı. Kayıktaki adamın dostları ile savaşmayla meşgul olan köpek balığının iri kafasına indirilen kürek darbelerinin sayısı ve etkisi de artmıştı. Bu deniz yırtıcısı, onun asıl düşmanının kayıktaki adam olduğunu içgüdüsel olarak hissediyor, bu yüzden de her fırsatta bu zeki, atik ve öfkeli adamı vurup onu kayıktan suya düşürmek, didik didik edip parçalamak istiyordu. Ancak ne kuyruğuyla kayığa vurduğu darbeler bir sonuç veriyordu ne de ona, iki ayaklı düşmana zarar vermek istemesi.
    Bu kanlı savaşta taraflardan hiçbiri diğerine zerre kadar tolerans göstermek, geri çekilmek niyetinde değildi. Deniz yırtıcısının karşısında eğilmek, ona teslim olmak; Tugay için ölümden daha beterdi, her ne kadar garip olsa da onun aklına ve gücüne olan inancı gittikçe artmaktaydı, bu ağır sınavdan yalnız soğukkanlılıkla çıkabileceğinden emindi. Sakin, halim selim bir doğası vardı Tugay’ın, buna rağmen o an içindeki öfke ve kin, ateş saçan bir volkan gibi püskürerek çıkmaktaydı. Her ne olursa olsun eli ayağı olan, aklı başında bir insandı ve onun yakasından düşmek istemeyen bu yaratığın dersini vermesi gerekiyordu tam manasıyla.
    Tugay önce içinden, sonra da yüksek sesle küfür etmeye başladı düşmanına:
    –Balık kılığına bürünmüş şeytan! Beni parçalayamayacaksın! Lanet olsun sana!.. Şeytan! İblis! Şeytan!..
    Tugay hayatında hiç görmemiş olsa da şeytanı, annesinin masallarında onun hakkında çok şey dinlemişti. O an o korkunç, o kandırıkçı, o yırtıcı şeytanla tehlikeli bir yerde, açık denizin koynunda yüz yüze gelmişti. Sanki masallardan gelen bu balık yüzlü amansız şeytan, onu öldürmek istiyordu. Ama o buna izin vermeyecekti.
    –Beni öldüremeyeceksin! Ben senden daha güçlüyüm!
    Hayır... Bu kendinden eminlik onu hayatından edebilirdi. Savaşmaya devam etmesi gerekiyordu. Ağır bir sınav bekliyordu onu.
    Köpek balığı ara ara geri çekilerek kurşun gibi ağır suların girdabında görünmez olsa da Tugay gözlerini bir an bile çekmiyordu onun üstünden; hatta azıcık dinlenmek istediğinde bile küreği dizinin üstüne koyup sapından sıkıca tutuyordu. Uykusuzluk ve yorgunluk onu takatten düşürüp mahvetmişti. Dinlenmek istiyor ama bunun ne kadar tehlikeli olduğunu düşününce endişeye kapılarak ürküyor, kayığın döşemesinde biriken tuzlu sudan yüzüne gözüne çarparak uykusunu kaçırmaya çalışıyordu.
    Başını kaldırıp grileşen ufka baktı. Sonra etrafına göz attı. Garipti, köpek balığına denk gelmiyordu gözü, aniden kaybolmuştu. Acaba savaşmaktan bıkarak geri mi çekilmişti? Dostları ise yanındaydı. Galiba açık denizde kanat çırpmaktan usanmış, o vahşi yaratıkla savaşmaktan yorulmuşlardı, büyük ihtimalle dinlemek istiyorlardı. Dostlarının niyetini fark eden Tugay, onlara seslenip kayığa çağırdı:
    – Hey! Yakut! Kayut! Aykut! Kayığa gelin! Gelin biraz dinlenin! Heyyy!..
    Dostlar kayığa yöneldiler. Biraz sonra kayıktalardı. Hepsinin yüzü, gözü, vücutlarının çeşitli yerleri su ve kan izine bulanmıştı. Tugay mahvoldu. Çok üzüldü. Dostları, bu acı deniz savaşlarında ilk kez kısa bir ara vererek bir araya toplanabilmişti. Oğlan eliyle Yakut’un, Kayut’un ve Aykut’un başlarını okşadı, kısık ve hüzünlü bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
    –Gözlerime inanamıyorum. Gerçekten sizsiniz, benim vefalı dostlarım!.. Beni nasıl arayıp buldunuz? Yakut... Kayut... Aykut... Canlarım... Peki, annemin haberi var mı sizin gelişinizden? Ya Şehla!.. O da biliyor mu sizin bu habersiz seferinizi? Ha! Niye susuyorsunuz? Duymuyor musunuz beni? Elbette duyuyorsunuz! Hayatımın sonuna kadar sizinle dost kalacağım! Bundan sonra da hep birlikte olacağız. Öyle değil mi? Ha! Anlıyor musunuz beni? Elbette anlıyorsunuz! Benim canım dostlarım. Gönül sırdaşlarım.
    Tugay sohbet ederken uyuklamaya başladı. Serseri uykusunda gözlerinin önünden annenin ve Şehla’nın yüzleri gelip geçti. Evlerini, süs havuzunu gördü. Sonra dostları, alabay, kartal ve balığın evden çıkıp denize doğru yöneldiklerini… Tugay dostlarına seslenmeye başladı: “Hey! Yakut! Kayut! Aykut!” Bu esnada deprem oldu. Yer Tugay’ın ayağının altından kaydı. Gözlerini açıp yerinden fırladı, meğer ayağının altında yer yok, bir oraya bir buraya hareket eden deniz varmış.
    Kayık zikzak çizip titredi. Köpek balığı yeniden saldırıya geçmişti. Tugay’ın dostları yeni bir savaşa girişti. Kanlı ve köpüklü dalgalar kayığın etrafına çarpıyordu.
    Tugay göğsüne bastığı küreği havaya kaldırıp boynunu kayığın içine doğru uzatan yaratığın kaygan sırtına indirdi. Köpek balığı nefes vererek geri çekildi. Alabay keskin dişlerini az önce Tugay’ın vurduğu yere, hayvanın sırtına sapladı. Köpek balığının sırtından fışkıran kan etrafa, denize, kayığa ve alabayın üstüne sıçradı. Hayvan acının şiddetiyle şaşırsa da konumunu kaybetmek istemiyordu, kuyruğuyla Kayut’un başına vurup tekrar kayığa yönünü döndü. Kayık olduğu yerde dönerek kavis çizdi.

    **
    Şehla, kadını evden yapayalnız gönderdiği için kendini affedemiyordu bir türlü. Kendisinin de o dert yükünü yanına alıp bilinmeze giden anneye eşlik etmesi gerekirdi. Doğru, kadın evi barkı ona havale edip gitmiş ve giderken de hiçbir yere ayrılmaması için tembihlemişti. Fakat şimdi kimsesiz kalan bu evde durmanın ne manası vardı?!
    Şehla hayli düşünüp taşındıktan sonra yola çıkma kararı verdi. Gitmeden önce annesini ziyaret etti, evi barkı süpürdü, sağı solu düzenledi, yıkanmış kıyafetleri ütüledi.
    Evet, artık gidebilirdi.
    Başına örttüğü kalın, siyah şal onu genç kızdan çok; yaşlı bir kadına benzetmişti. Eline aldığı kabuğu soyulmuş düz değnek ise bu yaşlı kadının eksik yanlarını tamamlamış, onu mükemmel kılmıştı.
    Eve barka son bir kez daha göz gezdirip kapıyı çekti, epey düşünüp taşındı. Denize doğru yönelmekte karar kıldı. Ancak deniz çok da yakın değildi. Yine de kız kararından emindi, bu yüzden inançlı adımlarla yola çıktı.
    Şehla, Tugay’a komşu olan evde büyümüştü. Çocukluklarında sık sık kavga eden, tartışan oğlan ile kız, zaman geçtikçe nedense birbirlerine daha dikkatli ve çekinerek davranmaya başlamışlardı. İkisi de bu utangaçlığın sebebini bir türlü anlayamıyordu. Karşılaştıklarında ikisi de kızarıp bozarıyor, birbirlerine kafa selamı vererek hızlıca gözden kaybolmak için acele ediyorlardı. Sanki o anlarda dillerini yutuyor gibilerdi. Aslında oğlan da kız da içinde sürekli birbirini görme isteğiyle yanıp tutuşuyordu. Tugay arada bir evlerinin damına çıkarak buradan komşu evin bahçesini izliyordu. Çünkü Şehla orada, avluda olabilirdi. Kızı her görüşünde içinde garip ve izahı güç olan hoş bir sancı hissediyordu.
    Şehla da komşu oğlunu görmeyince özlüyordu. Bazen evlerinin sundurmasında durup gizlice komşu eve bakardı, bahçede dostlarıyla oynayan Tugay’ın hareketlerini izlemek ona çok ilginç gelirdi. Hatta Tugay evde yokken kız onlara gidip anneyle görüşür, sonra dostlarla oynardı. O da anne gibi Tugay’ın kokusunu alırdı onun dostlarından. Dostlar da yani kartal, alabay ve balık da kıza alışmış, onu çok sevmişlerdi.
    Bu küçük kasabada, öyle bir yakın akrabası ya da kız arkadaşı olmayan Şehla, Tugay’ın dostlarını görmeyince sıkılırdı. Kızı bir gün bile görmezse anne de dostlar gibi onun hasretini çekerdi. Şehla için arada bir ona alttan alttan, dikkatle bakan annenin içinden neler geçirdiğini anlamak zor olsa da kız altıncı hissiyle bilirdi ki Tugay’ın annesi onu her gün görmek, onun sesini, gülüşünü işitmek istiyordu.
    Şimdi evini geride bırakıp komşularının ardından yola düşen kızı nedense birden bir ağlama tuttu. Acaba bu korkunç seferde onu ne bekliyordu? Acaba Tugay’ı, onun annesini ve dostlarını bir daha görebilecek miydi? Kız ellerini hep anne misali kederli bir şekilde gökyüzüne kaldırıp fısıltıyla dua ettiği gibi dua etmeye başladı: “Tanrım, bana yardım et!”
    Sanki tanrı onun sesini işitmiş gibiydi. Şehla duasını edip bitirene kadar gökyüzündeki kara ve boz bulutlar deve kervanı gibi çekilerek fezada gözden kayboldular. Ve o an gökyüzü birden açılıverdi, hava aydınlandı. Bu gür aydınlık seli, yeryüzünü de nura boyadı. Gökyüzünden yere süzülen bu ışıktan kendi kalbine de şeffaf zerreler akmaya başlıyor gibi geldi kıza.
    Adımlarını hızlandırıp uzaktan sesi gelen, hışırtısı uzaktan duyulan denize doğru döndü. O an kız yine Tugay’ın annesi gibi canı gönülden dualar ederek denize sesleniyordu:
    “Ey deniz, benim annem, ey deniz, benim kalbim, ey deniz, benim ruhum... Dalgalarına söyle ki öfkelenmesinler. Vahşi balıklarına söyle ki Tugay’a dokunmasınlar. Gemilerine söyle ki Tugay’ı kurtarsınlar. Merhametini esirgeme bizden deniz, benim annem. Aman deniz... Beni duyuyor musun?”
    Acaba deniz, kızın duasını duyuyor muydu?

    **
    Tugay delik deşik olan gömleğini üstünden çıkarıp kayığın bir köşesine attı. Oğlanın loş güneş huzmesi altında bakır gibi parlayan bedeninden akan ter damlaları; kıpkırmızı kana bulanmıştı, bu elbette köpek balığının kanıydı.
    Tugay, aldığı yaralarla daha da öfkelenen deniz canlısının tekrar saldırıya hazırlandığını altıncı hissiyle sezebiliyordu. Doğru, henüz köpek balığı ortalarda görünmüyordu, aldığı son darbeyle birlikte denizin derinliklerine çekilmişti. Ancak büyük ihtimalle bu geçici bir hâldi. Muhtemelen biraz sonra her şey, yani kanlı savaş, yani ölüm kalım mücadelesi tekrar edilecekti.
    Tugay tek küreği istediği kadar çekse de bir sonuç alamıyordu, kayık sanki balçığa yapışmıştı, yerinden oynatmak gittikçe daha da güçleşiyordu. Dostlar yorulmuş ve kayığın içinde toplanmışlardı. Melul mahzun Tugay’a bakıyor, sanki ondan tavsiye bekliyorlardı. Oğlan karar vermekte zorluk çekiyordu. Nihayetinde ne yapabilirdi ki? Sahil buradan görünse de yüzerek karaya çıkmasının imkânı yoktu. Hayır, mesele yalnız bu uzun mesafeyi kastetmek değildi, asıl mesele; o yaratığın her an beklenmedik, ani bir saldırısıyla alakalıydı. Köpek balığının dostluğuna güvenilmezdi.
    Doğru, dostları kayığı terk ederek istedikleri zaman rahatça sahile doğru gidebilirlerdi. Ancak hiçbirinin Tugay’ı kayıkta yalnız bırakmak istemediği dış görünüşlerinden belliydi.
    Bu lanet kayığa gelince, hareket etmek bilmiyordu!
    Diğer yandan susuzluk... Tugay’ın yanına aldığı mataradaki su tükenmişti. Son yudumlarını başına diktiği demir kabı kayığın bir köşesine bırakmıştı. Bu kadar suyun içinde bir yudum suya hasret kalmak hem komik hem acıydı.
    Arada bir çatlayan dudaklarını kayığın içine dolan tuzlu suyla ıslatıyordu ancak gel gör ki bunun hiçbir faydası dokunmuyor, ciğeri susuzluktan yanıp tutuşuyordu.
    Tugay’ın gözü dostlarının üstünde olsa da hayalinde sık sık kanatlanarak uzaklara uçuyordu. Anne ile Şehla bir an olsun aklından çıkmıyordu. Sevdiklerinin o an nasıl büyük bir acı ve keder içinde çırpındıklarını tüm çıplaklığıyla tasavvur edebiliyordu. Bir an önce eve dönmek, gözü yollarda kalan anne ve Şehla’yı sevindirmek istiyordu. Eve döndükten sonra o an kayıkta bir araya gelen dostlarının hepsini kendi vatanlarına göndermek istiyordu. Bırak balık denize, kartal gökyüzüne, alabay da ormana gitsin! Nihayetinde herkes kendi vatanını ister. Herkes kendine yakın bildiği yerde yaşamalı. Peki, acaba dostları onu terk etmeyi, ondan ayrılmayı kabul edecekler miydi? Zor!.. Ah, bir de daha o, yani Tugay’ın kendisi, kendi ocağına sağ salim dönebilecek miydi? Onu ve dostlarını daha ne sınavların beklediğini bir Allah bilirdi.
    Öfkeli yılan tıslamasına benzeyen ses onu hayallerden uyandırdı. Yaratığın darmadağın olan kafası tekrar suyun yüzünde belirdiğinde, kayıktakilerin hepsi aynı anda harekete geçti, kartal çığlık atarak havaya yükseldi, alabayla balık da suya atladı. Deniz yırtıcısısı kuş gibi havaya yükselip kayığın içine atlamak istedi. Tugay düşmanını ilk kez bu kadar yakın mesafeden görüyordu, neredeyse burun buruna gelmişlerdi. Oğlan ani bir hamleyle geri çekilerek elindeki küreği havada çevirdi ve yaratığın başına indirmek istedi. Köpek balığı göz açıp kapatıncaya dek küreğin geniş sapını dişlerinin arasına alıp gerisin geri gitti. Tugay onun beyaz, iri ve keskin dişlerini görüp gayriihtiyari bağırdı:
    – Yakut! Kayut! Aykut!
    Deniz yırtıcısı küreği kaparak tekrar denize daldı, sanki küreği, bu korkunç silahı denizde, dalgaların içine gizlemek istiyor gibiydi. Gerçekten bu korkunç silahı, yani küreği suya sokup sakladıktan hemen sonra tekrar yüzeye çıkıp havaya yükseldi, galiba silahsız düşmanla savaşmanın daha kolay olduğunu iyi biliyordu. Ancak suyun üstünde görünür görünmez kartalın sivri gagası yine kafasına saplandı. Tam bu sırada dalgaların altında, denizin içine saklanan kürek su yüzüne çıktı. Alabay ileri atılıp küreği kaptı ve kayığa doğru yüzmeye başladı.
    Yakut derhal suya dalıp keskin solungaçlarıyla hayvanın körük gibi bir ileri bir geri gidip gelen göğsüne yandan bir darbe vurdu.
    Alabay başını birkaç kez ileri geri hareket ettirerek ağzında taşıdığı küreği kayığa doğru attı. Tugay silahı havada kaptı.
    Köpek balığı ne yapacağını şaşırmıştı. Fakat iradesini bu kadar çabuk kırmak mümkün değildi, tekrar savaşacak, düşmanlarından intikamını alacak, onları keskin dişleriyle parçalayıp lime lime edecekti. Bu büyük suyun büyük sahibini yenmek, ezmek ya da öldürmek öyle kolay iş miydi? Hayır! Köpek balığı yenilgiyi bu kadar kolay kabul edemezdi!
    Köpek balığı tüm gücünü toplayıp tekrar kayığa saldırdı. Artık asıl düşmanının kayıktaki eli kürekli adam olduğunu netleştirmişti. Yırtıcı deniz hayvanı kendi içinde emindi, silahlı adamın işini bitirirse geriye kalanlar, onun dostları kolayca teslim olacaklardı, buna emindi. Kartal kanatlarını açıp harekete geçti, gagasını hayvanın sırtına sapladı. Alabayın keskin dişleri köpek balığının kuyruğunu yüzdü. Balık havaya zıplayarak kafasıyla hayvanın göğsüne keskin ve ağır darbeler indirdi. Tugay geri çekilip elindeki küreği havada çevirerek amansız düşmanın başına vurdu. Ama... Ama artık geçti. Hayvan artık kayığın içinde düşmüştü, keskin dişlerini şakırdatarak hiddetle ilerledi. Tugay gayriihtiyarî ardına sıçradı, baş aşağı yıkılarak denize, soğuk, ağır ve tuzlu dalgaların koynuna düştü, artık öfkeden deliye dönen hayvanla yaka paça kavga etmenin anlamı yoktu. Bu şekilde savaşmak; hayatını riske atmak demekti.
    Köpek balığı yüzgeçlerini kayığın tahta döşemesine yaslayarak suyun içinde çırpınan düşmanlarına bakıyordu. Sanki içinden gülerek onlarla dalga geçiyor, artık her şeyin sona geldiğini anlatmak istiyordu. Dişlerinin şakırtısı da açıkça duyulabiliyordu. Galiba hayvan asıl düşmanının kayıktaki eli kürekli kimse olduğuna, onun bu soğuk suların koynunda uzun süre kalamayacağına, biraz çırpındıktan sonra denizin dibinde boğulacağına, sonunda kendisi için lezzetli bir yemeğe dönüşeceğine kesin olarak ikna olmuştu. Asıl düşman öldükten sonra geriye kalanlarla hesabını görmek kolaydı.
    Tugay dalgaların koynunda çırpınıyordu. Bu sırada kayığa el uzatmak, kayığın herhangi bir yerinden yakalamak da korkunçtu, köpek balığı keskin dişlerini onun vücuduna batırmak için fırsat kolluyordu.
    Artık dostların hepsi denizdeydi. Soğuk dalgalar onları yaprak gibi atıp tutuyordu. Deniz yırtıcısı galiba kazandığı galibiyetin tadını çıkarıyordu, kuyruğunun üstüne kalkarak öfke dolu -gizli bir memnuniyetle- düşmanlarını süzmeye başladı. Kapkara ve öfke dolu gözlerine sanki müthiş bir karanlık çökmüştü. Tugay’a göre köpek balığının gözlerinden fışkıran karanlık, hayvanın içinden akıp geliyor gibiydi. Galiba balıklarla insanlar arasındaki düşmanlığın dışında garip bir benzerlik de vardı, aralarından bazılarının içi karanlıkla, bazılarınınki ise aydınlıkla dolu oluyormuş. Ve büyük ihtimalle balıklar ve insanlar değil, bu dünyanın kendisi de karanlık ve ışıkla yoğrulmuştu. Çünkü dünyanın da bir tarafında karanlık, diğer tarafında aydınlık hâkimdi. Aydınlıkla karanlık asla aynı yerde olamazdı ve muhtemelen hiçbir zaman bir arada olamayacaktı.
    O an karanlıkla aydınlık karşı karşıya gelmişti.
    Galiba denizde elini kolunu sallayarak çırpınan, yüzleştikleri bu ani tehlike karşısında şaşırıp kalan dostların aksine, kartal ilk kesin kararı kabul etti. Gözerinden öfke ve hiddet saçan gökyüzünün kaplanı Aykut, kanatlarını çırparak biraz yükseğe çıktıktan sonra hızla aşağı daldı ve kayığa, deniz yırtıcısına saldırdı. Sanki denizde şimşek çakmış, yıldırım düşmüştü.

    **
    Sahil boyunca uzanan yol, kadını sert kayalıkların, dikenli çalıların arasından taşıyıp ince kum tepeciklerinin yan yana dizildiği bomboz bir yere çıkardı. Burada ne bir iz vardı ne de bir yol. Alabayın ayak izleri de çoktan silinip gitmişti. Anne, küreğin sapını kum tepeciklerine yaslayıp etrafa göz gezdirdi. Her yer, deniz, sahil, sema bile bombozdu.
    İyi ki etrafa sükût çökmüştü. Eğer rüzgâr esmeye başlasaydı deniz çalkalanacak, ağır dalgalar birbirinin sırtına çıkıp dünyaya meydan okuyacaktı. Anne, yüzünü denizle ufkun kesiştiği tarafa döndürerek fısıltıyla yalvarmaya başladı rüzgâra:

    “Ey rüzgâr, kurbanın olayım.
    Dur bir, esme.
    Kanatlarını germek için acele etme.
    Çünkü benim sevgili yavrum,
    senin gazabına uğrayabilir,
    kayığı denizde kaybolabilir.
    Yavrum denize çıktı ve eve dönmedi.
    Bak, anne yüreğim bana diyor ki
    yavrun mavi suların koynunda.
    Hem de sağ salim...
    Benim Tugay’ım ne sıkıntılara,
    ne acılara göğüs germiş bir evlattır.
    Onun arkadaşı, yaşlı balıkçı
    tufana, kasırgaya kapılıp öldü.
    Benim yavrumsa denizde bir başına kaldı.
    Bana, Tugay’ıma acı; rüzgâr!”

    Sonra anne aynı şekilde Güneşe, denize ve gökyüzüne dönerek dua etmeye başladı. Denizin üstünde daire çizen martıları da unutmadı. Eğer haberleri varsa diye bu özgür, bu mutlu kuşlardan ricacı oldu, yani anneye, evladının yerini söylemeleri için...
    Duasını bitirip küreği omzuna aldı. Tam bu sırada sanki biri ona dönüp ardına bakmasını işaret etti ve endişe içinde dönüp arkasına baktı. Bir karartı hızla uzaktan ona doğru geliyordu. Sanki annenin ayakları kumlara batmış gibiydi. Yerinde öylece donup kaldı. Karartı doğruca onun üstüne geliyordu. Anne korktu. Acaba bu kim olabilirdi? Karartı ona el salladı. Annenin dizleri titremeye başladı. Daha da kaygılandı. Belki de gelen bu adam ona vahim bir haber getiriyordu!
    Bütün yüzünü kara bir şalla sıkıca örten karartı yanına geldiğinde, anne onu gözlerinden tanıdı. Bu; Şehla’ydı.
    Anne, gayriihtiyarî bağırdı:
    – Şehla!
    – Anne!
    Kız hep “Teyze” diyerek hitap ettiği kadına ilk kez anne demişti. Coşkuyla atılıp sarıldılar. Sonra birbirlerinin elini tutarak hüngür hüngür ağladılar. Sanki iki ayrı bantta hazin, ağlamaklı bir müzik çalıyordu, bu beklenmedik sevinç ve kederin meydana getirdiği gizemli bir andı.
    Anne, kıza çok da bir şey sormadı. Şehla’nın onun peşinden gelmesine bir yandan öfkelense de diğer yandan gurur da duymuştu. Demek ki kız, anneyi seviyordu. Demek ki Şehla, Tugay’ın uğruna her zorluğa göğüs germeye hazırdı. Demek ki Şehla, anneye ve Tugay’a layık bir kızdı.
    Anne kız el ele tutuşarak tekrar yola düştüler.
    Uzakta, ufukla suların birbiriyle buluştuğu yerde karartılar göründüğünde, kızla anne durup merakla denize bakmaya başladılar.
    Anne kaygıyla dillendi:
    –Kızım, denizinde koynundaki şu karartıları görüyor musun?
    – Evet anne.
    – Galiba şuradaki bir kayık, değil mi?
    – Evet, öyle anne.
    –Peki, o kayık niye suyun ortasında öylece duruyor? Acaba... Acaba benim yavrum...
    Anne hıçkırıklara boğuldu. Şehla başını annenin göğsüne koydu. İkisinin kalbi de o an ağa düşen balık gibi çırpınıyordu.
    Serin bir meltem esiyordu denizden sahile doğru...
    **
    Kartalın saldırısından sonra içgüdüsel olarak korkuya kapılıp karşı hamle yapmak isteyen öfkeli hayvan kuyruğunu kayığın döşemesine yaslayıp başını ileri doğru eğdi, keskin dişlerini rakibinin kanadına geçirip onu aşağı çekmek, sonra da diderek parçalamak niyetindeydi. Kartal, düşmanın niyetini hissetmiş gibi saldırı istikametini bir anda değiştirdi. Aykut bu kez gagasını bu yaratığın başına değil gözlerine, direkt göz bebeğinin içine sapladı. Hayvan sendeleyerek yana yattı. Ama Tugay, dostlarının operasyonu bu şekilde bitirmek istemediklerini hissetti. Çünkü köpek balığı kayığın içinde yana yatarken az önce saldırı için uygun anı kollayan, fırsat arayan Yakut suyun içinden çıkarak hayvanın diğer gözüne kuyruğuyla ters darbe indirdi.
    Tugay misali dostları da bu savaşın sonunu getirecek anın geldiğini hissediyor gibilerdi, artık hamlelerinin sayısı ve etkisi artmıştı. Belki darbeler azalsaydı her şey onların istek ve iradesinin aksine sonuçlanabilirdi. İşte bu yüzden de amansız ve güçlü düşmanın taktik geliştirmesine imkân tanıyamaz, zaman veremezlerdi, bundan dolayı peş peşe darbe indiriyorlardı.
    Büyük ihtimalle artık gözleri hiçbir şey seçemeyen hayvan, öfkeyle çırpınarak suya, kendisi için güvenli olan siperine atlamak istiyordu. Ona bu konuda Tugay yardım etti, oğlan kayığın yanına iki eliyle yapışıp kendine doğru çekti. Kayık sallanarak yana yattı. Köpek balığı gürültüyle suya düşüp çırpınmaya başladı; hâlâ teslim olmak niyetinde değildi.
    Artık kayığın içinde yerine alan Tugay küreği kaldırarak son nefesine kadar savaşmak niyetinden vazgeçmeyen vahşi yaratığın zayıflamakta olan bedenine vurmaya başladı.
    Her iki gözünü de kaybeden hayvan, sanki daha da kudurmuştu. Artık tüm dünya karanlık gibi geliyordu ona. Bu karanlığın içinde kısmen duymakta olduğu, kulağında yankılanan karışık seslere göre hareket ediyor, tam olarak sıradaki saldırı yönünü belirlemeye çalışıyordu.
    Vahşi yaratık hâlâ mücadele etmek, savaşmak niyetindeydi. Geri çekilmek, önüne çıkan avdan el çekmek gibi bir fıtrata sahip değildi; hep saldırgan olmuştu, hep diderek parçalamıştı. Ömrü boyunca kendisinden zayıflarla savaştığı, onları öldürdüğü için canından bezmişti. Ne zamandır güçlülerle karşı karşıya gelmek, onlarla savaşmak istiyordu. Evet, işte bu; onun ne zamandır aradığı o güçlü rakipti! Hem de koca bir birlikle... Köpek balığı tüm gücünü toplayarak artık karartısını bile zorla seçtiği kayığa doğru hızla saldırdı; kafasıyla kayığın yanına güçlü darbeler indirdi. Onun bu ansızın gelen atağı, karşı saldırıyla cevap buldu: Dostların darbesi bir dolu gibi vahşi yaratığın başına yağmaya başladı.

    ...Darbelerin sayısı ve gücü arttıkça hayvanın bedeni zayıflıyor, takati azalıyordu. Sanki gitgide kendi bedeninden uzaklaşıyor, bir yerlere, dibi görünmeyen korkunç derinliklere çekiliyordu. İçindeki yırtıp dağıtma, ezip parçalama ihtirası da yavaş yavaş ölüyor, sulara karışıp gidiyordu.
    Nihayetinde alabayın yerinde saldırısı her şeye son verdi. Kayut keskin dişlerini köpek balığının boğazına geçirip geri çekti. Az önceden beri öfkesi yere göğe sığmayan, kızgınlıkla burnundan soluyan deniz yırtıcısı, kesik kesik hırıldayarak sırtüstü döndü. Dalgaların atıp tuttuğu hayvanın o dolup taşan eski hırsından eser kalmamıştı, sanki derin bir uykuya dalmıştı; arada bir kuyruğu titriyordu hepsi bu.
    Biraz sonra tamamen duruldu. Dalgalar onu tekrar yüzüstü çevirdi. Kartal kanatlarını gererek hayvanın sırtına, keskin bir kılıcı andıran yüzgecin ortasına kondu. Ama artık bu kılıç körelmişti.
    Alabayla balık sevinçlerinden hoplayıp zıplıyorlardı. Ancak bu mutluluk çok uzun sürmedi. Çünkü kayık hâlâ açık denizdeydi ve tek kürekle onu çekip sahile götürmenin imkânı yoktu. Şu halde tek kürekli kayık; tek kanatlı bir kuşa benziyordu. Tek kanatla ne kadar uçulurdu? Aniden sanki bir mucize yaşandı: Kartal çığlık atarak havaya yükseldi. Alabay uluyarak sahile doğru yüz tuttu. Balık da suda zıplayarak atik bir şekilde alabayın ardı sıra yüzmeye başladı.
    Tugay’ı şaşkınlık ve telaş hissi bürümüştü; bağırmaya başladı:
    –Hey! Yakut! Aykut! Kayut!.. Durun, nereye gidiyorsunuz?
    Dostları onu ya duymuyor ya da duymak istemiyorlardı. Oğlanın dikkatli bakışları onların gittiği tarafa, oradan da sahile yöneldi. Sahilde bir çift karartı vardı, kıyafetlerinden görüldüğü kadarıyla ikisinin de kadın olduğu anlaşılıyordu. Kadınlardan biri yazma sallıyordu. Diğer kadının elinde acayip bir alet vardı, galiba bu kürekti, kayık küreği.
    Tugay’ın kalbi heyecanla atmaya başladı.
    Deniz yırtıcısı, titrek dalgaların üstünde uzanır vaziyette kalmıştı. Deniz, vahşi evladını usulca sallıyor, sanki kendi dilinde ona ağıt yakıyordu. O anlarda nedense Tugay köpek balığına acıdı, kalbi ağrıdı. Hatta üzüldü de...
    Allah şahitti ki Tugay’ın bu hırslı, gazaplı deniz cengâverine karşı hiçbir kini olmamıştı. Köpek balığı onu ve onun yardımına gelen dostları parçalamaya niyetlenmişti. Suların koynunda yaşanan bu kanlı savaşta, taraflardan biri galip gelmişti. Deniz yırtıcısı o tükenmek bilmeyen hırsının kurbanı olmuştu.
    “Eğer günahım varsa bağışla beni tanrım!” diyerek fısıldadı Tugay.
    Dostların dönmesi çok uzun sürmedi. En önce balık geldi, kendi beşiğinde, parçası olduğu suların koynunda yaramaz çocuklar gibi hoplayıp zıplıyordu. Sonra kartal göründü; kanatlarını şemsiye gibi açarak gökyüzünde geniş bir kavis çizdi ve pençesinde tuttuğu iri şalı, keskin nişancı gibi yukarıdan aşağıya, tam da kayığın içine bıraktı. Tugay şalı tanıdı, bu; Şehla’nın şalıydı. Az sonra alabay da çıkıp geldi; dişleriyle sapından yakaladığı küreği birkaç kez ileri geri gittikten sonra kayığa doğru attı. Tugay küreği havada kaptı. Dikkatle baktı. Bu; onun kendi küreğiydi.
    Dostlar bir anda kayığa doluştu.
    Artık hava kararmıştı.
    Tugay kürek çekerek kayığın yönünü döndürdü.
    Sahildeki kadınlar bir ağızdan onlara sesleniyordu:
    – Hey! Tugay! Oğlum! Beni duyuyor musun?
    – Hey! Tugay! Benim, Şehla! Kayığı sahile çevir!
    – Yakut!
    – Aykut!
    – Hey! Korkmayın! Buradayız! Yanınızdayız!

    **
    Sahile yönelen kayığın burnu kumsalı tepelerken ses çıkardı.
    Tugay derhal yere atlayarak; heykel gibi donup kalan kadına doğru koştu.
    Anne sevincinden hüngür hüngür ağlıyordu.
    Şehla’nın bakışları öne eğilmişti.
    Az sonra kadın Tugay’ın yanından uzaklaşarak sahildeki suların salladığı kayığa doğru adımladı.
    Oğlanla kız göz ucuyla birbirini süzdüler. Şehla’nın zift gibi kapkara saçları, gündüz gibi beyaz yüzüne dökülmüştü. Kızın kırmızı ve ince dudakları hafif hafif titriyordu.
    Tugay o sırada suların koynundan sıyrılarak çıkan, dalgaların yıllarca yonttuğu granit bir heykele benziyordu, kalın dalgalı saçları omzuna dökülmüştü, gergin kaşlarının altında, merakla kızı süzen gözlerinin derinlerinde bir çocuk masumiyeti seziliyordu. Enli alnında, kaslı kollarında ve heyecanla hareket eden geniş göğsünde tomurcuklanan damlalar, kızın boynundaki kolyenin inci taneleri gibi parlıyordu.
    İkisi de boylu posluydu, kız güzel, oğlan yakışıklıydı. O an ikisi de dünyanın en mutlu insanıydı.
    Ne zamandır kayığın etrafında ne yapacağını bilemeyen dostlar, biraz sonra annenin etrafını sardılar.
    Şehla’yla Tugay da onun yanına vardılar.
    Dalgalar sahili yalıyordu.
    Kayık beşik gibi sallanıyordu.
    Üçü de kollarını birbirinin omzuna atarak bir müddet sessiz sedasız denizi izledi. Sonunda annenin kısık sesi duyuldu. Kadın denizi alkışlıyordu. Biraz sonra hafif bir rüzgâr esti. Anne sesini biraz daha yükselterek rüzgâra hitaben şöyle söyledi:

    “Yavrumu bana geri getirdin rüzgâr.
    Sana minnettarım,
    Sana borçluyum rüzgâr.”

    Annenin mırıldandığı sözcükler gitgide tatlı bir şarkıya evirildi. Şehla ile Tugay da anneyle birlikte söylemeye başladılar bu şarkıyı. Yakut, Aykut ve Kayut da onlarla birlikte söylüyorlardı. Biraz sonra denizle rüzgâr da onlara katıldı. Herkes kendi dilinde söylüyordu bu şarkıyı. Fakat bu çok sesli koroda herkes birbirini gayet iyi anlıyordu.
    Bu kâinatta her canlının ve her şeyin kendi sesi vardır. Mutsuzluğun bile kendi sesi olduğu gibi mutluluğun da sesi olur
    Artık mutluluk, kendi şarkısını söylüyordu.

    **
    Ay doğmuştu. Denizin koynunda bir kayık ilerliyordu hızla. Önce o kayığın içinde üç kişi vardı: Anne, kız ve oğlan. O kayıktan biraz uzakta, büyük kara parçasında, sahil boyunca bir köpek koşuyordu.
    O kayığın üstünde bir kartal kanatlarını germiş uçuyordu.
    Bu kayığın tam burnunun ucunda gümüş renkli bir balık yüzüyordu ve sanki bu balık o kayığa yol gösteriyordu.
    Güvenilir ve sadık dostlar kayıkla kayığın içindekileri karadan, havadan ve sudan koruyor, onlara eşlik ediyorlardı.
    Parlayan Ay, dalgaların koynunda yıkanıyordu.
    Bir müddet sonra dostlar, kartal, balık ve köpek, yaydan fırlayan ok gibi ileri doğru atılarak bir anda kayığın içinde doluştular. Artık kayığın içinde altı canlı vardı. Tugay, anne, Şehla, Yakut, Aykut, Kayut. Hepsi aynı ailenin, aynı ocağın üyeleriydi. Hepsi yorulmuş, hepsi takatten düşmüş, mahzunlaşmışlardı. Ancak yalnız bedenen yorulmuşlardı, aslında o an hepsi bayram ediyordu. Bu bayram onların içinde, kalplerinde yaşanıyordu.
    Kürek hareket ettikçe suların usul, sessiz ve büyülü fısıltısı işitiliyordu. Küçük dalgaların üstündeki yakamozlar sanki sevinçle hoplayıp zıplıyorlardı.
    Kayıkta sükûnet hâkimdi. Nedense herkes susuyordu. Uzaktan bir bakan olsaydı, muhtemelen dostların da kendi gizemli dünyalarına kapıldığını düşünürdü. Tugay artık ne zamandan beri beynini meşgul -belki de işgal- eden sorulara hâlâ cevap aramaktaydı. Acaba günlerden bir gün onlar kendi vatanlarına, yani kartal gökyüzüne, balık denize, alabay da ormana dönüp gidecekler miydi?
    Acaba bu sadık dostları ileride ne bekliyordu? Ayrılık mı yoksa...
    Tugay eğilerek dostların yüzüne baktı. Ay ışığında hepsinin gözleri parıl parıl parlıyordu. Oğlan hayret etti. Tabiatın bu korkusuz evlatlarının gözleri nasıl da kaygılı ve kederli insan gözlerine benziyormuş!
    Tugay düşünce denizinde yüzüyordu; bu kısa hayatında insanlardan çok darbe almıştı. Son darbeyi de ona deniz yırtıcısı indirmek istemişti. Ancak dostlar, zamanında yetişmişti yardıma. Dostlarından çok memnundu. Onlar, Tugay’ın balıkçı dostlarının birçoğundan sadık çıkmışlardı. Sıradan ve anlamsız konularda tartışan, küsen, kavga eden az insan görmemişti. Balıkçı dostları arasında da böyleleri vardı. Ama bunlar... Tugay dostlarını ömrü boyunca sevecekti. Dostları anne kadar, Şehla kadar candan ve yakınlardı.
    Tugay denizde ölümle yaşamın savaşına tanık olmuştu. Ve kendisi hakkında kesin bir kanaate varmıştı: Meğer insanlarla diğer canlıların arasında öyle çok da büyük bir fark yokmuş, ilk bakışta aynı dili konuşmuyor gibi izlenim uyandıran hayvanlar bile hakikatte adalet ve merhamet hissine sahiplermiş. Meğer hakikatin mevcudiyetini ve onun herkes için değişmez gerçek olduğunu anlamak için kim ya da ne olduğunun o kadar da önemi, farkı yokmuş. Hakikati sadece insan anlamıyor ki! Tugay artık kâinatta yaşanan tüm hadiselerin birbiriyle görünen ya da görünmeyen bağlarla birbirine bağlı olduğundan, kâinatın kendisinin bile bir yerden idare edildiğinden, o idare eden varlığın mevcudiyetini idrak etmek için ise hiç de öyle uzun bir hayat yaşamaya ihtiyaç olmadığından, bazen hakikatin bir anda gün yüzüne çıktığından emindi, tamamıyla buna emindi. Dünyada hiçbir şey iz bırakmaksızın geçip gitmiyor, herkes geçmişte yaptığının, şu an ettiğinin ve gelecekte gerçekleştireceklerinin karşılığını alıyor. Kötü kötülükten, iyilikse iyiden doğuyor. Derler ki iyilik yap denize at, kul bilmezse Halik bilir. Ama meğer bazen her şey tamamen başka türlü de olabiliyormuş. Bazen iyiliğin denize atılmasını Halik değil yalnız iyiliğin kendisi biliyormuş. Sonuç olarak yalnız senin kurtardıkların bir gün senin kurtarıcın olabiliyormuş.
    Mahvettiklerin ise bir gün yeniden ortaya çıkıp seni öbür dünyaya, dönülmesi mümkün olmayan yere gönderebilirmiş. Bütün canlıların hayatı birbirine benziyor. Büyük ihtimalle bu sonuz âlemde külden zerreye, zerreden küle kadar her şey, herkes, cümle cemi aynı kanunlarla yaşıyor. Fakat insan ne kadar güçlü olursa olsun her şeye vakıf değil hiç de. Tugay içinde emindi; dünyayı içine düştüğü bu bütün belalardan kurtarmak için yalnız insanların birbiriyle dost olması ve ilişki kurması yetmez, kâinatı her türlü felaketten, musibetten yalnız tek bir yolla, cansızlarla canlıların işbirliğiyle ya da başka bir deyişle külden zerreye kadar mevcut olan her ne varsa tam da onların, evet, yalnız onların birliğiyle kurtarmak mümkündür. Peki, ezelden beri var olan, bu dünyayla yaşıt olan bu birliği görenlerin, hissedenlerin, kavrayanların sayısı az mıydı? O anlarda aslında bu dünyada cansız ve dilsiz ve akılsız hiçbir şeyin olmadığı, insanlar gibi taşların, ağaçların, otların, rüzgarın, suyun bile yalnız onların kendilerine malum olan gizemli bir âlemin varlığı sanki birden bire ayan olmuştu Tugay’a. İnsan bu âlemi hâlâ yeterince tanımıyordu. Yerdeki çiçekler, gökyüzünde ise yıldızlar birbiriyle sohbet ediyorlardı. Tıpkı insanlar gibi. Hiç şüphesiz ki zaman gelecek, canlılar ve cansızlar birbiriyle aynı dili konuşmasını bilecek, birbirlerinin ahvalinden haberdar olacaklardı. Tugay ile dostlar gibi.
    “Şükürler olsun sana tanrım!”
    Kürekleri usul usul çekerek tatlı hayaller denizinde yüzen Tugay’ın kendi gibi yorgun kayığı, devasa denizin ağır sularını yararak ilerliyordu.
    Kayığın içindekiler ise galiba artık uykuya dalmışlardı.
    Tugay uyku denizinde uyuyan annesine gözünün ucuyla baktı. Kadının kalbinde çağlayan sonsuz mutluluğun yalnız gönülden duyulabilecek hafif izleri bu parlak Ay ışığında onun gündüz gibi aydınlık yüzüne yayılmıştı.
    Sonra oğlanın bakışları gayriihtiyarî boynu ince bir karanfil gibi yana bükülen Şehla’nın yüzüne doğruldu. Kızın koyu saçları yüzüne dağılmıştı, sanki bulutlar Ayın önüne geçmiş gibi görünüyordu. Tugay, kalbi titrerken elini uzatıp kızın yüzüne gölge düşüren ipek gibi yumuşak ve menekşe gibi hoş kokan saç tellerini usulca yana attı. Kız uykusunda tatlı tatlı gülümseyerek oğlanın kalın, su toplamış ellerini okşayıp balık gibi çırpınan zarif göğsüne bastı.
    Kayığın arka kısmındaki göllenen suda uyuyan Yakut yerinden doğrularak aniden gözlerini açıp kapattı. Tugay hayatında ilk kez gözünü kırpan bir balık görüyordu, nihayetinde balıklar, suyun dibinde yatarken bile gözlerini yummuyorlardı.
    Aykut kanatlarını gererek tekrar şemsiye gibi topladı.
    Kayut kuyruğunu oynattı usulca.
    Anne hâlâ rüyadaydı, o an en güzel rüyalardan birini görüyordu. Koca denizin üstünde iki kişi el ele tutmuş sahile doğru koşuyordu. Anne sahilde duruyordu, gelenleri silüetlerinden tanıdı, bunlar; Tugay’la Şehla’ydı. Hayretinden gözleri büyüdü, garipti, kızla oğlan denizin üstünde koşmalarına rağmen batmıyorlardı. Sanki dalgaların üzerinde yürümüyor, kanat çırparak suların üstünde uçuyorlardı. Ancak anne yüreği endişeliydi. Rüyasında dua ediyordu: “Tanrım, sen yardım et!” Gençler, hatta belki de tanrı bile annenin söylediklerini duymuştu galiba, biraz sonra Tugay’la Şehla koşarak sahile çıktılar ve anneye sarılıp onu öpmeye başladılar. Anne nasıl da mutluydu.
    Tugay tekrar eğilerek Şehla’nın yüzüne baktı, kız hâlâ uykusunda gülümsüyordu. Şehla bu sırada birkaç gün önceki garip ve yarım kalan rüyasının devamını görüyordu. Lacivert sulara serpilen rengârenk çiçekler o an Tugay’ın kayığının ardınca yüzüp gidiyordu. Ve bu garip rüyada Şehla başını Tugay’ın omzuna koyarak ağlıyordu nedensiz! Ağlama sebebini kendisi de bilmiyordu. Sanki kız bardaktan boşanan sağanak gibi gözyaşı döküyordu. Bu; belki de sevinç gözyaşlarıydı. Ha bir de genelde rüyalar çoğu zaman tersine çıkar.
    Gökyüzünün göğsüne saplanan altın renkli Ay, o sırada denizde uyuyan yansımasına bakarak mest oluyordu.
    Artık bu uçsuz bucaksız su saltanatı, koca bir sahrayı andırıyordu. Kayık bu sahrada kervandan geride kalan yorgun deve misali ağır ağır ilerliyordu. Arada bir kayığın sinesini öperek geçen küçük dalgalar ise bomboz çölde kıvrılan kum deryasına benziyordu.
    Sanki küçük bir göç, uzun ve ağır bir yolculuktan geri dönüyordu. Bu; kutsal mekânı ziyaretten dönen hacı kervanına da benziyordu.
    Bu kervan; deniz kervanıydı.
    Birazdan güneş doğacaktı.
    Deniz kervanı kızaran tan yerine doğru yüzüyordu.
    Artık deniz de uyumuştu.

    **
    Size anlatmak istediğim bu olağanüstü hikâye, işte burada bitiyor.
    Doğrusu bu hadiseyi bana başka biri, ihtiyar bir balıkçı anlattı. Onunla deniz kıyısında balık tutarken tanışmıştık. Nedense o zaman bu hikâyenin bir vakitler onun başına geldiğini düşünmüştüm. Çünkü... Ben vedalaşıp ayrılırken ihtiyarın yanından, o, kürek sapı gibi iri, sağlam elini uzatarak kısık bir sesle adını söyledi:
    “Tugay” dedi.
    İhtiyarın yanından ayrıldım.
    O zamandan beri bu deniz kervanı, görünmez bir ressamın çizdiği efsanevi bir tablo gibi gözlerimin önünde asılı duruyor.
    Evet, bu dünyada deniz kervanı da varmış.

    ÇEVİREN:
    Abdulkadir Özkan
















    HİKAYELER

    KATİLLER
    (Hikâye)

    Önceleri bu denli yakın olduklarını bilmiyorlardı. Zaman geçtikçe yavaş yavaş her şeyi anlamaya başladılar. Meğerse kardeşlermiş.
    Birbirleriyle sessizce, yalnızca kendilerinin anladığı bir dille “konuşuyorlardı”. Oğlan, çok yaramazdı, yerinde duramıyordu. Kız ise kendi sakin “hücresinde” dinlenmeyi seviyordu. Oğlan, kardeşinin hoşuna gidecek şeyler yapmak, ona iltifat etmek, hizmetinde durmak istiyordu. Ama şimdilik bunu beceremiyordu. Daha doğrusu bu, mümkün değildi. Onlar komşulukta, hatta birlikte olmalarına rağmen henüz el ele tutuşup yüz yüze duramıyorlardı. Her birinin kendi âlemi, kendi “yuvası” vardı. Ama her ikisi de candan yakın olduklarını hissedebiliyorlardı.
    Bir yerlerde, bir kadar uzakta; şimdilik seslerinin yetişemediği daha geniş, daha ışıklı bir dünya olduğunu hissedebiliyorlardı.
    Günlerden bir gün o geniş âleme çıkacaklarından, o ışıklı dünyaya adım atacaklarından eminlerdi. Galiba o gün yaklaşmaktaydı. Acele ediyorlardı. O geniş ve ışıklı dünyada bekleyenleri olduğunu da önceden duyabiliyorlardı.
    Son zamanlar sıcacık “yuvalarına” bir soğukluk çökmekteydi. Gerçi onlar henüz sıcak-soğuğun ne odluğunu doğru dürüst bilmiyorlardı ama küçücük vücutlarıyla hevesle ve hasretle bekledikleri ışığın giderek uzaklara çekildiğini hissediyorlardı. Bu ışık olmadan yaşayamazlardı.

    *
    - Defet gitsin.
    - Vallahi, içim el vermiyor.
    - Üçü var, yeterlidir. Bu taraftan da biri gelmek istiyor. Kim bakacak ona? Şimdi zor bir zaman, ekmek yetiştirmek imkansız.
    - Allah, yaratmadan önce rızkını verir.
    - Boş boş konuşma. Burada Allahlık bir iş yok. Defet gitsin, dedim...
    - Beş aylık...
    - Varsın olsun dokuz aylık.
    -Büyük çocuktur. Kalbimin altında kıpırdıyor. Nefesini hissedebiliyorum...
    - Yapacak bir şey yok.
    - Onu yok edeyim ha? Çocuğumun, karnımdaki bebeğin katili mi olayım? Allah bunun için beni affetmez...
    - Yine mi başladın? Yine mi Allah-kul muhabbeti?
    - Ama...
    - Saçma sapan konuşuyorsun vallahi. Hazırlan, yarın seni komşunun arabasıyla şehire götüreceğim. Orada tanıdık bir doktor var.Doğrayıp atsın...
    - Günaha batarım...
    - Ne günahı? Sanki böyle bir günaha düşen sadece biz miyiz?Sanki görünmemiş bir iştir. Bunu herkes yaparki... Senin sözüne bakılacak olursa bütün dünya günah içindedir... Neyse ki, ceza kanununda bununla ilgili hiçbir şey yok. Belki de vardır, benim haberim yok... Hazırlan. Yarın gidiyoruz...
    - Ama...
    - Aması maması yok. Bir sürü çocuk bizim neyimize? Sürekli doğurmak bu fakirlerin alnına yazılmış sanki. Bakın bu zenginlerin, milyonlar kazananların kaç çocuğu var? – Bir ya da en fazla iki... Ama bu zavallı fakir... Öyle büyük, kalabalık aileyi nasıl geçindiririm? Ben işçiyim, taş yontucuyum, bakan falan değilim ki...Hele bir elime bak, ne hâldedir, yontulmamış taş parçasına benziyor...
    - Sen beni anlamak istemiyorsun...
    - Sen de beni...
    *
    Soğuk. Karanlık. Sessizlik.
    Eskiden onları duyan, biraz uzaktan da olsa okşayan bir el olduğunu hissediyorlardı. Şimdi bu el de soğumuş gibiydi.
    Kız kardeş kendi alemindeydi; sakin “yuvasında” kaygısızca “dinleniyordu”.
    Erkek kardeş nedense endişeliydi; dinlenmek istemiyordu, yumurtadan yeni çıkmış bir kuş gibi çırpınıyordu.
    Bir keresinde boğuk bir uğultu duydular. Sanki onları bir yerlere, uzak ve uzak olduğu kadar da karanlık bir yere götürülüyorlardı. Onlar, kardeşler, ışığa çıkmak istiyorlardı. Peki neredeydi o ışık? Neden görünmüyordu? Aksine, karanlığa doğru yüzüyorlardı. İkisi de yerlerinde kıpırdamaya başladılar...
    Sonra uğultu durdu...
    Yine sessizlik.
    Az sonra bir inilti duyuldu.
    Uzakta soğuk bir şey parladı. Hayır, çoktan beri bekledikleri ışık bu değildi. O soğuk ışık, o soğuk parıltı beraberinde bir felaket getirmekteydi. Bu, gayet açıkça hissedilmektedi.
    İçlerinden bir ürperti geçti.
    Erkek kardeş bir keresinde kız kardeşi için bir şeyler yapmak, ona kendisinin bile bilmediği hoş bir iltifat göstermek istemişti. Galiba şimdi zamanı gelmişti.
    İnleme sesi giderek yükseliyordu.
    Kız kardeşine “yardım etmek” zamanıydı. Kız kardeşinin korkuya kapıldığını açıkça hissediyordu. Kız, “yuvanın” “derinliğine” çekilmişti. Erkek kardeş, kız kardeşini yaklaşan korkunç felaketten korumak için kendini ileriye atarcasına kasıldı. Her hâlükârda, kendini kız kardeşinden daha cesur ve yürekli olarak görüyordu.
    Şimdi inilti bir çığlığa dönüşmüştü.
    Soğuk bir parıltı yaklaşmaktaydı.
    Her taraf kırmızıya boyanmıştı. Henüz renkleri tam olarak seçemeseler de çoktan beri bekledikleri ışığın renginin bu olmadığını hissediyorlardı. Bu, farklı bir ışıktı. Aslında bu, soğuk parıltının getirdiği bir renkti, kan rengiydi. Bu, çok yakınlarında bulunan ve onlara doğru sürünen bir felaketin rengiydi.
    Şimdi onlar- kardeşler, el ele tutuşup bu karanlık dünyadan kurtulmak istiyorlardı ama elleri birbirlerine kavuşamıyordu.
    Şimdi onlar bir ağızdan bağırmak istiyorlardı ama sesleri birbirine yetişmiyordu.
    Soğuk parıltı önce erkek kardeşin göğsüne girdi. Bir şey gıcırdadı. Erkek, “derinliğe” sokulmuş kız kardeşinin çırpındığını hâlâ açıkça hissedebiliyordu.
    Daha sonra bu soğuk parıltı, derinliğe, kız kardeşinin sığınıp titrediği “yuvaya” doğru sürünmeye başladı...
    Daha önceki çığlık ve iniltilerin yerini hıçkırışlar aldı ...

    *
    - Yo, hayır, Allah bu günahı bağışlamayacaktır...
    -Yine mi Allah? Sağ salim kurtulduğun için Allaha şükret. Bu anlamsız düşünceleri de ndan at gitsin...
    - Meğerse ikizlermiş...
    - Ne? İkiz mi?
    - He ya... Biri erkek, diğeri kızmış... Doktor önce oğlanı aldı. Sonra başka birinin de olduğunu öğrendi. Kız... Üç oğlumuz var, hep kız istemişimdir. Erkek, kız kardeşsiz olur mu? Biz bir kardeş-bacı yok ettik. Artık kendimi bir cellat olarak görüyorum. Ben bir katilim... İki kişinin katili...
    - Peki, şimdiye kadar bunu hissetmedin mi?
    - Neyi?
    -Onların bir çift olduğunu.
    - Hayır... Hem şimdi bunun ne anlamı var ki?..
    - Yok be... Birini defetmek başka, ikisini birden defetmek başka...
    - Ne farkeder ki? Ben bir katilim, katil... Ha birinin katili oldun, ha ikisinin...
    - Acaba onları nereye gömecekler?
    -Gömmek mi? Ana rahminde yok edilen çocukları gömerler mi ki?..
    Her tarafta soğuk bir sessizlik vardı.

    Çeviren:
    Afina Memmedli Barmanbay















    ÖLÜ DİLDE SEVGİ MEKTUPLARI
    (hikaye)

    Emil Bünyadzade'nin hal ve hareketlerindeki değişim ilk olarak eşi Feride'nin dikkatini çekmişti. Sonra komşuları da Ondaki değişimi farketmişlerdi. Aslında bu değişikliğe "değişim" demek bile doğru değildi; Son zamanlarda, adamın hareketlerinde bir gariplik, daha doğrusu bir tuhaflık ister istemez hissediliyordu.
    Bu dünyada sebepsiz hiçbir şey yok ki. Her şeyin bir sonu olduğu gibi, bir başlangıcı da var. Muhakkak çelik fabrikasının eski mühendisi Emil Bünyadzade'nin birdenbire böyle değişmesinin de bir sebebi olmalıydı, ve karısı Feride Ondaki değişmenin sorumlusu olarak kendini görüyordu. Feride'nin kendini suçlaması, kocasının kendisinden uzaklaştığını görmesi, ilişkileri bittikten sonra oldu, çünkü hiçbir güç kocasını "gittiği yoldan" çeviremezdi.
    Emil Bünyadzade'nin uzun yıllar çalıştığı fabrikanın kapanmasından sonra işçilerin her biri bir yana dağılmıştı. Zor zamanlardı. İşsizler arasında halinden şikayet eden yoktu. Kimi, kime- nereye şikayet edeceklerdi ki? Üretim için hammaddeler ve ürünler gelmemiş, makineler dura-dura yıpranmış ve eskimiş olduğu için fabrika kapanmıştı. Sanki insanlara "Çıkın, gidin" dercesine yol verilmişti. Herkes kaderine razı olup boyun bükmüştü. Kendi hallerinde dağılıp gittiler.
    Emil Bünyadzade de sanatına uygun bir iş aramaya başladı, gezinip durdu. Sanatına, kendine göre bir iş bulamayınca başka işler aramaya başladı ve arkadaşlarına, çevresine iş bulmak için yardım etmelerini istedi. Ama hiç kimseden beklediği cevap gelmiyordu. Zaman zaman onlara sitem ediyor : "Ne iş olursa olsun bana iş bulun çalışmak istiyorum." Diyordu. Artık hamallık yapmaya bile hazırdı.Sanki iş sır olmuş göğe çekilmişti. Bazı tanıdıkları onunla alay etmeye başlamışlardı :"Merhumun torunu, iş ne gezer?" İş bitti,ortalıkta gezip durursun lee? Herkes yeni bir işyeri açıldığında kendi yakınlarını arayıp buluyor. İş arıyorsan git, bir yakınını bul."
    Emil Bünyadzade bunca uğraştan sonra evden çıkmamaya başladı. Çünkü adam dolu bu koca dünyada onun ‘’adamı’’ yoktu.
    Amma O boş oturmayı seven biri değildi. İlk önce evdeki eski kitaplarını yeniden karıştırmaya başladı. Çocuk doktoru olan eşi birkaç defa sordu: ‘’Hayırdır bey, ihtisasını artırmaya mı çalışyorsun? Yeni metalurji tesisinin kurulacağını, seni de oraya demir-çelik eritme mühendisi olarak oraya koyacaklarını mı sanıyorsun?’’ Karısı bu alaycı sözleri söylemekte haklıydı. Yeniden böyle bir fabrikanın yapılacağına inanan kimse yoktu. Yapmak bir yana, daha önceden yapılmışlar da yıkılıyor. Başka yerlere taşınıyor veya sökülüp atılıyordu.
    Bir süre sonra Emil Bünyadzade kendi ‘’meslek alanı’’na ait kitapları bir yana bırakıp başladı eşinin eski kitaplarını karıştırmaya. Feridenin dili yine açıldı.’’Ay, herif, şimdi de doktor olmaya mı karar verdin? Mühendisliğinden çok faydalandık, sırada hekimliğin kaldı!’’
    O önceleri bu kitaplara şöyle-böyle, boş meraktan bakarken sonra değişti; nasılsa, mesele ciddileşti.
    Emil Bünyadzade bütün zamanını bu kitapları incelemekle geçirmeye başladı. Amma o, asla tıp kitapları okumuyordu. Eşi ona o değilden her baktığında her gün okuduğu bir-iki kitap var; bunlar Feridenin yıllar önce bir kenara attığı latin dili ders kitaplarıydı. Şimdi kadının neyine gerekti bu latince kitaplar? Hatta o bu kitapların durduğunu bile unutmuştu. Emil Bünyadzade bütün gün düşünüyor, okuyordu. O, latin diline niye böyle ilgi gösterdiğini kendisi de bilmiyordu. Hakikaten, böyle ne olmuştu kendisine? Bir iş-güçle uğraşmak varken huş-guşla onu dil öğrenmeye iten sebep neydi? Üstelik hiç kimseye lazım olmayan bir dil. Ölü dil.
    Feridenin kocasına hem çok üzüldüğü, hem de acıdığı hissediliyordu. Arada bir ona değerli düşüncelerini söylemeyi ihmal etmiyordu. ‘’Ay rahmetlinin oğlu, bilmiyon mu ki, şimdi latin dili kimseye gerekli değil? Bu dilde olan bazı terimleri biz mecburen öğrendik, işimizin hatırına. O sözleri tek başına yazsan da anlaşılmaz. Madem dil öğreneceksin, ingilizce öğren. Olur ya yurt dışına çıkarsan bir işine yarar. Ya da Çince öğren, şimdi bütün dünya ticaret için Çine akıyor. Nüfusu da maşallah, az kala dünyanın yarısıdır. Yok bu da aklına yatmıyorsa İspanyolca öğren. Suni dil olsa da hiç olmazsa konuşanları var. Sen tutturmuşsun latince... Senin neyine gerek beyim?’’
    Hanımının sözlerinde hakikat payı çok yüksek olsa da, Emil Bünyadzadekendi işindeydi. Eline geçen sararmış kitaplardaki sözlerin hemen hepsini ezberlemişti. Şimdi onu tıp okuyan talebe, hatta, latince öğreten öğretmen bile kıskanabilirdi.
    Bir defa, hangisindeyse eline geçen gazetelerin birinde garip bir yazıya rastladı; resimde okuyucuya gülümseyen bir bayan, uzun bir röportaj vermişti. İlginç olan, taa Kübada yaşayan Mayvelis isimli bu kadın latincenin güzelliğinden konuşuyor, onun inceliklerinden anlatıyordu. Sohbetin en dikkat çeken tarafı, bu kadın latince öğrenmek isteyenlere karşılıksız yardım edeceğini söylüyordu. Bu uzak ülkede yaşayan hanım kendi ulaşım adresini, mail’ini de eklemişti.
    Emil Bünyadzade tembellik etmeyip, kısa bir zaman içinde bilgisayardan yazmayı öğrenmiş ve bu Kübalı hanıma ilk mektubunu yazmaya karar vermişti. Mektup Guinnes rokorlar kitabına girecek kadar kısa, sadece tek bir kelimeden oluşuyordu, o kelime de latince yazılmıştı: ‘’Salve!’’ Yani, Selam. Vesselam.

    Hemen Mayvelisten cevap geldi: ‘’Salve’’ Kadının yazdığı mektup elbette Emil Bünyadzadenin yazdığından daha düzgündü. Doğrusu, Oradaki sözlerin hepsini anlamıyordu fakat açıkça kadının yabancı bir ülkeden gelen bu mektuba memnun olduğu anlaşılıyordu. Mayvelis hanım okyanusun öbür ucundan yeni dil öğrenen muhatabını alkışlıyordu: “Multos successus opto!” Yani ‘’ ben size başarılar diliyorum’’ Mektup gece yazıldığı için ona şirin uykular dilemeyi de unutmamıştı. “Molliter cubes!” Yani ‘’İyi geceler.’’
    Emil Bünyadzade tembellik etmeden mektubun devamını yazdı. O, kıza mutluluk diledi: “Perpetua felicitate floreas!” Sonra mektuba yağlı bir cümle daha yazmayı borç bildi. :“Accipe vota mea sincera!”.Latince bu benim hoş arzularımı kabul edin demekti.Onların “Salve!” yani Selam ile başlayan mektupları artık “Fac te videam!” Allaha emanet ol ile bitiyordu.
    O, bu ruhlandırıcı mektuplardan sonra latincenin bütün inceliklerini öğrenmeye karar verdi. Gece gündüz sararmış kitaplar elinden düşmüyordu. Aklına garip fikirler geliyordu: Sanki o, bu dili çok önceden öğrenmiş, sonra hangi sebeptense, velveleden ya da zelzeleden öğrendiğidili tamamen unutmuştu; Şimdi eski bildiği kelimeleri yeniden hatırlamak kalıyordu geriye. O, bu dili çok hızlı öğreniyordu. Hatta bazen uykusunda Havanayı görüyor, orada Mayvelisle görüşüyor, onunla latince konuşuyordu. O daha önce kendisinin böyle bir kaabiliyetinin, yeteneğinin olduğunu hissetmemişti. Yani çok çabuk sökmüştü latinceyi.
    Hatırından hiç çıkmaz, güzel, güneşli bir bahar günü Mayvelisin doğum günü oldu. Emil Bünyadzade onu tebrik etti. : “Congratulor tibi de natali tuo! Sine tibi de natali tuo gratuler et optima quaeque comprecer!” Yani doğum gününüz kutlu olsun. İzin verin sizi böyle mutlu bir gününüzde yürekten tebrik edeyim.
    Emil Bünyadzade gittikçe atalarının latin olduğuna, kendisinin latin kanı taşıdığınada inanmaya başlamıştı. Bu dünyada asırlar boyu bir ülkeden öteki ülkeye, bir kıtadan öbür kıtaya göç eden milletler, tayfalar veya insanlar az mı olmuştu? O, kıza öylesine bağlanmıştı ki az kala eşi, hanımı, dostu olan Ferideyi bile unutmuştu.
    Şimdi Mayvelisteye yazdığı mewktuplar : “Con amore”, yani sevgilerle diyerek tamamlanıyordu. Meğerse, asıl sevgi daha soraymış. Şimdi bilgisayardan Havanaya yollanan mektupların her satırında : “Con amore”, yani seni seviyorum yazıyordu. Kısa ve net. İnsanın sevdiği kıza bundan daha güzel söz bulup söylemesi zordu. O, Mayveliste yürekten bağlanmış, tutulmuştu. Evet, evet... Kız da onun bu sevgisine kayıtsız değildi. O da mektuplarının her satırında kısa ve net o güzel cümleyi yazıyordu. : “Con amore”
    Şimdi mail adresine taa Kübadan latince mektuplar, bilgiler geliyor, Emil onlara daha çok hayran oluyordu. Allahım! Bu latinler ne kadar da yeteneklilermiş.
    Artık Emil Bünyadzadenin aklından geçen tek şey, Kübaya gitmek, o güzeller güzeli Mayvelistle buluşmak, kam alıp kam vermek, aşkını doyasıya yaşamaktı. Amma nasıl, hangi parayla, hangi yolla? Kim diyor ki, aşk her şeyden üstündür? Hayır, görüyor musun, bu gaddar, bu acımasız- amansız dünyada aşkın da bir ucu paraya-pula çıkıyor. Parası olmayan sevgilisinin, sevgisinin peşinden nasıl koşabilir ki? Latinlerin bu dünyada nesilleri yürümemiş olsa da atalarının sözleri yürüyor “Quilibet fortunae suae faber”, yani herkes kendi mutluluğunun demircisidir. Anlaşılan şu ki azıcık mutlukuk için demir bilyeyi çiğneypi ufalamak gerekiyormuş. Ya da bu ateş küresi olan dünyada kızartılan demirin çekiçle döğülmesiyle kıyaslanabilir. Pes doğrusu. Bu ne zor bir meseleymiş!
    Evin yıkılsın mutluluk, ey mutluluk! Sen mutsuzluğun yanında onun sefaletindesin. Bu sebepten diyorlar ki mutlulukla mutsuzluk ,başka bir deyişle sevinçle keder, yok yok, düğünle yas kardeştir. Allah kessin böyle ‘’ kardeşliği!’’
    Emil Bünyadzade artık iyice latince konuşuyordu, o, hatta latince düşünür olmuştu. Evde yalnız kaldığında Mark Anney Lukan, Tit Lukretsi Kar, Lusili, Horatsi, Nazon, Antonio Minturno gibi şairlerin latince şiirlerini ezberlemekten zevk alıyordu. Yolda yürürken ellerini sallaya sallaya yüksek sesle latince metinler söylüyordu. Böyle zamanlarında o, kendini, eski çağ tarihinin dünya ilmine ve medeniyetine büyük katkılar sağlayan latin alimlerinin yanında sanıyor, göğsünü hitabet kürsüsüne dayayıp nutuk çektiğini hayal ediyor, kıymetli latin sözlerini mırıldanıyordu. Mayvelisle mektuplaşma da düzenli olarak devam ediyordu. Kız onu herkesten daha iyi anlıyordu; sonuçta ikisinin ataları da latin idi. Çevresindekilerin hiç biri Emil Bünyadzadeyi anlayacak kapasitede değillerdi. Anlamadıkları bir tarafa, üstüne üstlük açık ya da gizli olarak onu durdurmak istiyorlardı. Konu- komşu ve akrabaları ile karşılaşınca selam vermek yerine ‘’Salve’’ diyerek ellerini kaldırarak sırlı bir şekilde gülümseyen bu kişinin ardı sıra bakıp kafalarını sallıyorlardı. Öyle ya, Emil Bünyadzade yıllardır tanıdıkları komşuları idi. Her zaman iyi komşu olmuştu.
    Peki, şimdi ona ne oluyordu böyle? Yazık Ferdenin haline. O yazık tecrübeli hekim hanımdı, buna rağmen kocasının derdine çare bulamıyordu. Emil Bünyadzade Kübaya gitmek arzusunu Mayvelise de açmıştı. Kız da sevgilisinin yolunu gözlüyordu. Tek mesele para bulup yola çıkmasıydı. Amma parayı nerden bulacağını bilmiyordu. Şimdi Feride ile Emil Bünyadzade ayrı- ayrı alemlerde yaşıyordu. Kadın sanki kocasından saklanıyordu. Amma bunun kocası için bir ehemmiyeti yoktu. O artık hiç kimseyle, hiç bir şeyle ilgilenmiyordu; artık iş arama niyetinden de vaz geçmişti. Tek düşüncesi, fikri- zikri Kübada, Mayvelisin yanındaydı.
    Günlerden bir gün evlerinin önünde bir araba durdu. Araçtan inenler merdivenleri çıkıp onların evine girdiler. O gün Feride de evdeydi. Gelenler ne hakkında konuştularsa kadınla usul bir sesle konuştu. Bu fısıldaşmalardan sonra eve teşrif eden ziyaretçiler Emil Bünyadzadeyi aşağıya davet ettiler. O itiraz etmedi. Hayatta (kapının önünde) beyaz renkli bir araç duruyordu. Anlaşılan bu ziyaretçiler onunla latince konuşuyorlardı. Emil Bünyadzade gözucu araçtaki yazıya baktı, orada“Ambulatoriya” yazılmıştı. Şüphesiz bu latinceydi. Herhalde bu araç ve buradaki beyaz elbiseliler Kübadan, Havana şehrinden gelmişlerdi? O, kimseden davet beklemeden arabaya atladı...
    ... Emil Bünyadzadenin mesaj kutusuna aylar boyunca Kübadan mektuplar geldiyse de o mektuplara cevap veren olmadı. En son Mayvelisin tek kelimelik latince mektubu vardı: “Valebis!”, yani elveda.

    Çeviren:
    Abdurrahman Karaköse








    MERSİN ÇALILARI. ÇİSE
    (öykü)

    …Şimdi televizyonda gösterilen o yüksek binaya baktıkça Kara’nın üstü başı tere batıyor, dışarıda çise yağmasına rağmen yüzünü serinletmek için gazeteye uzanıyordu. Kız, annesinin şalını omuzlarına attıktan sonra bir iki kez dışarı, kapıya çıktı, ama üşümüş gibi görünerek tekrar içeri girdi. Kara, saç tellerinden küpe gibi sallanan damlalara kısık gözlerle bakıyor, sabahları örümcek ağının ince ipliklerinde parlayan çiseyi hatırlıyordu. Şehle ıslanmış mersin çalılarının dallarını bir sopayla yün çırpar gibi silkelerdi — ama ne o, ne de başkası kızın saçlarını öyle kolayca “savuramazdı.” Kızın uzun elbisesinin eteklerinde de aynı minik damlalar ışıldıyordu. Kız, parlak kırmızı dudaklarına kaldırdığı ellerini sıcak nefesiyle ısıtırken, nedense Kara’nın gözlerinin önünde iki yaprağın arasında büyümüş, çiseyle dolu iri çilekler canlanırdı. Elleri iki yaprak, küçük dudakları ise — tadından değil, renginden dolayı — bir çilek tanesi gibi görünürdü ona.

    Kara düşünürdü ki, kızın dudakları ne kadar kızarırsa kızarsın, asla çilek kadar tatlı olamaz. Çünkü o, çileklerin nasıl kızardığını, eski renginin nasıl eriyip yerini tatlılığa bıraktığını, çiçeklerin ise renk değiştirerek nasıl büyüdüğünü, sanki minik çileklere dönüşür gibi serpilip geliştiğini gözleriyle görmüştü. Ne yağmur, ne de çise çileği ya da çiçekleri solduramazdı: damlaların altında renkleri daha da belirginleşirdi. Ama kızın dudakları bazen solar, bazen yeniden kanlanıp koyulaşırdı. Kara, onların çilekten tatlı olabileceğine inanmazdı — çünkü o dudakların tadına bakmak mümkün değildi; daha doğrusu Kara buna hiçbir zaman cesaret edemezdi.

    Bu sırada ekranda hâlâ aynı yüksek bina gösteriliyordu. Önündeki avlu insan kaynıyordu. Mevsimin ne olduğu pek belli değildi: Kimi sadece gömlekle duruyor, kimi ceket giymişti; ara ara şapkalar görünüyordu. Belki de soğuk günlerden söz ediliyordu. Burada ise sabahtan beri çise yağıyordu ama Kara yine de ter içindeydi, gazeteyle kendini yellemek istiyordu.

    O binayı Kara geçen yaz görmüştü; bazen, geçen yazın kavurucu sıcağı ve sanki o sıcakta “terleyen” bina rüyalarına giriyordu. Boz taşlardan örülmüş, çıplak bir kaya sırtını andıran o bina gözlerinin önüne gelir gelmez, Kara rüyasında bile tere batıyordu…

    …Geçen yıl amcası oğlunu “büyük okula” kaydettirmeye götürürken Kara da onlarla şehre gitmişti. Evde bir hafta boyunca telaş vardı. Yengesi neredeyse bütün günü heyecanla bir şeyler anlatıp duruyor, ellerini havada sallıyordu. Sonunda dayı mandayı pazara götürdü, dönünce yine eşiyle tartıştı. Sonra bahçeye salınmış üç iri kuzuyu da sattılar. Kara’nın içi gidiyordu onlara. Çünkü onlara her zaman tuzu o verirdi: Kara’yı görür görmez koşup geliyor, ellerini yalıyorlardı; avuç içi gıdıklanınca Kara ister-istemez gülüyordu.

    Sıcak toprağın üzerinde, sabah çisesiyle ıslanmış otların arasından yürürken de — yine nedensizce gülümserdi. Geçen yazın o gergin günlerinde, hayvanların birer birer evden uzaklaştırıldığını gördükçe Kara ürkmüştü. Bir gün kuzeni onu kenara çekmiş, göz kırparak söylemişti: iki güne Kara da okul için yola çıxacaq…

    Kara fark ediyordu ki her yaz köyde garip bir hareketlilik başlardı. Yazın, tarlaların kavrulduğu o sıcak günlerde herkes bohçasını alır, çocuklarını okula götürmek için şehre giderdi. Çocuklar eski ama temiz pantolonlarını, ütülü gömleklerini giyer, babalarıyla birlikte uzak yollara düşerlerdi. Kara, neden okumak için herkesin şehre gittiğini, öğretmenlerin neden köye gelmediğini bir türlü anlayamazdı. Gerçi son yıllarda şehirden gelip okuyanlar da oluyordu — ama bir iki yıl kalıp geri dönüyorlardı. Kara şehir hasreti çeken bu çocuklarla çabucak dost olur, niye geldiklerini, neden geri döndüklerini sorardı.
    Onlar anlatırdı: köy çocuklarını okula almak şehir çocuklarına göre daha kolaydı; hatta bazı bölümler sadece köy çocuklarını kabul ediyordu. Kara, köylü olmaktan gurur duyardı. Okuma yazma bilse, mutlaka şehre gider, bir meslek öğrenir, sonra da köyüne geri dönerdi.

    Her yaz köy, yanmış bir harman yerine dönerdi. Saçları kırpılmış, ütülü, gömlekli oğlanlar ve yaz sıcağında boyunlarına kravat bağlayan adamlar beş-on günlük köyden çıkıp şehre giderler, ter topuklarından aşağı akardı. Çocuklar sürekli güler, eğlenir; adamların ise yüzü hüzünlü olurdu. Çocukların gözlerinde kimi zaman saf bir ışıltı, kimi zaman bir uyanıklık parıldar; adamların bakışlarından ise hep hüzün akardı. Babalar çoğu zaman şehirden tek başlarına döner, daha seyrek olarak iki kişi — yani çocuklarıyla birlikte — geri gelirlerdi. Tek başına dönenler, yamacın dikliğine, tepenin sertliğine aldırmadan doğruca Kara’nın amcasının çalıştığı kulübeye çıkar, nefes bile almadan yukarı ulaşır ve dudaklarında köpükle bir şeyler anlatıp gülerlerdi. Çocuklarıyla dönenler ise yine gözleri hüzün dolu halde köy yolunda aşağı yukarı dolaşır, az kişiyle konuşur, güldüklerinde de zorlama ve sönük bir gülümsemeyle gülerlerdi.
    Geçen yıl, amca mandayı ve kuzuları sattıktan sonra bile içi rahat etmemişti: duvardaki eski, işlemeli halıyı indirip eyerin üstüne koydu ve pazara götürdü. Kara, yengenin homurdanarak tavukları ve hindiyi sattığını görmüştü. Sonunda yola çıkacak olanlar dükkânlardan alışverişlərini tamamladılar. Akşama doğru karı-koca “barıştılar” ve yan yana oturdular. Kuzeni, Kara’yı bir köşeye çekip el işaretleriyle büyüklerin parayı saydığını anlatmaya çalıştı… Toplanan parayla kardeşinin şehirde okuması gerekiyordu. Ama anlaşılan gerekli miktar yine de tamamlanmamıştı; çünkü ertesi sabah yol üçün hazırlanan yumurtaları kutudan çıkarıb geri dükkâna verdilər. Kuzen yumurtaların parasını dükkândan alıb gəldiyində, şapkasına üç dört kırık yumurta da koydu; hala ona bağırdı — belli ki yumurtaları onun kırdığını düşündü. Çocuk ellerini sallayarak Kara’yı işaret etdi: yumurtalar zaten daha önce çatlamıştı; inanmıyorsan Kara’ya sor. Kara, aslında yumurtaları dükkâna giderken ikisinin də “vurup kırdığını” bilə-bilə, kardeşinin sözlərini doğrulayıp başını salladı. Hala Kara’ya inandı: onun yalanı da, hileyi də sevmediğini, çox konuşmasa da her zaman doğrudan yana olduğunu iyi bilirdi. Kara’ya inanıldığını görüncə, utancından kulaklarına kadar kızardı — neyse ki bunu kimse fark etmedi.

    Manda, halı, kuzular, kümes hayvanları ve yumurtalar satıldıktan sonra şehre doğru yola çıktılar. Kuzen, Kara’nın yanından bir adım bile ayrılmıyordu. Amca, oğlanı köyde bırakmaq istemiş, avluya göz-qulaq olsun demişti — çünkü genelde köpeğe bakmayı karısına havale ederdi. Ama hala oğlunun tarafını tutmuş, Kara’nın “uğurlu adımı” olduğunu söyleyib onun da gelmesini istemişti. Oysa Kara aslında hiç gitmek istemiyordu; artık şehirden nefret ediyordu. Şehir ona hep korkulu rüyaları hatırlatıyordu. Şehir iştahla neyi varsa yutup götürürdü — görüneni, dokunulanı, yenileni…

    …Kara, griye çalan pencereden vadiye bakıyordu. Tepedeki ormanların rengi açıktı; ama vadinin dibi koyu siyaha çalan bir renge bürünmüş gibiydi; sanki ağaçları, yolu, direği yarı saydam bir tülün ardından görüyordu.

    Kara gizlice kıza baktı. Kız, çiğ taneleriyle örtülü bir çiçeğe benziyordu. Çiçekler her zaman hüzünlüdür. Belki de bu yüzden, çiçeğe benzeyen bu kız da hüzünlüydü. Kara çiçeklerin dilini iyi anlardı. Çiçekler yalnız geceleri açar, gündüzleri ise güneşle, rüzgârla, yağmurla konuşurlardı. Kara, çiçeklerin ay ışığında nasıl açıldığını görmüşdü: sanki görünmez bir el göğüslerini iki yana ayırır, tomurcuklar gözlerini aya, göğe kaldırırdı. Sabah yaklaşırken çiçekleri çiğ kaplardı; çiğe bulanmış çiçekler her zaman hüzünlü olurdu…

    …Amca, şehrin gürültülü bir yerinde oda kiraladı. Her gün lezzetli yemekler yiyorlardı. Amca pazara gidiyor, tencereyi asıp yemeği kendi pişiriyordu. Kara sıkıntıdan yanıyordu. Kuzeni gizlice pencereden dışarı bakıyordu. Görünüşe bakılırsa amca oğluna etrafa bakmayı yasaklamış, masanın üstündeki kitaplara uzanıp durarak ona bir şeyler öğütlüyordu. Her gün amca sepetten boş şişeleri satıyor, aldığı parayla kefir alıyor ve dovğa pişiriyordu.

    İki-üç gün sonra tombul bir adam geldi ve hep birlikte şimdi televizyonda gördüğü o yüksek binaya doğru yürüdülər. Binanın önü insan kaynıyordu.
    Kara, ömründə bir arada bu kadar çok insan görmemişti. Dünyada bu kadar insanın olabileceğini bile bilmiyordu. Belki de kendi ormanlarındaki ağaçlardan, sürülerdeki koyunlardan ve kuzulardan daha çoktular. Kara, bunun da bir tür “insan ahırı” olduğunu düşündü. Kimi ekmekle peynir yiyordu, kimi yeşillik, kimi çörek; kimi su içiyor, kimi çıplak göğsünü yelpazeliyordu. Kadınların bembeyaz, erkeklerin kıllı göğüslerinden iri ter damlaları süzülüyordu. İnsanlar güneşten kısılmış gözlerini kapatıyor, ağaçların gölgesine sığınıyordu. Dudaklar kurumuş, yüzler yanıp kararmıştı. Yalnızca cadde boyunca dizilmiş arabalarda yumuşak koltuklara uzanmış olanlar taze görünüyordu. En şaşırtıcı olan, bu insan “kalabalığından” gerçek bir ahır kokusunun — keskin, ağır bir koku — yükselmesiydi.

    Binanın girişində kalın enseli adamlar duruyordu. İnsanlar içəri girməyə çalışır, onlar isə hər kəsi geri itərdi. Kara amcasıyla birlikdə, sınav veren kuzenlərini bekliyordu. Amca da birkaç kez o “bekçilerin” sıralarını yarmağa çalışmış, ama onlardan biri onu göğsünden itip geri fırlatmıştı.

    Bir süre sonra kalabalıkta bir hareketlenme oldu. Kapıdan bir kız çıktı. Sesini daha duymadan Kara yüzündən və gözyaşlarından onun ağladığını anladı. İnsanlar öne doğru hücum etti. Kız, hıçkırarak kalabalığın içinde kayboldu. Sanki bir anda yok olmuştu…

    …Şimdi televizyondaki yüksek binaya bakarken Kara, geçen yazın o gününü hatırladı; aynı gün gördüğü koyun ağılı ve sürü gözünde canlandı… Bir gün öncə gördüyü o kızı, bir də babasını xatırladı. Kara’nın yadında qalan o kız, şimdi ayağını ayağının üstüne atmış, onunla birlikte aynı odada televizyon seyrediyordu. Kızın babası ve annesi yan odada “uyku pişiriyordu”; Kara emindi ki onlar uyuyordu — çünkü daha öğleden beri yüzlerinden uyku damlıyordu. Geçen yıl gördüyü bina şimdi karşısında duruyordu — televizyonun içinde, sanki bir dürbünün merceğinde olduğu gibi…

    Kız dışarı çıktı ve uzaklara baktı — ormana, ağaçların arasından kıvrıla kıvrıla uzanan yola. Yine çiğ düşmüş bir çiçeği andırıyordu. Peki neden hüzünlüydü? Kız artık “büyük okula” girmişti, okuyacak ve büyük bir insan olacaktı. Kara’nın kuzeni geçen yıl o “büyük okula” girememişti; bu yıl onu askere aldılar ve uzaktan Kara’ya fotoğrafını göndermişti. Fotoğrafta kuzeninin yakasında apoletler, omzunda bir tüfek vardı. O günden beri bu fotoğraf, Kara’nın yatağının altındaki kitabın yaprakları arasında duruyordu. O kitabın sayfaları arasında, fotoğrafın dışında yapıştırılmış başka bir resim daha vardı: başının üzerinde kocaman bir köyü — ormanlarıyla, tarlalarıyla, sürüleri ve insanlarıyla birlikte — tutan bir adam. Kara o kitabı sadece bu resim için saklıyordu, niçin olduğunu kendisi de bilmese bile.

    Kitap kıza aitti. Dün kız kitabı okuyup bitirmiş, balkondaki kısa masanın sallanan ayağının altına koymuştu. Kara kitabı çıkarıp yerine ince bir tahta sıkıştırmıştı. Yalnız kalınca kitabı karıştırmaya başladı. O tek resim — köyü başının üzerinde tutan o yiğit — dışında hiçbir şeyi anlamadı; harfler kızın saçları gibi karmakarışıktı. Kara kitabı öptü, yastığının altına koydu, sonra da nedenini bilmeden döşeğinin altına sakladı.

    Kara, amcasının karısının da ara-sıra siyah bir kitabı çıkardığını, onu öpüp tekrar yükün altına koyduğunu görmüştü. İnsanların ekmeği de öptüğünü bilirdi. Nadiren karşılaşan kişilerin birbirlerini gördüklerinde sarılıp öptüklerini de… Dün televizyonda ise bir kızla erkeğin öpüştüğünü görmüştü. Önce uzun zamandır görüşmediklerini sandı; fakat sonra aynı evde yaşadıklarını ve çocuklarının olduğunu fark etti. Karı koca her gün görüşmelerine rağmen, yine de birbirlerinin boynuna atlıyor, ardından uzun öpüşmeler geliyordu. Televizyondaki — öpüşen — çifte bakarken Kara’yı soğuk bir ter bastı: iyi ki yalnızdı, kimse utancının nasıl yüzüne vurduğunu görmedi…

    Kara insanların dili olduğunu biliyordu. Hayvanların, kuşların, hatta böceklerin de konuştuğunu biliyordu. Onları duymuyordu — tıpkı kendi sesini de duymadığı gibi; sesi, kendi kulaklarına kadar ulaşmazdı. Ama onların ne dediğini anlardı; insanların gözlerine bakınca, kalplerinde olup biteni okuyabilirdi. İneklerin memelerine bir bakışta tok mu aç mı olduklarını anlardı; atların nalına bakınca yürüyüşünü hissederdi; kuşların kanatlarından uçuşlarını sezebilirdi.

    Akşam olmasına rağmen, gökyüzünün mavimsi parıltısı hâlâ toprağı terk etmemişti. Sanki toprak karanlığı içeri almak istemiyordu. Evin önü, yere serilmiş bir sofra bezi gibi, dağlar ise koyu pembe bulutları andırarak, ince bir çisenti perdesinin ardından parıldıyordu. Bir önceki gün hava açıktı. Adam, karısı ve kızları dün şehirden gelmişti; onları sarı bir araba getirmişti. Sarı arabanın direksiyonunda sarı saçlı bir delikanlı oturuyordu. Geçen yaz şehirde amcayı karşılayan şu şişman adam, bahçeye yazlık eşyaları indirip yerleştirdikten sonra ayrılmıştı. Amcaya iki eliyle tokalaşarak, amcanın karısını hafif bir baş selamıyla karşılamıştı. Kara’ya ise iki elini değil, yalnızca bir elini uzatmıştı. Şişmanın karısı ve kızları ise herkesle el sıkışarak selamlaşmıştı.

    Galiba amca misafirlerin geleceğini önceden biliyordu: dört yol ağzındaki kulübeyi kilitleyip hızla eve dönmüştü, az sonra karısı da çiftlikten gelmişti. Dün akşama kadar ev Kara’nın sorumluluğundaydı — hava açıktı çünkü. Çisenti sabahın ilk ışıklarıyla başlamıştı. Araba gittikten sonra şişman adam, iki büyük bohçayı sürükleyerek avlunun yukarı ucundaki söğütlerin altına taşıdı. Kara, davet beklemeden yardım etmeye koştu. Adam bohçaları açtı, Kara’yla birlikte söğütlerin altına iki sarı çadır kurdular. Uzaktan bakınca sanki yan yana eğilmiş iki at kulağını andırıyorlardı… Çadırlara kilim serildi. Eşyalar içeri taşındıktan sonra kız portatif televizyonu alıp çadıra girdi. Kara ise çadır kazıklarını kontrol ediyor gibi yaparak birkaç kez başını içeri uzattı. Nergis kokusu onu sarhoş etmişti.

    Akşama doğru, kız televizyonu çıkarıp eve girdiğinde Kara çadıra tırmandı. İçeride hâlâ nergis kokusu vardı. İçerideki ezilmiş ot, dünyanın en güzel kokusunu içine çekmiş gibiydi. Gece ayazı olmasa, Kara orada yatıp kalırdı.
    Sabahın erken saatinde amca dört yol ağzındaki kulübeye gitti, karısı çiftliğe. Şişman adam ile karısı odalarına kapanmıştı — yol yorgunuydular belli ki. Kız önce dürbünle dağa, ormana, ağaçların arasından uzayan yola baktı; sonra kitabı aldı. Okuyup bitirince balkondaki kısa masanın ayağının altına koydu. Şimdi kitap Kara’nın döşeğinin altında duruyordu.

    Misafirler geldiğinden beri Kara fark etmişti ki amca sessizleşmiş, kararmıştı. Amcanın karısı da solgundu. Misafirlere Kara’nın kuzeninin apoletli fotoğrafını gösterip bir şeyler anlatıyorlardı. Şişman adam ise alay eder gibi gülümsüyordu. Şişmanın karısı da amcanın karısı kadar hüzünlüydü. Bir köşeye çekilip kısık sesle konuşuyorlardı. Kız sarı çadırda televizyon seyrediyordu.

    Geçen yıl kuzenin o “büyük okula” girememesi herkesin içini burkmuştu. Kara artık bunun sebebinin aslında şişman adam olduğunu çok iyi anlıyordu — yaz tatili için köye gelen o ailenin reisi. Kuzen, Karaya anlatmıştı: şişman adam amcanın parasına göz dikmiş, paylaşmak istememiş, iş de bu yüzden bozulmuştu. Şimdi ise — bak hele! — hiç çekinmeden, kimseye danışmadan amcanın evinde yazı geçirmeye karar vermişti. Kara, misafirlerin gelişinin amcanın karısını çok üzdüğünü biliyordu; ama kadın susuyordu — kocasından çekindiği için.

    Geçen yılın o başarısızlığından sonra — oğulları o okula giremediğinde — amca köye dönmüş; getirdiği para yine hayvana, kilime, yumurtacı tavuklara, yumurtalara dönüşmüştü. O günden beri Kara şehre karşı nefret duyuyordu.
    Dün akşam, misafirler evde toplandığında Kara söğütlerin altına indi, çadırlara baktı, ezilmiş otları yokladı. Pembe mersin taneleri al boncuklar gibi salkım salkım dizilmiş, iyice olgunlaşmıştı. Arılar hortumlarını sulu çiçeklerin derinliklerine daldırıyordu. Kara söğütle, otlarla, mersinle konuşuyordu. Çiçeklere ve arılara hâl-hatır soruyordu. Sonra mersin çalılıklarının arasına girdi — ve ağlamaya başladı…

    Kızla konuşamadığı için içi yanıyordu; bu acı onu kavuruyordu. Ağlamayı sevmeyen Kara, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Onunla diğerleriyle konuştuğu gibi ellerini sallayarak konuşmak istemiyordu. Kızın ona şaşkın ve çekingen bakmasını istemiyordu. Kara onunla çiçeklerle, arılarla konuştuğu gibi konuşmak istiyordu — el kol hareketi olmadan…

    …Artık ellerini sallamıyordu. Yüzünü buruşturmuyordu. Önce kızın uzandığı ezilmiş otlarla konuştu. Otlar doğrulup gülümsediler sanki. Kızın o çayırlıkta yatmasına sevinmişlerdi. Mersin çalılığı, kız onun olgun bir tanesini tattığı için adeta sevinçle kızarmıştı. Arılar bütün gün nektar toplamış, çiçekten çiçeğe yorulmadan uçmuşlardı — çünkü kız onların balını tatmıştı. Kara çiçeklerle, arılarla, mersin kollarıyla konuştu. Sonra cesaretle sarı çadırlardan birine yaklaştı: kız içeride uzanmış, kitap okuyordu. Kız başını hafifçe kaldırıp ona baktı. Sonra kitabı ona uzattı.

    Kara, bir keresinde köy kulübünde genç bir delikanlının sahnede gözleri ve kaşlarıyla oynayarak bir öykü okuduğunu, çilli bir kızın ise dinleyip sessizce ağladığını görmüştü. O sahne gözünün önünde canlandı. Kitabı aldı ve okumaya başladı. Hüzünlü bir hikâyeydi. Kara okudukça kız dinliyordu. Sonunda kız da o çilli dinleyici gibi hıçkırdı. Sesi duyulmuyordu ama Kara onun ağladığını biliyordu. Kız, ona üzgün şeyler okumaması için yalvarıyordu. Ama Kara sürdürüyordu… Çünkü onun için konuşmak buydu. Konuşabildiğini ispatlaması buydu. Kızın yalvarışları boşunaydı. Hüzün dolu bir melodi uzayıp gidiyordu… Acı dinmiyordu.
    Dayanamayan kız, Kara’nın boynuna sarıldı... Ve birden Kara gördü ki, ona sarılan kız — o şişman adamın kızı değil, televizyonda gördüğü güzel kadındı; hani şu, ekranda sık sık bir adamla öpüşen o kadın… Kadın, kocasının gözleri önünde Kara’yı kucaklıyor ve öpüyordu...
    Kara aniden yatağında sıçradı. Yere kayan örtüyü yeniden üstüne çekti. Yan odada lamba yanınca verandaya ışık vurdu. Kara anladı ki: korkuyla sıçrayınca yatak gıcırdamış, misafirler uyanmıştı. Ama rüyadaki öpücüğün sıcaklığı hâlâ yanaklarındaydı.

    Şafak sökene kadar gözünü kırpmadı.
    Pencereden sönük gölgeler süzülmeye başladığında, Kara esneyerek yataktan kalktı…
    Dört yolun kesiştiği yerdeki tahta kulübe uyukluyordu. O da tıpkı Kara’nın amcası gibi zamansız yaşlanmıştı. Kulübenin karşısındaki ocak taşları, ormana giden patika, birkaç adım ötede akan pınar — hepsi yaşlanmıştı.

    Yollar kulübenin ve pınarın yanında birleşiyordu. Bu yollardan arabalar geçerdi. Bazen yolcular durur, pınarın serin suyundan içer, Kara’nın amcasından ufak tefek şeyler satın alırlardı.

    Köyde zaman zaman yabancılar görünürdü. Kara onları merakla izlerdi. Gözlerinin altına dosya sıkıştırmış, panama şapkalı adamlar olurdu genelde. Köyün ağırbaşlı erkekleri onları hürmetle karşılar, aynı saygıyla uğurlarlardı.
    Kara’nın en zoruna giden şey buydu: bu güçlü, ciddi adamların yabancıların karşısında birden yumuşayıp yaltaklanmaları. Yabancılar köyden ayrılınca mutlaka o dört yolun kulübesine getirilirlerdi. Kara gizlice onları izlerdi. Kimsenin görmediğini o görürdü: gergin gülüşlerin ardında gizli bir nefret kaynıyordu. Yüzlerde gülümseme, gözlerde düşmanlık… Uzun uzun birbirlerine bakarlardı.

    Elleri tabaklara uzanır, yağlı parmaklar parlar, sarılır, öpüşürlerdi — ama bakışlarında birbirinin boğazına atılmaya hazır kurtların vahşi öfkesi dolaşırdı.
    Geçen yıla kadar Kara hiçbir erkeğin bir kadından korktuğunu görmemişti. Ama o bahar köye bir kadın gelmişti. Elinde küçük bir çanta vardı. Köyün ağırlığı olan adamlar — özellikle Kara’nın amcasıyla sık görüşen ormancı — onun etrafında dönüp duruyorlardı.

    Kadın kulübede oturmuş, bacak bacak üstüne atmış, uzun ince parmağıyla kesilen ağaçları, kararmış kütükleri göstererek bir şeyler söylüyordu. Ormancı gözlerini yere dikmiş, sahte bir gülümsemeyle onu dinliyordu; kafasını kaldırmaya cesaret edemiyordu.

    O yaltakçı gülümseme, gözlerinde bir an parlayan yırtıcı öfkeyi örtmeye yetmiyordu; bunu sadece Kara görüyordu. Adamlar kadını ikna etmeye çalışıyor, eğilip bükülüyor, sözler veriyorlardı. Sonunda kadın yumuşadı. Kara’nın amcası o yılın bahar kuzusunu kesti.

    Amcası mangalda közle uğraşırken Kara yeşillikleri ayıklıyor, ormancı şehirli misafire hizmet ediyordu. Kara ilk kez bir erkeğin bir kadına böyle yaltaklandığını görüyordu. Ve ilk kez bir kadının erkekler tarafından bu kadar pohpohlandığını…

    O zamana kadar sarhoşu sadece erkeklerden görmüştü; şimdi ise bir kadının sarhoşluğunu seyrediyordu.

    Kadının dolu bardağı adamların yarım bırakılmış bardaklarına şak diye vurup bir dikişte içmesini görünce Kara ürperiyordu. Boş şişeleri kapıp tarlalarda çalışan kadınlara göstermek istiyordu:

    “Bakın, kocalarınız şehirli bir kadınla votka içiyor!”

    Onları şaşırtmak istiyordu:

    “Meğer kadın da votka içermiş!”

    Kadın içtikçe yüzü genişliyor, genişledikçe güzelleşiyordu. Kadın içtikçe erkekler o kadar neşeleniyordu. O içtikçe yüzü yumuşuyor, daha kadınsı hâle geliyordu.

    Gülen, içen, güzelleşen o kadına bakarken Kara, kadının çantası olup kolunda sallanmak istiyordu. Çantasındaki beyaz mendil olup onun süt beyazı yüzünü, al dudaklarını, titreyen göğsünü silmek istiyordu.

    Oradaki tüm adamlar — ormancı, amcası, diğerleri — onun mendili ya da çantası olmak ister gibiydiler (bunu da yalnız Kara bilirdi!). Yağlı, donuk bakışları yalnız kadını değil, çantasını, mendilini, siyah ayakkabılarını bile okşuyordu.

    Bu bakışların, görünmeyen öpücüklerin etkisiyle kadın güzelleştikçe güzelleşiyor, içiyor, içtikçe daha da cazibeli oluyordu.
    Kara artık yalnız boş şişeleri değil, kulübenin kendisini bile omzuna alıp köyün meydanına taşımak istiyordu — herkes görsün diye…

    Artık, ot biçiminin kıyısında uzanmış, kitaba ve kitaptaki resme — omzunda bir köyü taşıyan o yiğide — bakarken, Kara baharın başını hatırlıyordu: ormanı, kulübeyi, pınarı… Pınarın başında suyu son damlasına kadar içen insanları, ormanın ağaçlarını kemirip yiyenleri… O ormanı, o pınarı omzuna alıp köyün meydanına götürmek isterdi. Kendini resimdeki o yiğit gibi hissediyordu. Hatta o zaman kulübeyi, kadınlı–erkekli insanları köye taşımadığı için kendini ayıplıyordu.

    Çayırda çekirgeler uçuşuyor, biçilmiş otların kokusu ağır ağır yükseliyordu. Toprak nemliydi; karıncalar henüz yuvalarından çıkmamıştı. Karanın tırpanının sap dibindeki demir paslanmıştı, fakat uca doğru bıçak gümüş gibi parlıyor, keskinleşiyordu. Sapın dibine ince, canlı yeşil sapçıklar sıkışmıştı. Kara cebinden bileği taşını çıkarıp bıçağın üstünden geçiriyor, pası kazıyordu. Tırpanın sapı dere taşı gibi pürüzsüz, balık gibi kaygandı. Henüz toplanmamış yaş ot yığınları taze sürülmüş yeşil toprağı andırıyordu. Tırpanı bileyleyip keskinleştirdikten sonra Kara gri gömleğini çıkarıp terini sıktı, yeniden giydi. İçine bir serinlik doldu.

    Başının içinde tuhaf bir uğultu vardı — sanki yüksek bir kayadan kopup yuvarlanan bir taş vadilerde yankılanıyordu. Ama Kara hiçbir zaman düşen taşın sesini duymadığı için o uğultunun böyle bir şeye benzip benzemediğini de bilemezdi. Beyninde doğan sesler kimi zaman bir pınarın şırıltısına, kimi zaman kuru yaprakların hışırtısına dönüşüyordu. Oysa ne suyun şırıltısını duymuştu, ne yaprakların hışırtısını. Dünyanın bütün sesleri beyninde yankı buluyor; Kara her sese bir renk, bir büyüklük hissediyor, ama onların gerçekte nasıl olduğunu hayal bile edemiyordu. İki dünyanın — iç dünyanın ve dış dünyanın — sesleri ona yabancı değildi; fakat biri ötekine hiçbir zaman ulaşmıyordu. Aralarında siyah bir duvar varmış gibi, biri diğerine geçemiyordu. Bazen Kara o görünmeyen duvara vurmak, onu parçalamak istiyordu — beyninin içiyle dış dünya arasına gerilmiş o karanlık engeli… Ama nerede olduğunu bilmiyordu. Bilseydi — dişleriyle söker, tırnaklarıyla paramparça ederdi; tıpkı mutlak karanlığa benzeyen bir çiti yıkmak ister gibi.

    Biçiliğin kenarında oturup tırpanı bileyleyen, terli gömleğini sıkıp yeniden giyen Kara’nın bir anda kolları güçsüzleşti. Acı bir gerçekle yüzleşti: hayatı boyunca tek bir sesi, tek bir sözü bile duyamayacaktı. Kara duymak istiyordu — beyninin içinden yükselen o hayali sesleri değil; dünyanın seslerini: insan konuşmasını, hiç olmazsa ot biçen tırpanın ince çınlamasını, bir çiçeğe konan arının vızıltısını, bir çekirgenin sıçrayışını, sıkılan gömleğinin hışırtısını…
    Duymak istemesinin başlıca nedeni kıza olan konuşma arzusuydu. Kara konuşamıyordu, ama en azından onun sesini duymak istiyordu. Emin idi: kızın sesi güzeldi. Bunu kendi kulaklarıyla duymak isterdi. Biliyordu ki kız sadece güzel şeyleri, güzel bir sesle söyleyebilirdi.

    Kara mersin çalılarıyla konuşuyordu, arıyla, çiçekle konuşuyordu. Onlara daima iyi ve temiz şeyler anlatıyordu. Çiçekler ona masallar fısıldar, arılar çalışkanlıktan söz eder, mersin çalısı yaklaşan kış soğuğunu haber verirdi.
    Kızla da böyle konuşmak isterdi — sakin, sade, gereksiz hareketlere başvurmadan. Kız onu anlardı; tıpkı Kara’nın çiçekleri, arıları ve mersin çalılarını anladığı gibi…

    Kız kitapla konuşuyor, televizyonla konuşuyor, dürbünle konuşuyor — ama Karayla hiçbir şey konuşmuyordu. Ne söyleyebilirdi ki? Kara ona cevap verebilir miydi? Bazen uzun, hüzünlü bir bakışla ona bakıyordu. Kara o bakışı yakalayınca yağmurdan ıslanmış solgun çiçekleri hatırlıyor, içine tarif edilemez bir utanç doluyordu. Kızın ona acıdığını görüyordu. Ama Kara acınmak istemiyordu; ona hüzünle bakılmasını istemiyordu. O bakışın altında ot gibi eziliyor, kapı önündeki yalnız bir çalı gibi büzülüyordu. O an içi parçalanıyor, yüzü kararıyordu; kıza yalvarmak, her şeyi anladığını söylemek istiyordu: hem hüznünü, hem kederini, hem de ona acıdığını… Bırak üzülsün — üzgünken bile güzeldi; sabah çiyindeki bir çiçek gibi. Ama bir tek — ona acımasın…

    Her gün, her yıl dünyaya sayısız çocuk geliyordu. Bebekler, günün birinde konuşacaklarını bilmeden, kendi farklarına varmadan mırıldanmaya başlıyordu. Kara ise çok iyi biliyordu: asla konuşamayacaktı. Yeniden doğmak isterdi. Belki yeniden doğsa biraz farklı olurdu — ama yine kıvırcık saçlı, kahverengi gözlü, sıkı yumruklu gelmek isterdi dünyaya. Tek bir farkla: konuşabilmek ve duyabilmek için…

    Yeniden doğmanın mümkün olup olmadığını bilmiyordu. Ama eski evlerine dönebileceğini biliyordu — şimdi dayısının evinde olduğu gibi değil — annesinin yedi çocukla bir odada yaşadığı o eve. Kardeşleriyle aynı çatı altında yeniden yaşayabilirdi — bu o kadar da zor değildi. Zor olan başka bir şeydi: yeniden doğmak ve yeniden konuşmaya başlamak.

    Kara doğduğu ana dönebilir miydi? Duymak, konuşmak için yollar arıyordu; ama önünde yalnızca ormanın kıvrımında birleşen dört yol ve onlara çıkan patikalar vardı. Başka bir yol görünmüyordu…

    Sarı çadırlar yine dikilmişti; sanki tetikte duran bir atın kulakları gibi yukarı uzanıyorlardı. Kız, ormana ve yola doğru dürbünle bakıyordu. Adamla kadın balkonda oturmuş çay içiyorlardı; sanki bu ev, bu köy, bu dünya ilk kurulduğundan beri burada yaşıyorlarmış gibiydi. Kara ise şaşkın, buraya ilk kez düşmüş bir yabancı gibiydi.

    Biçilmiş otlar taze sürülmüş bir tarlayı andırıyordu. Yeşil şeritler yerde yeşil bir gökkuşağı gibi uzanıyordu. Kara ne tırpanın metal sesi¬ni duyuyordu, ne de otların arasından sıçrayan çekirgelerin ince cırıltısını. Biçilmiş ot bir an dik duruyor, sonra dengesini kaybedip yana devriliyordu. Tırpanın ucu ara sıra bir karınca yuvasına çarpıyor ya da taşa değiyordu.

    Kara bütün bunları içgüdüsel olarak hissediyordu. Bir de — kendisini izleyen bakışı, kızın bakışını duyuyordu. Ama başını çevirip onu görmeye cesaret edemiyordu. Kızın onu çağırmadığını biliyordu; çağırmış olsaydı, Kara hemen hissederdi. Sıra bitince döndü — ve yanılmamıştı: kız gerçekten ona bakıyordu. Artık ona başka türlü bakıyordu — bir ormana ya da bir dağa bakar gibi değil. Kiraz yaprağı kadar büyük gözleri tamamen açılmış, kaşları şaşkınlıkla alnına doğru yükselmişti. Çıplak, ince ayakları ve beyaz, yuvarlak baldırları kabuğu soyulmuş söğüt dallarını andırıyordu. Böyle taze, hoş kokulu dallardan su damlar — ama kızın ayakları kupkuruydu; henüz çiy düşmemişti. Çiy gece gelecekti. Sabah çiyin içine gömülmüş çiçekler kızı hatırlatacaktı. Ayaz da yoktu. Ayaz yoksa — kız hüzünlü değildi demekti. Gözlerindeki sevinç o kadar güçlüydü ki gökyüzü bile daha berrak görünüyordu. Sanki güneş bile onun gülüşü yüzünden batmak istemiyordu. Kızın mutlu gözlerinin ışığıyla Kara’nın tırpanı, biçiliğin üzerinde çılgın bir tay gibi oynuyordu.

    Kız ona doğru yürüdü, gülümsedi ve oturabileceği yeri gösterdi. Kara tırpanı kenara bırakıp onun gösterdiği yere — güzel kokan biçilmiş otların üzerine — oturdu. Böyle bir anda insanın bir şey söylemesi gerekirdi; balkonun kenarında çay içip ormana bakan iriyarı adam bile karısına bir şeyler söylüyordu. İnsanlar konuşacak söz bulmasalar bile seslerini birbirine top gibi atar, evirip çevirirlerdi…

    Kız hâlâ susuyordu; yine de gülümsüyordu. Kara, kızın birazdan ona bir soru soracağını biliyordu — tırpanla ya da en azından biçimle ilgili. Geniş omuzlu, güçlü kollu Kara — içini kemiren sessizlikle — biçiliğin kenarındaki mersin çalılarına bakıyordu. Pembe meyvelerle dolu mersin dalları ona sesleniyordu. Ama Kara gitmedi — çünkü kız oraya gitmek istemiyordu; mersinin dilini bilmiyordu. Bu sabah bal yemişti — belki bu yüzden arılar balı daha iştahla topluyordu; ama arının dilini de bilmiyordu. Uzakta bir yerde küçük çocuklar konuşmaya yeni yeni adım atıyordu. Kara çocukların dilini anlardı — çünkü çocuklar mersin çiçeklerine ve meyvelerine daha çok benzerler. Ne var ki büyüdükçe, konuştukça dilleri anlaşılmaz hâle gelir… O sırada balkondaki kadın, al yanaklı kızın babası olan adamı dikkatle dinliyor ama yine de onu tam anlamıyordu.

    Kız gülümsüyordu; Kara da ona bakınca gülümsüyordu. Biraz sonra dayı, buzağının başını ve ayaklarını sepete yerleştirip gülümseyerek asker oğlundan yakınacaktı: “Büyük okula giremedi, dün de boşuna bir laf açıp misafirlerin keyfini kaçırdı…” Eve girince sepeti yere bırakacak, beyaz şişeyi çıkartacaktı — adam onu görünce dudakları titriyecekti. Kara önce ev sahibinin kalın bacaklarına, sonra haşlanmış buzağının ayaklarına bakacaktı. Buzağının başındaki göz — iri, canlı, kara eriği andıran o göz — şaşkınlıkla adamın küçük karısına ve yuvarlak yüzlü kızına bakacaktı. Kadın jel yememişti — bu da adamın yalnızca buzağı paçası yemesi kadar tuhaftı. Bu yüzden kesilmiş buzağının başındaki o parlak “erik” gözü sanki ikisine birden bakıyordu.
    İnsanlar konuşuyorlardı — kelimesi kelimesine…

    Şişman adam karısına bir şey söyledi; karısı ona yan gözle baktı, adam ise sözlerine pişman oldu, keşke dilsiz olsaydı diye düşündü…
    Koltuğunun altında bir dosya taşıyan kel adam, amcanın kulübesini altüst etti; haşlanmış buzağı başı ve ayaklarının bulunduğu kazanı tekmeyle devirdi. Köyde ilk kez başı açık bir kel görülüyordu; buranın kelləri genelde papak takardı. Amca ona soğuk kelle-paça ikram etmək istədi, ama kel adam bozartma yemek istiyordu. Ne var ki, bozartma için ayrılan et daha önce pınarın yanında başka birine satılmıştı. Buzağı ise biçienlere kesmişdi, bu da hesab defterində yazılıydı, ama bozartma etinin kokusu bile onlara ulaşmırdı. Amca kel adama bir şey söyledi; kel, sözləri yanlış anlayıp bambaşka bir anlam çıxardı. Amca da bir anlığına dilsiz olmayı diledi…
    Akşam olacak, amcanın karısı yaz otlağında otlaktan dönen inekleri sağmak zorunda kalacak. İnek süt vermeyecek: gündüz çoban onu sağmış, memedeki kalan sütü inek kendi buzağısı için bırakacak; çiftlik sorumlusu amcanın karısını inekleri doğru-düzgün sağamadığı için azarlayacak. Amcanın karısı ona bir şey cevap verecek, fakat sorumlu ona öyle yan gözle bakacak ki, söylediğine pişman olacak ve hatta “keşke dilsiz doğsaydım” diye kaderine beddua edecek… Amcanın karısı dilsiz olmak istiyordu…
    Kız gülümsüyordu: Kara’yla konuşmak, dilsiz bir insanın dilini öğrenmek istiyordu. Onun diliyle konuşmayı başarırsa, mersinle de konuşabilirdi, arılarla da. Bir günlüğüne bile olsa dilsiz olmayı istiyordu…

    Kara kıza, verandaya, yaylaya baktı. Konuşan insanlara baktı. O dilsiz olmak istemiyordu — konuşmak istiyordu. En azından kızın adını bir kez olsun söylemek istiyordu…

    Kara tırpanın sapını sıkıca kavradı…

    Mersin çalıları Kara’yı çağırıyordu…

    Kız gülümsüyordu… Kız Kara ile konuşmak istiyordu. Onunla konuşmak — sadece bir anlığına…

    Sarı arabayı saçları açık genç durdurdu, söğütlerin altına. Parlak yeşil söğütler biçiliğin üzerinde yükseliyordu. Dallarından yapraklar sarı çadırlara düşüyordu; sanki at kulakları gibi.

    Evde yine haşlama yeniyordu. Kirli tabaklar masanın altına kaldırılmıştı…
    Amca kulübedeydi, biçenler için kesilen buzağının etlerini geçen arabalara atıyordu; arabaların çıkardığı duman halka halka yükseliyordu…

    Şişman adam yatakta, buzağının başı ve ayakları hakkında düşünüyordu; akşam ateşte pişirilecek, sabah ocağa konacaktı. Arkadaki ayaklar ön ayaklardan daha lezzetliydi. Bunu çok az kişi bilirdi; ama şişman adam, lezzeti hassas şekilde ayırt ettiği için kendi “keşfini” zevkle yaşıyordu…

    Şişmanın karısı verandada oturuyor, biçiliğe, ormana ve uzaktan mezar taşı gibi görünen kulübeye bakıyordu. Kulübe köyün başındaydı; tüm evlerin pencerelerinden görünüyordu. Kadın güneşten korkuyordu; kara, kömür gibi olmuş biçenler göğsüne kadar soyunmuş, tırpanlarını parlayan ışığın altında sallıyordu. Tırpanların bıçakları güneşte parlıyordu, sanki biçenlerin kendi bedenleri gibi…

    Kız ayrıldı. Kara yalnız çalışıyordu — biçenlerden uzakta, evin karşısında, dikkatini dağıtmadan biçiyordu. Sarışın, şişmanın kızıyla önce sarı arabada, sonra sarı çadıra geçmiş, söğütlerin altındaki taze biçilmiş otların üzerine kurulmuşlardı. Katı bitirince Kara geri döndü. Sarışın elini tembelce kaldırarak onu yanına çağırdı. O anda Kara fark etti — gencin dişleri parlak sarıydı. Genç kendi beyaz dişlerini söküp yerine altın diş takmıştı. Güneşten gözlerini kısıyor, kız bakışlarını Kara’ya ve sarışına çevirdiğinde hüzünlü bir şekilde gülümsüyordu.

    Genç de gülümsüyordu — gülüşünde çocukça, neredeyse bebeksi bir ifade vardı. Kara, yüzüne bakınca bu gülüş ile mersin çalıları arasında garip bir benzerlik gördü. Derisi sarımsıydı ama sarı çadır ve araba arasında uçurum vardı. Güneşten kamaşmış sarışının gözleri Kara’ya hayranlıkla bakıyordu. Güzel, yuvarlak yüzlü şişman kızına bir şey söyledi. Kız, Kara’ya, tırpanına, sapını sıkıca kavrayan büyük ellerine bakıp, minik, kabuk gibi dişlerini göstererek gülümsedi. Kara döndü — şişman karısı eve girmişti. Sarışın uzun bir sigarayı dişleriyle aldı; sigara içmesi Kara’ya mersin çalılarını ve çiçeklerinden nektar toplayan arıları hatırlattı. Güneşten kamaşan sarışının gözleri dumanın arasında daha da kısık görünüyordu. Kızın gözleri tekrar büyük ve uzun birer kiraz yaprağı gibi oldu. Dudakları çileğe benziyordu.

    Kızın saçlarına yeşil bir çekirge kondu. Sarışın parmak şıklatmasıyla onu yere düşürdü. Parmakları kızın saçına değdi — ama yüzü bile kımıldamadı. Kara, gözlerini şaşkınlıkla açtı — o kadar geniş açtı ki tüm yüzünü kapladı. Sarışın düşen mor kokulu saç tutamlarını düzeltti. Mersin çalıları Kara’yı tekrar çağırıyordu. O kıpırdamadı. En garibi — sarışın da sanki bu çağrıyı duymuş gibiydi. Kalktı, kızın elini tuttu; küçük avucu onun elinde kayboldu. Kız ayağa kalktı, gülümsedi; Kara gülüşünde bir çiçek izi görmeye çalıştı ama içinde artık çiçek yoktu…

    Kara tekrar tırpanı aldı. Biçilmiş otlar dönerek yığılıyordu, sanki sonbahar rüzgarıyla dağıtılmış yapraklar gibi. Otun kokusu toprak, bal ve mersin kokuyordu. Kara katı bitiremedi — mersin çalıları tekrar çağırıyordu.

    Parmak uçlarında çalılara doğru yaklaştı. Çalıların arasındaki açıklık tam bir televizyon gibiydi. Kara’ya öyle geldi ki, tombul yüzlü kızla sarışın delikanlı çalıların arasına kocaman bir dürbün koymuşlardı; biraz daha ilerleyince yeşil açıklığın koskoca bir ekrana dönüştüğünü gördü…
    Çalıların arasından, çiy taneleriyle kaplı, taze kesilmiş söğüt dallarına benzeyen kızın çıplak bacakları bembeyaz parıldıyordu. Sarışın delikanlının sararmış dişlerinin arasından bir sigara izmariti tütüyordu. Sonra izmariti attı. Elleriyle kızın çıplak ayaklarını okşamaya başladı. Gülümsüyordu. Kızı kucakladı ve kulağına bir şeyler fısıldadı, ardından onu öpücüklerle kapladı. Kara böyle öpücükleri yalnızca televizyonda görmüştü. Bir defasında, o uyurken, televizyondaki güzel bir kadın yatağına girmiş ve onu tutkuyla öpmeye başlamıştı; nedense o zaman — ya da biraz daha önce — Kara’ya, kendisini öpenin o şişko adamın kızı olduğu gelmişti…
    Kara, kızın delikanlının kollarından sıyrılıp geriye çekildiğini fark etti. Ona aniden, delikanlının kollarında duran, kişinin- şişko adamın kızı değil — bir zamanlar rüyasında öpüştüğü o televizyon kadını olduğunu düşündürdü.
    Delikanlı gülümsüyordu… Ama kız hüzünlüydü; az sonra akşam çökecek, şafakta ise çiğ çiçeklerin üzerine dökülecekti…
    Kara, sanki boğazına bir şey tıkanmış gibi soluksuz kaldı. Nefesi kesilirken dizlerinin üstüne çöktü; çelikin keskin kısmı dirseğinin altına denk geldi. Kara dişlerini sıktı ve göğsünü çelike doğru bastırdı. Keskin çelik kemiğe dayanıp durdu — sanki bıçak kuru bir deve dikeni köküne çarpmıştı. Birisi boğazındaki tıpayı çekip almış gibiydi. Çelik onun dirseğini yarıp geçti. Bir anlık dürtü — boğulmadan kurtulmak için tırpanı boğazına saplama isteği — kalbinden yeşilimsi kırmızı bir kan gibi akıp çıktı ve geyikdikeni çalılarına, ota sıçradı.
    Kara çeliki çalılara fırlatıp yere yığıldı, yanan yüzünü soğuk toprağa bastırdı.
    Kız onun üzerinde duruyordu, gülümsüyor, Kara’nın sarılı dirseğine, donuk gözlerine, solmuş yüzüne bakıyordu.
    Kara artık konuşmak istemiyordu. Sonsuza dek dilsiz kalmak istiyordu — ot gibi, çiçek gibi, çalı gibi.

    Kız bir şeyler söylüyordu. Belki kendi kendine fısıldıyor, belki de hüzünlü şarkısını sessizce söylüyordu.

    Kara hiçbir şey duymuyordu. O dilsizdi. Evet, dilsiz doğmuştu. Ve artık hayatı boyunca böyle kalmak istiyordu — dilsiz ve sağır.

    Mersin çalıları kendi şarkılarını söylüyordu...

    Çiseleyen yağmur sessizce yaprakların üzerinden aşağı doğru süzülüyordu.


















    KANAT VE BOYNUZ
    (pritça)

    Önceden... uçtuğu kanatları vardı. Evet, evet onun gūzel kanatları, o kanatlarınsa rengarenk telekleri vardı. O, vurulduğu ilk günler bu par-par yanan kanadlarla göğün yedinci katında uçuyordu. Başında aileleri bu izdivaca razı değildi. Sonra her şey kendi mecrasında gitti. Rızalar alındı.
    Sevgililer yuva kurdular.
    Çok geçmeden uçtuğu göklerde kara bulutlar dolaşmaya başladı. Oğlan onun kanatlarındaki telekleri yavaş-yavaş yolmaya başladı. Bir müddet sonra telekleri yolunmuş kanatlar sonbahar çiçekleri gibi sararıp solmaya başladı. Nihayet, kanatlar tamamen yok oldu.
    Aileleri de onlardan yüz çevirmişlerdi...
    Günlerden bir gün gördü ki, sevdiğinin, hayır , daha doğrusu sevmediyinin, aksine, nefret etdiğinin alnından iki buynuz çıkmış... Bu, hakiki boğa yahut ta öküz boynuzlarıydı. Utanılacak şey burası idi ki, boynuzlar git-gide būyüyor, sertleşiyor, iri yay gibi būkūlūyordu.
    Bir gün sözleri yine karşılaştı. Onlar aksi öküzler gibi döş-döşe geldiler. Daha geri dönmek imkansız idi. O, eşinin yay gibi kıvrılmış boynuzlarından yapışıp var gücü ile kendine doğru asıldı. Eri affallayıp sendeledi. Boynuz yerinden çıktı. Her ikisi geriye doğru sırt ūstū dūştūler . Er öfkeyle elini alnına- boynuzun yerine bastırdı...
    Ana-babaları onları ayırmak için gelseler de, kendi fikirleriyle hareket ettiler. Çünki ailede sakinlik başlamıştı...
    Daha ne onun kanadı vardı, ne de erinin boynuzu. Şimdi onlar evvelki gibi mesut- mitlu idiler. Doğrudur, daha gökte uçan yoktu. Amma her ikisi yerde rahaaat, sakiiiin kol-kola geziyordu...

    Çeviren:
    Abdurrahman Karaköse




















    SANAL AVRAT

    (‘’Kısa hikayeler ‘’ serisinden)

    Hepimize birer bilgisayar verdiler. İş yerinde işsizlikten sıkıldıkça geçerdik bilgisayarın başına. Başlardık kendimiz için muhtelif ‘’oyunlar’’ oynamaya.Bilgisayarım internete bağlıydı. Boş zamanım olduğunda internete girip canımın sıkıntısını gideriyordum.
    Siz de biliyorsunuz ki, bilgisayarda, yani internette flört siteleri de faaliyet gösteriyor. Bu tür hizmet sitelerinden hoşlanırım. Daha doğrusu hoşlanıyordum. Neden önceleri hoşlandığımın cevabını okuyunca anlayacaksınız…
    Evet, burada pek çok insanla tanıştım. Hatta onlardan birisyle ilişkim son zamanlara kadar devam ediyordu. İlişki deyince… Hayır, hayır; aklınıza başka bir şey gelmesin…Uzun bir zaman internet vasıtasıyla güzel, genç, alımlı bir hanımla yazışmıştım. O zamanlar bir-birimize aşk mektupları yazardık, amma şimdiii…
    En iyisi sohbete baştan başlayalım. İlk kez resmini ekranda gördüğüm bu kıza mektup yazarken aklıma gelmezdi ki, meselenin sonu böyle olacak. Nasıl yani? Sonuna kadar dinleyin hele…Evet, yani, şöyle: Mektubu yazar yazmaz mail adresime cevap geldi. Bilgisayarda internetten tanıdığım hanımın zekasına hayran kalmıştım. Biz artık her gün yazışırdık. Biz her gün ‘’öpüşürdük’’.- Elbette bu, sanal öğüşmelerdi. Onunla el ele , kol kola gezmeye çıkardık. Elbette, sanal alemde. Günler geçtikten sonra sanal olarak nişanlandık, kısa bir süre sonra da düğün yapıp evlendik. Düğünümüz hangi restorantta mı oldu? Şarkıcımız kim miydi? Canım, ne restorantı, ne şarkıcısı? Bütün bunları internet vasıtası ile halletmiştik. Yeni sevgilimle, daha doğrusu, güzel avradımla her gün sevişiyor, eğleniyor, mutlu- mesut yaşıyordum. Bütün mukaddeslerin üzerine yemin ederim ki, bizim tüm ilişkilerimiz sanal alemde olmuştur!
    Devam eden yazışmalarımızın birinde garip bir mesaj aldım: ‘’Sevgilim, ben hamileyim…’’ Sanal avradımdan aldığım mesajın altında onun resmi de vardı: O GERÇEKTEN HAMİLE İDİ. Her halde ben hamile olan kadınla…hamile olmayanı ayırt ederim; amma kendi kendime düşündüm ki, ihtimal bu, sanal hamileliktir. ‘’Avradıma cevap mesajı gönderdim. ‘’Sevgilim, seni tebrik ederim!’’ Aradan bir müddet geçti. E-mailimi gözden geçirirken monitörde siyah bir bebek resmi gördüm. Bu defa resme daha da ilginç bir mesaj ilave olunmuştu: ‘’Sevgilim, seni tebrik ederim, Oğlun oldu’’ Herhalde, bu, bir şaka idi; yani en azından , ben beyaz buğday tenliyim, onun bana gönderdiği resme inansak, yani… Sanal avradım da beyaz tenlidir. Amma bebek siyah. Bu bebenin bana aidiyeti olmasa da, herhalde onunla sanal komşuluğum birleştiği için, hatırlatım ki, bizim asaletimizde, soyumuzda da zencilerle komşu olan kimse yoktur. Cep telefonumdan sanal avradıma mesaj gönderdim.: ‘’Her ikinizi de öpüyorum!’’ az sonra başka bir mesaj geldi: ‘’İzin verirsen oğluma senin adını koyacağım’’. Cevap yazdım: ‘’Sevgilim, ben senin bu güzel teklifinden çok mutlu oldum. Elbette oğlum benim adımı taşışa, dünyanın en mutlu insanı olurum’’. ‘’Avradımın’’ mesajından sonra razılığımı bildirdim ki, sanal oğlum benim soyadımı taşısın; yahu, her nasıl olduysa olsun, o sanal olarak benim belimden gelmişti! Ve günlerin birinde monitorda yeni bir mesaj peydahlandı. ‘’Sevgilim, sen bizi unutmuşsun. Neden öz çocuğuna para göndermiyorsun?’’ Neee… Para mı? Ben bu sanal isteği de tabii ki şaka sandım. Ammaaa…
    Bir gün iş yerime uzun boylu, yakışıklı bir genç geldi. Kendini tanıttı: ‘’Adli polisim’’. Buyurun dedim, sizi dinliyorum. Dedi ki Neden nafaka ödemekten kaçıyorsun? Utandım, mahçup oldum. Dedim ki, delikanlı, ya yanlış kişiye geldin, ya da yanlış adrestesin. Delikanlı adımı- soyadımı, adresimi tekrar okuyup hırslı- öfkeli şekilde konuştu: ‘’Gördün mü şimdi gereken adrese gelmişim.’’ Birden anladım ki, oğlanın hırsı- gazabı- öfkesi kesinlikle sanal nitelik taşımıyor. Yemin- şart ettim ki, Sizin dediğiniz kadının yüzünü bile görmedim, dokunmadım. Az önce yüzüme öfkeyle bakan adli polis yeminlerime şartlarıma bakarak biraz yumuşamış, hümanizm gösterisi yaparak mahçup şekilde sordu : Peki o çocuk kimindir?’’ Ben dedim ki : Bilmiyorum. Oğlan başını sallayarak dikkat ve utanarak beni süzdü. Sonra, bana bir kağıdı takdim edip, oraya imza attırdıktan sonra çekip gitti. Amma işin zırıltısı dalda imiş. Bizim bu sanal evliliğimiz mahkemelik oldu. Yok, yok… Ne sanalı? Bu gerçek mahlemeydi. Ben yaşadıklarımızı yüce mahkemede hakim beye olduğu gibi anlattım. Hakim mahkemede karar verdi ki davalı ve davacıların kan gurupları DNA ları incelensin. Tecrübeli uzmanlardan oluşan bir heyet sanal avradımla benim, bir de sanal oğlumun , kısaca tüm sanal ailemizin kanları alınıp, toplandı. Sanal oğlumla benim kan gurubumuzun karşılaştırması…aynı çıktı. Ammmaaa…Amma en dehşetli hadise bu değilmiş. Hekimler ‘’o taraftan’’ böyle bir malumat verdiler ki. Benim sanal avradımın kanında virüs bulunmuş:SPID Virüsü! Tam bu skandaldan kurtulacağımı düşünürken sanal avradımın iddiası korkunçtu. ‘’Kocam, yani ben, bilgisayar, yani internet vasıtası ile onun kanına virüsler bulaştırmışım. Hekimlerin reylerinden anladım ki, benim kanımda virüse benzer eser- alamet yoktur. Bir de en dehşetlisi SPID! Bilgisayarımda ise benzer virüsler …görüldü.
    Ammaaa, bütün bu hengameden sonra bizim muhterem hakim karşı tarafın hayrına karar verdi, düşünebiliyor musunuz? Ben her ne haltsa sanal avrada tazminat ve nafaka vermeliyim, Kesinlikle kanımın karışmadığı, etimin bulaşmadığı sanal evlat için!
    Ben artık her yere müracaat etmişim. Şimdiye kadar bana destek veren resmi bir kurum olmadı. Her yerde beni suçlu buluyorlar. Şikayetimin şimdiki kanunlara aylırı olduğunu söylüyorlar. Şimdi belgeleri toplamakla meşgulüm.; tamamlayınca Avrupa insan hakları mahkemesine gideceğim.Böyle bir kurumun olduğunu söylediler. Tecrübeli bir de avukat tutacağıum. İnşallah benim itirazıma sanal bir şekilde bakmazlar.
    …Son zamanlarda hackerler benim kompütürüme tehlikeli virüsler gönderiyorlar. Ben eminim ki, bana bu tür hamle edenlerin arkasında sanal avradım var.

    Çeviren:
    Abdurrahman Karaköse



    DÖRTLÜKLER ve ONLUKLAR
    1-
    Biraz yaklaş şöyle, bana kulak as:
    Aklı olanların bahtı olmuyor
    Eğer vaktin varsa dertleşek biraz
    İşi olanların vakti olmuyor.
    .
    2-
    Yazıp- çizdiğimi okuyan var mı?
    Bana hücum eder bu sual her an.
    Eğer sevmezseniz yazdıklarımı
    Beni asarsınız mısralarımdan.
    .
    3
    Gözle gördüğünden vecde gelirsen,
    Görünmez olanlar gölgede solar.
    Zahirde olana kıymet verme sen.
    Güzellik her zaman batında olur.
    .
    4
    Ziyaret te döndü bak ticarete,
    Zehir pahalandı, yılan ölmüyor.
    Dünyamız benziyor süpermarkete
    Alan kim, satan kim belli olmuyor.
    .


    5
    Şu adam bir zaman duymadı bunu-
    İki tel çalındı ömrü sazında.
    Bir kadın severdi hayatta onu
    Diğeri severdi rüyalarında.
    .
    6
    Herkesin ömründe bir dert yaşanır,
    Herkes dert kazanır ömrü boyunca.
    Kimisi bu derdi yalınız yaşar,
    Kimisi ellere yükler doyunca.
    .
    7
    Bu karmaşa ömrün bir yüzü acı,
    Bir yüzü şirindir, iyi kulak as.
    Şüphe tohumundan çıkan ağacın
    Meyvesi nefrettir, muhabbet olmaz.
    .
    8
    Herkes beraberdir Allah önünde,
    Gökten yere gelen bir vahiydir bu.
    Kendini bilmiyor yerdeki bende,
    Allah kelamına koyuyor tabu.
    .
    9
    Bazen arzular da direnir taşa,
    Bir kalpte boylanır sevinç ve keder.
    Cahiller geçince yukarı başa,
    Akiller cahile benzemek ister.
    .
    10
    Sözümü söyleyim benden incime,
    Yaşamak edebi san’attır, gülüm.
    Biraz komedidir, biraz facia
    Evveli doğumdur, sonuysa ölüm.
    .
    11
    Hakikat ebedi mihenk taşıdır,
    Fakat yalanların ömrü az olur.
    Dünya ömrümüzün arenasıdır,
    Tanıdık çoğalır, dostlar azalır.
    .
    12
    Coştu yüreğinin gazabı-kini
    İçindeki kurtla içini yedin.
    Gözünle demiştin bana sevgini
    Fakat nefretini dilinle dedin.
    .
    13
    Toprakta baharın nabzı döğünür,
    Tabiat değişir öz abasını.
    Ağaçlar tap-taze üst baş giyinir
    Güzeller çıkartır elbisesini.
    .
    14
    Diyorum, acaba, senin gözünde
    Kim beni bu kadar basitleştirdi?
    Mühür dudaklarım güzel yüzünde
    Bizim aşkımızı senetleştirdi.
    .
    15
    Gözlerin, kaşların bir yana kalsın,
    Koydular sineme od kirpiklerin.
    Gel benim ruhumu tel gibi çalsın,
    Nameler söylesin not kirpiklerin.
    .
    16
    İzliyor şefini o, adım-adım,
    Amma da çok sever o reisini.
    Diyor ki, başında şapka olmadım
    Keşke ayağında çizme olsaydım.
    .
    17
    Benim dertlerimden sana ne sanki?
    Güldüğümü görsen sana nefesti.
    Dünya senin için cennet inan ki,
    Benim için ateşten dar bir kafesti.

    18
    Böreğin- çöreğin tadını alır,
    Her gün bade içer aşkın camında.
    Katibe önünde huzurda kalır
    Karısı şoförün serancamında.
    .
    19
    Çoktandır aklını kaybetmiş ahmak,
    Karnı yol gösterir, kafası salak.
    Arada bir böyle gelir ilhamı
    Onda da karnıyla düşünür ancak
    .
    20
    Kimseye söylemem ben azabımı
    Yaramın üstüne kül koyacağım.
    Ziyaret eyleyip ben mezarımı,
    Kabrimin üstüne gül koyacağım.
    .
    21
    Şimdiki eşinden şikayetçidir,
    Zerrece tanımaz yasa-kanunu.
    Amma eski eşi iyi kişiydi
    Nikah Bürosunda düzeltti onu.
    .
    22
    Bilmez önü nedir, arkası nedir?
    Kah optimist olur, kah da pasimist.
    Bilmezsin akıllı, ya divanedir
    Pislerin pisidir o pis oğlu pis.
    .
    23
    Dahi olduğunu kendi keşfetmiş,
    Dolaşır her yeri o sine- sine
    Ömür yoldaşına roman hasretmiş,
    Ömrünü hasretmiş maşugesine.
    .
    24
    Şair evden çıktı bak güle-güle,
    Kravatı taze, gömleği narin.
    Pazardan aldığı bir demet gülle
    Gider görüşüne okuyanların.
    .
    25
    Evinde bir defa gülmeyen kişi
    Mest olur ‘’dostların’’ kahkasandan.
    Evinde uykusu gelmeyen kişi
    Ayrılmaz ‘’ayıltma mıntıkasnıdan’’.
    .
    26
    Varır her arzuya, gider her kam’a
    Sahneden hayata yalnız gidemez.
    Hayatta her rolü oynar da, amma
    Sahnede rolünü oynayabilmez.
    .
    27
    ‘’Oğlum babasına benziyor’’-dedi,
    Okşadı başını mahzun oğlunun.
    Fakat duyanlar da bilebilmedi-
    Oğlunun babası her kimse onun?
    .
    28
    Zengin kız almaktı onun isteği,
    Maksadı- parası aksın cebine.
    Taze gelin gibi giydirip beyi
    Bu gün yola saldık gelin evine.
    .
    29
    Aştım zirveleri, tepeleri ben,
    Yıllar geçip gitti, yollar bitmedi.
    Göğsünün üstünde baş başa veren
    O iki zirveye eim yetmedi.
    .
    30
    Eserinin ömrü, ömründen kısa,
    Bir asrın derdini bir cız’da silmiş.
    Nasıl bir tarihi roman yazdıysa,
    O kadar tarihi kahraman ölmüş.
    .
    31
    Adam kendisini çok ezip-büzer,
    Yüzüne hoş söyle, onun iy’sidir.
    Edalı cilveli kadına benzer,
    Sanki karısının refikasıdır.

    32
    Tenkidte sözünü demedi daha,
    Tarif gölgesinde yatıyor aha!
    Kalemi tüfeğe koydu vallaha,
    Şimdi hücum eder edebiyata.
    .
    33
    Farz et ki sulara gark olmuş gemim,
    Yırtar yelkenleri kasırga, ruzgar.
    Gam- kasvet üstüme geliyor benim,
    Yürüyor üstümə deli dalgalar.
    .
    34
    Kadın kocasıyla alay etmiyor
    Ancak aileye inandırılmış.
    Yok, yok…Kocasından nefret etmiyor.
    Aksine, sevmeye mahkum edilmiş.
    .
    35
    Acı söz duyunca gelir ‘’ilhama’’,
    Hoş söz duyduğunda uykusu gelir.
    Deyr ki, her şiirim çiçektir… Ama
    Mısrasından gübre kokusu gelir.
    .
    36
    Zırıl zırıl sesi kulağı deşer,
    Kendi tilki gibi pusuda bekler.
    Mahlası yükselir, göğe ulaşır
    Amma isidadı takılır, tekler.

    37
    Hipokrat neylesin, ne yapsın Sina?-
    Derman bir, dertse ikidir, gardaş.
    Yürek dayanmıyor can yangısına
    Herkes öz derdinin peykidir, gardaş.
    .
    38
    Duyup kalbimizin hararetini
    Vuslat hayıflanır hasretimizden.
    Ömrün o bir anlık saadetini,
    Boşa geçen ömre değişemem ben.

    39
    Zaman sırlarını etmiyor agah
    An var ki, ışığı bin ömre çatır.
    Asla unutma ki dün ile sabah
    Aslında bu günün başka adıdır.
    .
    40
    Herkes bir sır ile dünyaya gelir,
    Öyle bu sırla da yaşıyor herkes.
    Erkeğin sırrını kadınlar bilir.
    Kadının sırrını Allah ta bilmez.
    .
    41
    Talihe inanan belki haklıdır,
    Belki de dalmıştır boş hülyalara.
    Kısmetin kapısı , gardaş, saklıdır,
    Bulsan pencereden girsen oraya.
    .
    42
    Anlamak içindir bu baş, bu beyin,
    Ne yapak, anlamaz bunu bir çoku.
    Sorma, ne bekliyor senin sevdiğin,
    Onun isteğini gözünden oku.
    .
    43
    Ömür var bomboştur, ömür var dolu,
    Biri çok derindir, biri çöl gibi.
    Dışından içine uzanan yolu
    Geçen insanların ömrü bal gibi.
    .
    44
    Tek seni dünyada arzularım ben,
    Seninle dünyada her an varım ben.
    Eğer seni sevmek günahsa, canım.
    Seni sevdiğimden günahkarım ben.
    .
    45
    Mənə şocuklukdan olundu telkin:
    Tanrı dergahına qovuşar kalbin.
    Ben hər gün görürümm kendi Tanrımı
    O, beni görürmü? Ben yoxam yeqin.

    46
    Ben geçip gitsem de dumanı- seni,
    Ayıra bilmedim dostu- düşmanı.
    Senin gözlerinden düştüğüm azdır,
    Kendi gözümden de düşürdün beni.

    47
    Yaralı gönlümü çal rebab gibi,
    Oku yüreğimi sen kitap gibi.
    Bir zaman kanımı içtin, ey sülük,
    Şimdi göz yaşımı iç şarap gibi.

    48
    Bir putperest gibi olmuşsun hele,
    Sitayiş edersin, yaprağa- güle.
    Zengini kendine Allah sanırsın,
    Benimse Allahım Allahdır öyle.
    .
    49
    Dosta- dost, düşmana yamandır dünya,
    Ömrü nişan alan kamandır dünya.
    Eğer zayıf isen- bu dünyanınsın,
    Eğer güçlü isen- senindir dünya.
    .
    50
    Bu adamın özü nedir, sözü ne,
    Kabul eder her ne desen yüzüne.
    Kurban olum istidada sarıl ki,
    İstidadsız yol bulacak özüne.
    .
    51
    Artık sözlerime inanmaz gözüm,
    Artık dizlerimde kalmadı çözüm.
    Galib de kendimem, mağlup ta benim.
    Daim savaştadır kendimle özüm.

    52
    Yok kaderin hükmü, zaman kanunu
    Pek çoku anlamak istemez bunu.
    Aslında ne son var, ne de ki ezel,
    Sonun ezeli var, ezelin sonu.
    .
    53
    Gözlerinden çakan şimşeğe kurban,
    Sinende çarpışan yüreğe kurban.
    Desem ki, kıblemsin, hakkım var buna,
    Böyle Medineye, Mekkeye kurban.

    54
    Her od’a, ateşe tutuşan benim.
    Mum gibi başında dolanan benim.
    Bir gözüm Aras’tı, bir gözüm Kür’dü,
    Deryada durulan- bulanan benim.
    .
    55
    Benim yaşadığım ada senindir,
    Orada kurduğum oda senindir.
    Söyle, candan aziz ne var dünyada?
    Kuru bir canım var, o da senindir.
    .
    56
    Hem yanan ateşim, hem de suyum ben,
    Her şey’im, herkesim, evet buyum ben.
    Dünyayı hapisten kurtardım amma,
    Yine de aşkımın mahpusuyum ben.
    .
    57
    Sen misin? Çarşaflı, yüzü duvaklı,
    Önce de böyleydin, gizemli- saklı.
    Dünyanın kapısı yüzüme açık,
    Kalbiyin kapısı bana yasaklı.
    .
    58
    Demedim, gel kurtar zulümden beni,
    Dedim, yaralama gönlümden beni,
    Şimdi tanımazsın aşk ateşimden,
    Ölünce tanırsın külümden beni.
    .
    59
    Her gün defalarca keyfimi bozar,
    Benim her sözüme veriyor azar.
    Diliyle diyor ki: ‘’Nefret ederim’’.
    Amma SMS- le ‘’Sevgilim’’- yazar.
    .
    60
    Ben kana susamış eller görmüşüm,
    Dikenden gizlenen güller görmüşüm.
    Diyorsan ormanın şahidi fildir
    Tilkiye baş eğen filler görmüşüm.

    61
    Bazen dostlar bana düşman kesildi,
    Düşmansa gözümün yaşını sildi.
    Bu koca dünyayı anlayamadım,
    Ne de dünya beni anlayabildi.
    .
    62
    Olsam da dünyanın ben burasında,
    Dururum derdimin ön sırasında.
    Aklımla yüreğim birleştiğinde,
    Kalırım ateşle su arasında.
    .
    63
    Yalan başa geçti, hakikat budur,
    Siyah, beyaz oldu, rezalet budur.
    Sana gülerlerse sakın üzülme,
    Sana ağlasalar- felaket budur!
    .
    64
    Benim sözlerimi sakla yadında,
    Dünya böyle işte, hatta yadın da.
    Dünyaya ricayla gelmemişiz ki,
    Ricayla gidelim bu dünyadan da.
    .
    65
    Seni sevmeyen bir, seven yüz olur,
    Sevmeyen yürekler duygusuz olur.
    Dünyanın ölçüsü biziz, azizim,
    Eğer biz düz olsak, dünya düz olur.
    .
    66
    Evet, her insanın bir amması var,
    Herkesin bir hüsnü, bir siması var.
    Deme ki, bizimdir bu yer, bu sema,
    İnsanın öz yeri, öz seması var.
    .
    67
    Ben sensiz neyim ki? Ruhsuz bir beden,
    Bende ben kalmadı gittiğin günden.
    Artık yaşamama umut kalmadı,
    Firuzu sağ iken sensin defn eden.

    68
    Burda her şey bana sırdır, yasaktır,
    Burda yakınlar da bana uzaktır.
    Başımızı alıp gidek bu yerdün,
    Burda at oynatır şeytan çoktandır.
    .
    69
    Yok, yok, bu dünyadan ben ne almışım,
    Ne kam’ı görmüşüm, ne ucalmışm.
    Derdim dert üstüne katlanıp gitmiş,
    Şimdi derdime de muhtaç kalmışım.
    .
    70
    Daim bir yerdeyiz senle azizim,
    Gözün gözümdedir, elin elimde.
    Ayırabilmedi bu hayat bizi,
    Demek ayıramaz bizi ölüm de.
    .
    71
    Hürriyet, hürriyet…Kadere bir bak,
    Özgürüz…Az kala kuş gibi uçak.
    Biz özgür değiliz yaşamak için,
    Ölmek , öldürmek’çin özgürüz ancak.
    .
    72
    Diyorsan: Ölen ruh, yoksa bedendi?
    Diyorum: Ruh ile beden ki, tendi.
    Diyorsan: Garibim bu vatanda ben,
    Diyorum: Yüreğim sana vatandı.
    .
    73
    Beni arıyorsun, canı, heryanda,
    Sensin bana yanan, beni duyan da,
    Islat yüzlerimi göz yaşlarınla,
    Toprak cana gelir gök ağlayanda.
    .
    74
    Yüzüm bir defa da gülmedi hele,
    Kimse göz yaşımı silmedi hele,
    Diyorsun ki ömür geride kaldı,
    Yok, Firuzun vakti gelmedi hele.

    75
    Derin bildiklerim sığ imiş bir az,
    Azım çok olmadı, çoğum oldu az.
    Bana bu dünyada mezar arama,
    Ölünce kabrimi yüreğinde kaz.
    .
    76
    Geçirme yayına sen oku yandan,
    Dostun yüreğini sen oku yandan,
    Her yazandan Firuz Mustafa olmaz,
    Molla Penah olmaz her okuyandan.
    .
    77
    Alimse de ortada bir tane eseri yok,
    Cümlesinin tutumu, sözünün keseri yok.
    O, anket doldururken cinsine ‘’erkek’’ yazar,
    Gel gör ki, erkeklikten zerrece eseri yok.
    .
    78
    Ağrıdır, azaptır, zulümdür ömrüm,
    Zor bir bulmacadır, çözümdür ömrüm.
    Deseler kısadır, inanmıyorum,
    Dünyanun ömründen uzundur ömrüm.
    .
    79
    Niye çekinirsin elden, obadan?
    Niçin içindeki sevincin tektir?
    Ömür şahsi emlak değil çabadan.
    Onu başkasıyla bölmek gerektir.
    .
    80
    Yağmurun altında sen ağlıyorsun,
    Gül gibi eğilmiş omzuma başın.
    Amma bilmiyorum avcuma yağan,
    Yağmur mudur, yoksa senin göz yaşın?
    .
    81
    Yürüyor üstüme dert birer-birer,
    Gittiğin yollarda gözlerim kalmış,
    Yalnız bu çıkmazda, bu yolda değil,
    Öyle sinemde de izlerin kalmış.

    82
    Nerde tükenecek gönlümün seddi?
    Sen açılan seher, bense geceyim.
    Ben seni kalbimle feth edemedim,
    Ben seni aklımla keşfedeceğim.
    .
    83
    Sıcak yaz. Günorta. Deniz sahili.
    Kumların üstünde kağıt- soframız.
    Denizde üzüyor su perileri,
    Oturmuş onları seyretmekteyiz.
    .
    84
    Zaman sonsuz olur, ömürse kısa,
    Vakit geçer içimden bir rüzgar gibi.
    Karga gibi yüz yıl yaşamaktansa,
    Üç hafta tercihim, kelebek gibi.
    .
    85
    Kadın zayıf olur sevince inan,
    Çekilir kalbinin gücü, kuvveti
    Kadın güçlü olur sevildiği an,
    Kimseden, bir şeyden çekinmez kati.
    .
    86
    Duygum sopsoğuktur, hislerim taştır,
    Güneşi görmeyen kuzey olmuşum.
    Zaman benim için usta nakkaşdır,
    Senin hasretine müze olmuşum.
    .
    87
    Soğuk. Yel esiyor. Hava karanlık.
    Belli ki birazdan kopacak tufan,
    Ben seni düşündüm, seni bir anlık.
    Ayrılık havası gelir havadan.
    .
    88
    Yıldızlar gecenin koynunda çimer,
    Ne göğe yakınım, ne de ki yere.
    Metroda bozulmuş bir katar gibi
    Karanlık tünelden çıkmam bir yere.

    89
    Bu karı- kocanın dertleri nedir?
    Neyi bölüşemez, neden gitmezler?
    Kadın ‘’heroskopta ‘’ ‘’sır’’ burcundadır,
    ‘’Oğlak’’ burcundadır garibim Zafer!
    .
    90
    Bu yollar götürür bizi çetine,
    Bu yoldan dönmekse daha çetindir.
    Varmak istiyorum birlik ilmine,
    Ayrılmak ilmini göster sən şimdi.
    .
    91
    Gelse de üstüme dert katar katar
    Bedbinlik ruhuma yakışan değil.
    Bende bir sevdalı koca yürek var
    Asla yaşlanmayla barışan değil.
    .
    92
    Eğer nefret etsen birisine sen,
    İyiyi pis gibi atarsın çöle.
    Eğer birisini sevsen yürekten,
    İyi göreceksin pisini bile.
    .
    93
    Ağrılar göğsümü gelir de, bulur,
    Acıydı, tatlıydı bu ömür hapım.
    Herkesin kendince hobisi olur
    Hüzünler ömrümde oldular hobim.
    .
    94
    Kışın soğuğunda dondum büsbütün,
    Öyle sararmışım, öyle solmuşum.
    Gülleri okşamak, koklamak için
    Gelecek bahara bilet almışım.
    .
    95
    Bütün kainatın dev limanları
    Cüce yalanlara açarlar kucak.
    Bu kara dünyanın ak yalanları ,
    Bakalım ne zaman kara olacak?

    96
    O, öz aleminde insandır güya,
    Di gel ki, kimseyi kaale almıyor.
    Herkes insan gibi gelir dünyaya,
    Herkes adam gibi adam olmuyor.
    .
    97
    Herkesle konuşur diplomat gibi,
    Boynuna geçirmiş habislik ipi.
    Kazdan uyanıktır, Ördekten korkak
    Maslahata gelir yanına tilki!
    .
    98
    Bizi ayırdılar bu yollar- izler,
    Gözlerim hasretin suyunu içmiş.
    Öyle uzağız ki birbirimizden,
    Bizim aramızdan sınırlar geçmiş.
    .
    99
    Birdi komşuların çaldığı maya,
    Gardaştan da aziz olmuştu onlar
    Sağken, o dünyada komşu olmaya,
    Yakın kabir yeri almıştı onlar.
    .
    100
    Alimi yiğitle karıştırma sen,
    Çok vakit biri olmaz biri olanda.
    Bir anda kahraman olabilirsin,
    Alim olamazsın amma bir anda.

    101
    Şöhretti, servetti dini-imanı
    Cahildi, yaltaktı, o çok cahildi .
    Okurum, sen bağışla beni yamanı
    Ölmemiş yürüyen Ebu Cehildi.
    .
    102
    Oynamaman gerek odla közle sen,
    Haksıza baş eğme, hakkı sesle sen.
    Bir şey yaptığında bir şey bekleme,
    Bir şey yapmayandan her şey gözle sen.

    103
    Şımarık büyüyen, şan şöhret seven,
    Sonunda şişerek Tirana döner.
    Ezilen, döğülen, daim söğülen
    Bir dilsiz- ağızsız hayvana döner.
    .
    104
    Say ki birisiyle bir dam altında
    Bir asır bir ömür çürütesin sen;
    Fakat bilmeyesin bu hayatında
    Kim için yaşayıp ömür sürersen.
    .
    105
    Seni ışık gibi gördü gözlerim,
    Biz ki bir olmuşuz gözle kaş gibi.
    Seni güneşli yaz gibi gözledim
    Sense ani geldin karlı kış gibi.
    .
    106
    Ne içmek hünerdir, ne de içmemek,
    Onun bir yeri var, bunun bir yeri.
    Adalet namına ayırmak gerek,
    İçebilmeyenden içmeyenleri.
    .
    107
    Eğer fırsat bulsa kan içer alçak,
    Gel gör boğazından bir damla geçmez.
    Ben şarabı tebliğ etmedim, ancak
    Şarap içmeyenden gönlüm su içmez.
    .
    108
    Bembeyaz gündüzüm döndü geceye,
    Her şeyi sormam ki, neyime gerek.
    Sana kavuşmaya ben geleceğe,
    Sense geçmişine dönesin, gerek.
    .
    109
    Beni öldürecek bu dert, bu sitem,
    Gerilmiş bir yayın sıcak okuyum.
    Yanlış bir adreste mektup gibiyim.
    Ne açıp bakan var, ne de okuyan.

    110
    Tanrı birisine güzellik verir,
    Başka birisine akıl, düşünce.
    İnsana bunlardan hangisi gerek?
    Hiç biri. Yeter ki baht olsun bence.
    .
    111
    Güzel, güzelliğin gelmesin göze,
    Güzellik önünde baş eğer herkes
    Kendine ‘’güzelim’’ diyen bir güzel
    Asla güzelliği anlayabilmez.
    .
    112
    Hasretin göğsümde otura/k/ almış
    Geceyle gündüzüm yine cenktedir.
    Benim geleceğim geçmişte kalmış.
    Seninse geçmişin gelecektedir.
    .
    113
    Kıymetini bilek her geçen anın,
    Mutluluk göğersin koy içimizden.
    Ölümden konuşmak kolaydır canım,
    Çalış ki hayatla dil bulasın sen.
    .
    114
    Birisi kız arar hayırda şerde,
    Biri oğlan seçer, götür- koy deyip…
    En güzel kızların hepisi erde,
    En iyi oğlanlar çoktan evlenip.
    .
    115
    Fikirden dolayı iki gurup var,
    Gireceksen şayet olma ikili
    Bir gurup: Fikirden azad olanlar,
    Başka bir gurupsa azad fikirli.
    .
    116
    Geçer üstümüzden acı bir rüzgar,
    Hepimiz ararız sıcak bir bucak.
    Her çağın Leylası , bir Mecnunu var,
    Her zaman Fuzuli yetişmez ancak.

    117
    Bütün vazifeler, yapılan borçlar,
    Asansör gibidir, iner ve çıkar anam.
    Çıkanda adamı tanıyor dostlar,
    İnince dostları tanıyor adam.
    .
    118
    Diyorsun: ‘’Dünyada Allahtan gayrı,
    Kimseden korkmam ki…Güçlüdür Allah’’
    Ben ise diyorum: ‘’Allahtan başka
    Herkesten korkarım…Korkarım vallah’’.
    .
    119
    Hayal köprü kurar Güneşe, Aya,
    Birisi yanınca, birisi söner.
    İnsan dertleriyle gelir dünyaya,
    Herkes dertlerinin peykine döner.
    .
    120
    Sevgi dünyasının iki kutbu var,
    Bir yanda Otello, bir yanda Yago.
    ‘’Ak’lı karalıdır’’ bütün insanlar,
    Birinde ‘’ero’’ çok, birinde ‘’ego’’
    .
    121
    ‘’Giden gün geri gelmez’’…deyip bunları
    Dünden ve bu günden söylüyorsun ney
    Asla sevmese de tarih tekrarı,
    Her şey tekrarlanır tarihte, her şey.

    121
    “Ötən gün qayıtmaz...”-deyib bunları
    Dünəndən, bu gündən edirsən giley.
    Heç vaxt sevməsə də tarix təkrarı,
    Hər şey təkrar olur tarixdə, hər şey.

    122
    Bu yaşlı dünyanın bir hikmeti var,
    Bitmiyor kavgası, savaş, çek-çevir,
    Sever erkekleri zayıf kadınlar,
    Güçlü kadınları erkekler sever.
    .
    123
    Hakikat tek renktir, yalan rengarenk,
    Onlar birbiriyle yola gitmiyor.
    Hakikatı daim aramak gerek,
    Amma onu bulmak…bu, mümkün değil.
    .
    124
    İyiliğim geçti ona yüz cdefa,
    Bir defa hakkımda hoş söz demedi.
    Bir defa tersliğim geçmiş herife,
    Ardımdan bin defa şikayetlendi.
    .
    125
    Akmağın derdini akıllı çeker,
    Bazen düşünceler gelir yüz yüze,
    Dünkü söylenilen akıllı fikir,
    Bu gün çok manasız görünür bize.
    .
    126
    Muhabbet inanmaktır, insane inan,
    İnançtan güç alır, büyür de her kes,
    Eğer inanmazsa insane insane,
    Asla hiç kimseyi o sevebilmez.
    .
    127
    Tepeden tırnağa sırsın büsbütün,
    Sanki bebeğinde çırpınır yürek.
    Seni satır satır anlamak için,
    Senin harflerini okumak gerek.
    .
    128
    Yaşayabilmedim yürek dolusu,
    Izin verb u yürek hatıram olsun.
    Dünyanın neşesi gereğim değil,
    Dünyanın azabı koy benim olsun.

    129
    Deşmesin sineni ne hased, ne kin,
    Ben seni duyarım, muhabbet budur.
    Kalbim dayanacak bu aşka . Lakin,
    Cebim dayanmıyor, Felaket budur.
    .
    130
    Her kadın kalbinin bir isteği var,
    Hepsinin bir sırlı, sihirli burcu.
    Benden incimeyin güçlü kadınlar,
    Zayıflıktan gelir kadının gücü.
    .
    131
    Soğuk kılıç gibi geçer içimden,
    Bu tenha dünyanın benim sakini,
    Soğuktan donarım, titriyorum ben,
    Takvimin sonuncu yaprağı gibi.
    .
    132
    Gider öz yolunda ömür katarı,
    Ne terk-i dünyayım, ne ehli halim.
    Çoktur eserimin variyantları,
    Ben ise bir nüsha- orjinalim.
    .
    133
    Adam var nefretten alır teselli,
    Adam var aşkına esir yesirdir.
    Nefretin sebebi herkesçe belli,
    Sevginin sebebi herkese sırdır.
    .
    134
    Daha öz yükümü taşıyamıyom,
    Verir de hükmünü yaş aram-aram
    Akılsız milyon yıl yaşasam dab en,
    Yüreksiz bir gün de yaşayamıyom.

    Çeviren:
    Abdurrahman Karaköse











    ONLUKLAR

    Gündüzüm karanlık, gecem aydınlık,
    Bir elim ateşte, bir elim suda.
    Ruhum sahraları gezer dolaşır,
    Gönlüm dinleniyor kış uykusunda.

    Dağçı tek gezerim vadini, dağı,
    Resmimi yollara çeker ayağım.

    Melekler dinlenir benim dizimde,
    Şeytanlar içimi dider kurt gibi.
    İlahi sen koru beni nefsimden,
    İlahi, çok görme kendime beni.

    *
    Diyorum: alçaklar çoğaldı yaman,
    Od ta alçaktadır, buz da alçakta.
    Zenginler bir yana, ay civan oğlan,
    Şeş te alçaktadır, tuz da alçakta.

    Zaman alçakların zamanesidir,
    Nişan alçakların nişanesidir.

    Diyorsun: değişti dünya büsbütün.
    Şimdi dürüstler hep kaldılar düzde.
    Belki hoş görünsek, iyi gün için,
    Dönüp alçak olak biz kendimiz de?

    *
    Benim şiirlerim bal arısınca,
    Emer şiresini gülden, çiçekten.
    Bazen yüreğimle kalıp teke tek,
    Soğuk bir mısramı ısıtırım ben.

    Bazen iyi ‘’tohum’’ seçemiyorum,
    Nasip sınırını geçemiyorum.

    Şiir de kısmettir. Sade bir mısra,
    İnsanı yükseltip- indirebilir.
    Izdırap içinde gelsem de zara,
    Çocukça şiirim güler-sevinir,

    *

    Bu yaşta vurulmak ? Ayıptır bize!
    Söyletmeyin beni boş yere size.

    …Amma ne denir ki hep doğru söze?
    Ne olur gülmeyin siz ben yazığa.
    Beni kınamayın atam balası,
    Zehiri bal eder aşkın belası.

    Gizli isteğimden yaşım utanır,
    Arzu kayıklarım çarparlar taşa.
    Sen affet kulunu hey yüce Tanrım,
    Bu yaşın sevdası kakınçtır başa.


    *
    Bir zaman güzeldin, herkesten güzel,
    Tepeden tırnağa bir şiir idin sen.
    Seni senden ezel, Tanrıdan ezel,
    Yaratan, yaşatan ben olmuşum, ben.

    Bir zaman güzeldin, çiçekler gibi,
    Gülüp nazlanırdın melekler gibi.

    Yıllar geçip gitti, ya şimdi nesin?
    Hangimiz haklıyız, hangimiz haksız?
    Ne ben günahkarım, gülüm, ne de sen,
    Ne ben günahsızım, ne sen günahsız.

    *

    Öğrendim baharın kışın dilini,
    Esen rüzgarlara göğsümü açtım.
    Öğrendim çiçeğin, kuşun dilini,
    Körpe kuzu gibi ardından koştum.

    Ben senin dilini öğrenemedim,
    Ben seni kendime öğretemedim.

    Soğuk bakışındır, soğuk mezarım,
    Tabut kapağıdır- göz kapakların.
    Bana tabut olan kara gözleri,
    Ok kirpiklerinle bağlama bari…


    *
    Doğum gününe geldim bir deste gülle,
    Dedim; ‘’Güller gibi hep muhteşem ol!’’
    Baktın istihzayla sen güle güle
    Dedin; ‘’Gül yerine bana para ile dol!’’

    Kurşuna çevrildi elimde güller,
    Göğsüme saplandı kızıl mermiler.

    Kıymetten etmiştir gülleri para,
    Haksız hakkı ezer, yalan doğruyu.
    Her şeyin bir keyfi, başka bir yara,
    Sen mal vurgunusun, ben gül vurgunu.
    *
    Yaşlılık dişini gıcırdatıyor,
    Gençliğim el edip elveda diyor.
    Arzum yıllarıma sığmıyor yine,
    Yıllarımsa diyor: -‘’Akşamın hayır…’’

    Yıllar beni kovar, bense yılları,
    Ben geri giderim, yıllar ileri.

    Ay ömür her derde, gama hazır ol.
    Ay yıllar, ne yaman, ağırdır yüküm…
    Gençliğim gittin mi? Sana iyi yol!
    Yaşlılık, geldin mi? – Selam Aleyküm.

    Çeviren:
    Abdurrahman Karaköse

    SOĞUKLUK

    Bana diyorsun ki soğukkanlısın,
    Yüzümden gözümden soğukluk yağar.
    Sen bu sözlerinle tamam haklısın
    Yıldızlarda bile soğukluklar var..
    .
    Nefretim gönlümün buz taşlarıdır
    Hasretim gidilmez soğuk bir ada
    Yanan kıtaların göz yaşlarıdır
    Buzlara gark olmuş Antartikada..
    .
    Bana diyorsun ki soğuksun, soğuk
    Özen gösteremem solan güllere
    Azizim, buzu içten donduran soğuk
    Akıp dökülürüz soğuk göllere.
    .
    Sıcak çöllerdeki buz dağı bitmiş
    Patlayan volkanlar söner ve soğur.
    Yerleri gökleri buzullar örtmüş
    Soğukluk içinde dünyamız uyur.
    .
    Soğuk davranırım kendim kendime
    Yüreğimi bile soğuk sanırım.
    Öyle soğurum ki bir tek sözünle,
    Bir tek öpüşünle…Alavlanırım.

    Çeviren:
    Abdurrahman Karaköse





    MEZAR ARAMAYIN

    Bana yeryüzünde mezar aramayın,
    Öldüğümde beni göklerde gömün.
    Bir santim gögyüzü beni bekliyor,
    Göklerde arayın, beni dostlarım.

    Bulutlar yutsun beni, kardeşim
    Yakım gökyüzünde meteor gibi.
    Ay tabutum, güneş mezar taşım olsun.
    Yıldızlar kar gibi üzerime yağsın.

    Beni göyyüzünde göm, babam, kardeçim,
    Dünyanın yüzü günahlarla dolu.
    Vallahi, bütün dünyayı ügeyim, yadım,
    Tanrım, gözlerim bu dünyaya alışkın değil.

    Belki gökyüzünde yaramaz yoktur,
    Hiçbir engel veya sınır da yoktur.
    Bir mezar vardı, bir mezar taşı,
    Kefen veya mollada da bir sakınca yoktur.

    Melekler orada mezarımın üzerinde dinlenecekler.
    Tanrıya biraz daha yakın olacağım.
    Orada kalbime şeytanlar giremez.
    Oradaki şeytanlardan intikamımı alacağım...

    Çevireni:
    Firuz Mustafa
















    EŞŞEĞE MEKTUP

    Sırlı bakışların, şuh adımların,
    Dudakların ince, gözlerin köçek,
    Ya neden bu haset, pis adamları,
    Sana benzetirler muhterem eşşek?
    .
    Bir yandan bakınca eşşek değilsin,
    Çokları yanında eşşektir senin.
    Ne yatar, ne de ki gevşek döğürsün,
    Bu tok gözlülüğün bişektir senin.
    .
    Yaltaktık, korkaklık sana yaddı, yad.
    Senin liyakatin, marifetin var.
    Sende kabiliyet, sende istidad,
    Senin milletine sadakatin var.
    .
    Senin bir vazifen, bir işin-gücün,
    Bir yolun, bir çulun, güzel bir çalım.
    Ya iki ayaklı dostların niçin,
    Sana benzemiyor, oy kadan alım.
    .
    Senin yüreğine yabancıdır kin,
    Ayak değdiğin yer abad olmuştur.
    Senden eksiklerin öylesi var ki,
    Yüksek kürsülerde nişan almıştır.
    .
    Gör nere tırmanır senin tayların?
    Zayıfın üstüne çemkirmesi var.
    Biraz çok olunca arpa payları,
    Onların anırıp finkirmesi var.
    .
    Yalnız anırarak ortak olursun,
    Beş yıllık, on yıllık planlara sen.
    Ne kanar, ne de ki şaplak çalarsın.
    Kürsüden denilen yalanlara sen.
    .
    Bahtına yazılmış bütün azaplar,
    Seni düşünen yok elbet bir günde,
    Ne senin hüsnüne şiir yazan var,
    Ne de ki saçını bir gün okşarlar.
    .
    Aynın açılmıyor, yüzün gülmüyor,
    Hayvanlar içinde mahzun, mükedder,
    Hiç hayvan demeye dilim varmıyor,
    Senin de nasibin ihtiyaç, keder.
    .
    Kah deynek, kah tepik vururlar sana,
    Amma işitilmez bir şikayetin.
    Anam yok, eziyet verirler sana,
    At kadar, it kadar yoktur hürmetin.
    .
    Çoğunun ölüsü, dirisi sana,
    Borçludur. Sen susma gel dile eşşek.
    O gün ‘’eşşek’’ dedi birisi sana,
    Sen öyle eşşeksin, bu böyle eşşek.
    .
    Azizim, pejmürde olmasın halin,
    Dik bak kulağını, devran senindir.
    Senin tırnağına çakılan nalı,
    Çoğu yakasında alem gezdirir.
    .
    Sen kimin önünde boyun eğersin,
    Niye utanırsın vay sürme kaşlı,
    Artık tek değilsin, yalnız değilsin,
    Artar günden güne dostun- yoldaşın.
    .
    .
    Senin ütündeki bu renk, bu ahenk,
    Terbiyen bellidir külli aleme.
    Birazcık bilgelik göstersen, eşşek,
    Sen örnek olursun nice ‘’alim’’e.
    .
    İki eşşeğin de arpa payını,
    Bölemeyenler var, boldur edası,
    Kulaklar duymuyor hay-harayını,
    Senin kulağın var, şükür, gadası.
    .
    Sen göze sokmazsın yavrularını,
    Cemi evlatları evlat sanırsın.
    Öyle sallasan da bu kulağını,
    Çok şeyi çoğundan iyi anlarsın.
    .
    Rüşvet, haram bilmen, ahlakına yad,
    Emekli almazsın ahir gününde
    Ne alkış umarsın, ne taltif, ne ad,
    Palanın belinde, aklın önünde.
    .
    Adıyla çağırak gelin her şeyi,
    Yalanın gözüne kan damar- damar,
    Şimdi her insanın kendi eşşeği,
    Şimdi her eşşeğin bir adamı var.
    .
    Sırlı bakışların, şuh adımların,
    Dudakların ince, gözlerin müthiş.
    Ya neden bu cahil, pis aqdamları,
    Sana benzetirler azizim eşşek?

    Çevireni: Abdurrahman Karaköse






    FİRUZ MUSTAFA

    Azerbaycan Cumhuriyeti Onurlu Sanat Çalışanı
    - nesir yazarı, oyun yazarı, filozof

    18 Şubat 1952”de Gedebey/Azerbaycan’da entelektüel bir ailenin mensubu olarak dünyaya geldi. 1971’de meslek lisesini bitirdikten sonra otomobil üretimi alanında çalıştı. 1975’te Azerbaycan Pedagoji Üniversitesi Filoloji bölümünden mezun oldu ve bir süre öğretmenlik yaptı. 1977-1978 Yılları arasında görevde bulunduğu Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ordusundan subay rütbesiyle terhis edildi. 1980’e kadar Azerbaycan televizyon kanalında muhabirlik, sinemalaştırma departmanında sorumlu yönetmenlik ve Azerbaycan Gençleri gazetesinde yine özel muhabirlik faaliyetlerinde bulundu.
    1984’te Azerbaycan Felsefe ve Hukuk Enstitüsünde yüksek lisans eğitimini tamamladı, akademisyenliğe adım atmakla birlikte Maarifçi ve Medeniyet gazetelerinin genel yayın yönetmenliğini yürüttü. 1992’de doktora tezini savundu.
    İlk kitapı 1985’te Gençlik yayınevinden çıktı.
    Firuz Mustafa aynı zamanda bir çevirmendir. O, Frederick Nietzsche, Aleksandr Blok, Sergey Yesenin, Vasili Şukşin gibi isimleri Azerbaycan Türkçesine kazandırdı. Kimi eserleri ünlü müzisyenler tarafından bestelendi.
    Azerbaycan Felsefe Cemiyetinin ve Gazeteciler Birliğinin üyesidir.
    Azerbaycan Yazarlar Birliği drama bölümünün başkanı, Tac gazetesi ve Teatr dergisinin kurucusudur.
    Sanatsal ve bilimsel yazıları 10'dan fazla dile çevrildi. 30'dan fazla oyunu Azerbaycan, Türkiye, Rusya ve Ukrayna tiyatrolarında sahnelendi.
    Evli ve iki çocuk babasıdır.






    Firuz Mustafa

    SAVAŞ FASLİ
    Oyunlar. Hikayeler
    Dörtlükler. Onluklar

    Tasarımcı ve derleyici Agshin Mustafayev

    Koleksiyon için gönderildi: 02.09.2023
    Yayın için imzalandı: 20.10.2023

    Bakı.2023, 308 sayfa

    ISBN 978-9952-37-245-8
    Firuz MUSTAFA
    (Firuz Qədimalı oğlu Mustafayev)

    Bakı-2023



  • oktyabr 2026, Firuz M.

  • 2
Roman. Povest. Rusca

Firuz Mustafa

Фируз МУСТАФА ПРОЗА Романы Повести Рассказы Bakı-2026 Фируз МУСТАФА Фируз Мустафа. Проза. Романы.Повести.Рассказы 2026.с.510.Баку. Редактор: Г.Мустафаева В книге представлена проза (романы, повести и рассказы) известного......

Oyunlar. Hikayeler. Türkce

Firuz Mustafa

Savaş Faslı Oyunlar. Hikayeler Dörtlükler. Onluklar Baku-2023 Savaş Faslı Oyunlar. Hikayeler Dörtlükler. Onluklar ünlü bir Azerbaycan yazarı ve filozofutur.......

Tiyatro oyunları. Türkce

Firuz Mustafa

Çatıdaki Bodrum Tiyatro Oyunları Baku-2026 Çatıdaki Bodrum Tiyatro Oyunları ünlü bir Azerbaycan yazarı ve filozofutur. 100'den fazla bilimsel, sanatsal......

Romanlar. Türkce

Firuz Mustafa

Cennet Çiçegi Romanlar BAKI.2026 Cennet Çiçeği romanlar Ünlü Azerbaycanlı yazar 'nın yeni kitabı, üç romanından oluşuyor. Bu romanlardaki olaylar farklı......

Mini- mono hekayələr

Firuz Mustafa

Mini- Mono- Mikro Hekayələr Bakı- 2021 mini- mono- mikro hekayələr Oxuculara təqdim edilən kitabda nın qələmə aldığı “mini-mono-mikro” (qısa) hekayələri......

Hekayələr. Nəsr

Firuz Mustafa

Nəsr Hekayələr Bakı-2025 Nəsr hekayələr nın imzası geniş oxucu və tamaşaçı auditoriyasına yaxşı tanışdır. Onun indiyəcən yüzdən çox bədii və......

Romanlar. Povestlər. Nəsr

Firuz Mustafa

Nəsr romanlar povestlər Bakı-2025 .Nəsr. Romanlar.Povestlər. Bakı.2025,640 Tanınmış yazıçı-filosof nın yeni kitabına müəllifin müxtəlif dövrlərdə qələmə aldığı nəsr əsərləri (romanlar və......

Poetik tərcümələr

Firuz Mustafa

Poetik Tərcümələr Bakı-2026 Bədii tərtibatçı: A. Mustafa Redaktor: H.Hüseynova ©yev,2026.,səh.262 Kitabda nın dünya ədəbiyyatından etdiyi poetik tərcümə......

Əlahəzrət Söz (Ədəbi qeydlər)

Firuz Mustafa

Əlahəzrət Söz Ədəbiyyat. Ədəbi şəxsiyyətlər. Bakı-2023 Fi¬ruz Mustafa əlahəzrət söz ədəbiyyat. ədəbi şəxsiyyətlər. Sizə təqdim olunan kitabda nın ədəbiyyat və ədəbi şəxsiyyətlər......

Persona (Memuar)

Firuz Mustafa

Persona (memoirs) Bakı- 2027 Persona (memoirs) Oxuculara təqdim edilən kitabda nın ayrı-ayrı görkəmli şəxsiyyətlərlə bağlı memuar janrında qələmə aldığı portret-oçerklər,......